10. bölüm · ZİL SUSUNCA
-10. BÖLÜM- MERDİVENLERDEKİ GECENİN DOĞUŞU
Adrian'la bu konuşmalarımızın ardından merdivenleri bitirmiş bulunmaktayız. Aşağıdakilerin durumuna bakmak üzere kafamı arkaya doğru çevirdim. "Hadi hızlanın!" dedim aceleyle. "Az kaldı," diye yanıtladı Dorian soluk soluğa. Merdivenlerden sonra tek bir koridor kalıyordu. Onuncu merdiveni bitirdikten sonra kalan bir dakika otuz saniyeyi diğerlerini beklemek için harcadım. Sonuç olarak koridorda hızlı adımlarla ilerlersek sıkıntı çıkacağını sanmıyordum. Aric Aria'yı taşırken bir yandan merdivenleri çıkmaya güç harcıyordu. Dax ve Dorian ise Aric'ten bir kaç basamak daha gerideydi. Kollarımı göğsümde bağlayıp en üste ulaşmalarını bekledim. Aric yorulmuş bakışlarla en üste ulaşmayı başarabildi. Dax ve Dorian ise Aric'ten yaklaşık beş
saniye sonra başardılar. "Hadi son bir koridorumuz kaldı, başarmaya son adım." dedim onları rahatlatmak amacıyla.
Dorian dengesini kaybetmek üzereyken merdivenlerin soğuk demirlerinden destek aldı. Yorgunluktan başı döndüğü barizdi. Onu anlamak zor değildi çünkü bende aynı durumdaydım. Sabahın köründe daha ayılmamışken yüz altmış basamak çıkmak normal kabul edilebilir bir durum değildi.
Doksan altı basamak bile fazlayken iki yüz kırk basamak kabul bile edilemez. Hayatımda ilk defa iki yüz kırk basamak çıkıyordum. Ancak ilk defa olması bizi bozmuyordu. Çünkü oyunun izini çözmüş bulunmaktayız. "Çıkmak basitti aslında." dedi Dax umursamaz tavırlarıyla. "Harbiden Dax? Nasıl oluyorda koskoca iki yüz kırk basamak boyunca haykırmadın?" diye sordum şaşkınlıkla Dax'a dönerek. Düşünceli tavırıyla "Sanırım aşkınız sinirlerimi susturdu." diye yanıtladı. Gülerek gözlerimi devirdim. "Aşkımıza bu kadar takıntılı olmanızın sebebi nedir?" diye sordum. "Aşkınızın siz farkında değilseniz bir şey demiyorum." dedi Dax haykırarak. İddialı bakışlarımla Adrian'a dönerek "Fazlasıyla farkındayız." diye yanıtladım gülümseyerek.
"Belli zaten." dedi Aric sırıtarak. Anında Aric'i sinirlendirmek amaçlı bir şey düşünmeye başladım. "Ha sahiden Aric sana gelince. Sen bize diyorsun da senin Livia ile olan aşkın vardı, ne oldu ona?" diye sordum ona bakarak. Aric umursamaz tavırlarla koridorlara adımlar attı.
Anlaşılan sinirlenmeye başlıyordu. Durumdan mutlu bir şekilde Aric'in attığı koridorlara adım attım. "Aric ama doğru değil mi?" dedim gülerek.
"Sende seviyorsun onu." dedi Adrian yanıma ulaşarak. "Yalan mı?" diye sordum Adrian'a katılarak. Aria kendine geldiğinden Aric'in kucağından inmeyi tercih etti. Aric ise ısrar etmeden serbest bıraktı. "Aric sana diyorum!" dedim haykırarak. "Evet seviyorum, aşığım, hayranım, hoşlanıyorum." diye bağırdı gülerek. Şaşkınlıktan hiç birimiz ağzımızı açamamıştık.
"Bunun sadece aşktan gözü kör değil, aşktan ağzı da bozuk." dedim elimle Aric'i işaret ederek. " Aric aşktan ağzın bozulmuş sanırım," diye seslendim onunda duyabilmesi için sesimi yükselterek. "Ha evet!" dedi sahroş bir şekilde yürüyerek. "He bir de bedenin." dedim bunun ardından önceki sözümü devam ettirerek. Elini görebilmemiz için yeterli yükseklikte yumruk yapıp baş parmağını kaldırdı. "Boşuna haksız değilmişiz." dedi Adrian onun bu hâline gülerek.
"Ne zaman haksızdık ki, bu konuda şu anda haksız olacaktık." dedim yürümeye devam ederken. "O da var." dedi Adrian gülümseyerek. Yürümeye devam ederken tablodaki o masum sanılan ses konuştu. "Son bir dakika." dedi.
Sesi otoriterdi. Aric bir anda yere çöp kutusu sayesinde yere yapışınca gülmeden edemezdim. "Gerizekalı mı bu?" diye sordu Adrian kahkaha atarak. "Adrian ya," dedim gülerek. Hızla önden gidip Aric'in yanına ulaştım. "İyi misin?" diye sordum gülümseyip iki elimi tutması için uzaltarak.
Aric gülerek "İyiyim." diye yanıtladı saçlarını eliyle düzeltti. "Seni bu kadar sahroş gibi yapan şey ne?" diye sordum o üstünü düzeltirken. Aric üstünü düzeltmeye devam
ederek bana baktı. "Livia." diye yanıtladı gülerek. "Livia burada değil ki nasıl onun sayesinde sahroş gibi oluyorsun?" diye sordum şaşkınlıkla gülerek."Varlığı burada hissettiriyor." Anlayışla gülümsedim. "Anlaşılan sen aşk yollarındansın. Şimdi bırak aşkıda normal yolda yürü." dedim gülümsemeye devam ederek.
"Aşk yolunda olmayacaksam ne yolunda olabilirdim ki hayatımda Livia adlı bir kız varken." dedi memnuniyetle sırıtarak. "Aric iyi misin?" diye sordu Dorian Dax, Adrian ve Aria ile birlikte yanımıza gelerek. "İyiyim teşekkür ederim." diye yanıtladı sırıtmaya devam ederek. "Son otuz saniye." dedi tablodaki ses bütün mutluluğumuzu silerek.
"Hızlı olalım bitirmek üzereyiz." dedim koridorun sonuna bakarak. "Konumuzun bir kerede içine etmese olmuyordu zaten!" dedi Dax sinirle gözlerini devirerek. Kalbim merdivenlerin yorgunluğunun etkisinden çıkamamış hâlde çarpıyordu. "Hadi bitirelim şunu." dedim Adrian'ın elini tutup önden ilerleyerek. Kalbim için artık oyun yüzünden korkuyla attığı çarpıntıya bir son getirmem gerekiyordu. Kalbimin sakinleştirmek için elimi onun üstüne koydum ve atışlarımı dinledim.
Adrian kalbimi tuttuğum için yüzünde tedirginlik oluştu.
"Pembe Gölge iyi misin?" diye sordu arkadan başını öne doğru hafifçe eğerek. Yürümeye devam ederek "Evet." diye yanıtladım kendimden emin bir şekilde. İyiydim çünkü.
Sadece kalp atışlarımın bana ihtiyacı var. Kalbim attığı her çarpıntıda nefesim daralıyordu. Şu anki yorgunluğumun üstüne bir de yürümek eklenince nefes darlığı yaşadığımı hissediyordum.
Stresten elim ayağım titriyordu. Ama bunu Adrian'a yansıtmak istemiyordum. Ondan elbette bir şey saklamazdım
ancak her şeyimi anlatarak onun duygu değişikliği yaşamasınıda istemiyorum. Benim yüzümden endişe duygularına sahip olmasını istemiyorum. Stresten Adrian'ı tuttuğum el bile titriyordu. Ama Adrian'ın bu stresi fark etmesi uzun sürmedi.
"Pembe Gölge gerçekten iyi değilsin." dedi tereddütle duraksayarak. Yutkunarak "Gerçekten iyiyim." diye yanıtladım sesimi onu sakinleştirmek amaçı düz kullanmaya çalışarak. "Ellerin titriyor." dedi gözleriyle ellerimi işaret ederek.
Endişeyle elime baktım. "Son on saniye." diye uyarı tablodaki kadın duygularımızla oynayarak. "Bunu sonra konuşalım lütfen." dedim panikle. Yemekhaneyle aramızdaki yaklaşık yirmi adım vardı. Diğerleri ise bizden beş adım uzaklıktaydılar.
Adrian'ın dışa vurduğu duygular korkuyu konuşturuyorlardı. Aynı duyguları konuştturuyorduk. Tabloya bakışlarımı çevirdim. Son beş, dört, üç, iki, bir.
Süre bittiğinde kendimi yemekhanede soluklanarak buldum.
Gerçekten başarmıştık. Gözlerim direk diğerlerine kaydı. Dorian'ı yerde görür görmez yanına koştum.
"Dorian iyi misin?" diye sordum eğilip ellerimi uzatarak.
Nefes nefese "İyiyim teşekkür ederim." dedi gülümseyerek.
Sahipsiz kalan ellerimi soğuk elleriyle buluşturduğunda bütün soğukluk vücudumu ele geçirdi. Dorian'ı ayağa kaldırdıktan sonra Adrian'a yöneldim. Onun ne zaman yorulduğunu görsem kalbim uyarılar ile atıyordu. Yorgunluktan başından aşağı soğuk terler akıyordu. "Adrian'ım iyi misin?" diye sordum ellerimi iki omzuna yerleştirerek. "Ellerin ilaç mı?" diye sordu gözlerimin içine odaklanıp sırıtarak. Konuyu değiştirme konusu hiçte dikkatimi çekmemişti.Sadece fark ettirmeye zamanım olmayan bir andı.
"Ne?" diye sordum şaşkınlıkla. Elini yavaşça kalbime götürdü. "Ellerin vücuduma ilaç gibi geldi hiç çekme."
Bunu söylerken bile hâlâ sırıtıyordu. Bir elini koyduğu kalbime bir onun gözlerine baktım. "Sen iste hiç bir zaman çekmem." diye yanıtladım gülümseyerek. Ömrümün sonuna kadar çekmemeye razıyım. Diğer tarafta olsak bile çek-mem. Bütün sıkıntılarını bu ellerim bile iyi gelecekse hiç çek-mem, memnuniyetle eşlik ederim.
İki elimi omuzlarımdan istemeye istemeye çekerek kalk-masına yardımcı olmak için uzattım. Şüphe etmeden direk düşüncesizce ellerini birleştirdi.
Gözlerimin ben senden vazgeçmem demesi için gözlerimi mutlulukla kırpıştırdım. Ellerini ellerimden çekip bedenime sarıldı. "Bende senden vazgeçmeyeceğim Pembe Gölge'm" dedi başını omzuma yatırarak. Dorian aşk yaşayacağımızı fark etmiş bir şekilde bizi yalnız bırakmak amaçlı diğerlerine baktı. "Ölümüne senden vazgeçmeyeceğim." diye yanıtla-dım. Bu tarz konuşmalar genel olarak beni duygulandırırdı.
Bir insanı ilk defa ölümüne kadar sevmiştim. İlk defa. Hayatım boyunca ilk defa yaşadığım duygu. Kim bize bu lanet hayatta ölümüne sevmeyi öğretirdi. Aklıma ilk annem geldi. Bana beni korumak isteyen gözlerle bakan ama elindeki gücün yetersiz olduğunu da iyi bilen annem. Onun yok-luğundaki derinliği düşünemiyordum.
Birine sarıldığımda sebepsizce gelen onu seviyorum düşüncesi. Kime sarılırsam bunu onun için ona karşı düşünüyordum. Hayatta bunun kadar güzel bir his yoktu
Ölümüne sevdiğin kişiyle bakışmak, ona sarılmak, onunla konuşmak ve ona duygularını şüphesiz aktarman en rahat histi. Adrian'a sarıldığımda aramızdaki oluşan sıcak sevgi vücudumu ısıtıyordu. Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım.
"Söz veriyorum sana. Bu okuldan çıktığımızda hayatımın geri
kalanını seninle harcayacağım. Söz veriyorum" dedim ellerimi onun saçlarından geçirerek. "Bende sana hayatım adına söz veriyorum. Hayatımın tek ilacısın." dedi.
Dorian ise diğerlerine yardımcı olurken dikkatimi çeken kişi Aria oldu. Adrian'ın elini tutarak Aria'nın yanına ulaştık. Kızın üstündeki yorgunluğu alıp kendim hissetmek istiyordum. Tek isteğim buydu. Herkesin iyi olduğunu çözdükten sonra sağ taraftaki altı numaralı masaya oturduk.
Yemeğe çok ihtiyacım olsa da yiyemiyecek kadar sa güçsüzdüm. Masanın üstünde duran çatalı aldım ve önümdeki yi-yeceklerden yiyebileceklerimi tabağa doldurum. Yiyebileceklerimi doldurduktan sonra gözüm masadaki bardağın içindeki suya çarptı. Elimdeki çatalı yavaşça bırakıp bardağı tek elimle kavradım. Suyu direk kafama diktim.
Boğazım o kadar kurumuştu ki su direk boğazımın sızlamasına yol açtı. Zorluklara karşı bitirmeyi başardım.
Yemeklerin hepsini bitiremesekte doymuştuk. Livia, Lucian ve
Isolde'ye yiyebilecekleri kadar yiyecek alma görevi Dax, Dorian ve Aric'indi. Yemekhaneden çıkarken kimsenin
bizden şüphelenmemesi için çabalarken gerçek yüzümüzü göstermemeye özen gösterdik. Her an her bir yanlışımızı fark edebilirlerdi. Koridorlara adım attığımızda yemekhanenin içersindeki havasızlığı çok daha net anlayabiliyordum.
Yemekhane ile koridor birbirine bağlantılı olsa da içerideki havasızlık göğsümü yakıyordu.
Koridorlar ise göğsümdeki yakan acıyı söndürüyordu. Sanki uzun zamandır nefes alamıyormuş gibi hissediyordum. En azından burada alınıyordu. Adrian'la o kadar yavaş yürüyorduk ki diğerleri bizden altı adım daha öndelerdi. Koridor bittikten sonraki adım olan merdivenlere geldik.
Merdivenlerden inerken aramızdan sessizliği bozan Adrian oldu. "Siz isterseniz önden gidin, Livia'yı iyileştirmemiz lazım. Biz Elara'yla çok yavaş yürüyoruz, siz daha hızlısınız." dedi ikimizin yalnız kalmasını ikna etmeye çalışır gibi.
"Emin misiniz?" diye sordu Aric merdivenlerin başından bize bakarak. Sanki yalnız kaldığımızda ne yapmaya çalıştığımızı anlamış gibiydi surat ifadesi. Adrian'a ayak uydurarak balımla onayladım. "Siz bilirsiniz, dikkatli olmak şartıyla." diye seslendi Aric emir verir bir şekilde. "Anlaşıldı kaptan." dedi Adrian gülerek. Aşağıdakilerin gittiğine emin olduktan sonra yalnız kaldığımızı anladım. "Sana ayak uydurdum evet. Ne yapacağız peki?" diye sordum merakla.
Adrian'ın saçlarıma odaklandığını fark ettiğimde ne yapmaya çalıştığını düşündüm. İki kolunu kollarımdan tutarak döndürdü. Bedenim soğuk duvarla çarpıştı. "Sence?" diye sordu sırıtarak.
Gözlerimşz birbirine bakarken nefesimin daha da daralacağını hissettim. Sadece sakin kalmayı diledim. Sakin kalacaktım. Âşık olup bunu belli bir şekilde belli etmek kötü bir şey değil. Kendimi bu hamle için zor tutuyordum. O hamleyi yaptığımda benden nefret edecek mi diye düşünmeye denedim.
Aklımın kontrolsüz bir şekilde hareket etmesine izin veremezdim. Ancak aklıma hep cesur kalmam gerektiği geldi. Bu düşünce beni o hamleye itiyordu. Gözlerine odaklanmaya devam ederken zihnim ellerimi yönetiyordu. Ellerim onun kollarını kavradığında bedenim bunu yapmak için zorluyordu.
Sakin kalmayı deneyerek bunu yapmak için bir adım daha öne attım. Merdiven basamakları bir tık dar olduğu için bu hamleyi batırmamak amacım olduğundan kollarını sıkı tutundum. Dudaklarımı aşk dolu bir şekilde onunkiyle birleştirdim.
Nefesim yetmese bile o benim nefesim olmuştu her zaman.
Adrian'ın geri çekilmediğini anladığımda pişman olmadığını fark ettim. Ardından pozisyonumu, düşmemek için ayağımı bir adım geri attım. Ayağım yanlış bir harekette merdivene sürtünce ayağım kaygan zeminler sayesinde merdivenlerden aşağı yuvarlanıyordum.
Düşüceğimi sandığımda kalp ritimlerim kontrolsüz bir şekilde atıyordu. Düşmememin sebebi Adrian oldu. Sağ kolunu duvara dayadığından dolayı düşmemiştim. Belki de o olmasaydı kanlar içinde yerde yatıyordum. Ve belki de Livia gibi kaç saat kan kaybedecektim. Bu yüzden de Adrian'ı öteki tarafta ömrüm sonunca bekleyecektim. Ömrümün sonu Adrian'ımı unuttuğumda gerçekleşecekti. Bugünün güzel olmasının ayrı bir nedeni vardı. O da bugün gerçekleşen Gecenin Doğuşu. "Sen bugünün anlamını biliyor musun?" diye
sordum gülerek. "Hayır ne peki?" diye sordu düşünerek. Cebimden gümüş renginde, ucunda parlak mavi ay simgesi bir olan ve boynuna yetecek uzunlukta bir kolye çıkardım. "Bu nedir?" diye sordu elimdeki kolyeye baktıktan sonra bana bak-tı. Elimdeki kolyeyi diğer elimle öbür ucundan diğerinide öbür ucundan tutarak gözünün önünde belirttim. "Bu ne için peki?" diye sordu kolyenin ucundaki mavi parlak aya baktıktan sonra gözlerime bakarak.
Mavi aya bakarak "Gecenin doğuşu." diye yanıtladım memnuniyetli bakışlarımla. "Gecenin Doğuşu mu? O ne?" diye sordu anlamayan bakışlarla. "26 Haziran." dedim bilmeceli cevaplarla. "Gerçekten mi?" diye sordu Adrian şaşkınlıkla. Başımla onayladım.
"U-unutmamışsın."
"Unutmam mümkün mü?"
"Peki güzelliğini unutmam mümkün mü?"
"Peki yakışıklılığına katlanmak mümkün mü?"
"Aşka sahip olan kalbe sahip olmanın rüya gibi hissettirediğini biliyor musun?"
"Kolyeyi artık takmamız gerektiğini biliyor musun?"
Gülümseyerek başıyla onayladı. Arkasını dönmesini işaret ettim. Yaklaşık benim boyuma geldiğinde kolyenin ucunu boynundan aşağı sarkıtıp uçlarını birleştirdim. "Oldu." dedim ellerimle omuzlarından tutup kendime döndürerek.
"Çok yakıştı." dedim mutlulukla. "Gerçekten öyle evet ama asıl sorum bunu nereden buldun?" diye sordu elini mavi ayın üzerine götürerek. "Bu okula geldiğimden beri benimle. Böyle bir günde vermek istedim. Olur da kolye kaybolur diye hep yanımda taşıyıp bu günün gelmesini bekledim." diye yanıtladım. Bunu söylerken düşüncelerimin derinine boğulmamayı tercih ettim. Adrian'ın gözleri mavi aydan ayrılmıyordu. En sonunda dayanamayıp kollarını bedenime sardı. "Teşekkür ederim Pembe Gölge'm." diye fısıldadı başını omzuma yatırarak. "Asıl ben teşekkür ederim." dedim bedenini sıkı sıkı sararak. "Neden?" diye sordu gülerek. "Bana nefesim olup, acılarıma ortak olduğun için çok teşekkür ederim." dedim yutkunarak. Ayağımın diğer bir ucu merdiven basamağının aşağısındaydı.
Düşmeye bir tık yakındım. Ancak hayat kurtarıcı yakışıklı birine sahip olmak olunca bu düşüncelerden uzak kalabiliyordum. Ayağım bir merdiven aşağıdaki basamağının üzerinde havada kaldığında irkildim. Lütfen bunu fark etmiş olma, diye düşündüm içimden çok kez. Tepki vermediğine göre fark etmemişti. Birbirimizin yüzüne döndüğümüzde yüzümüzdeki aşk bakışları konuştu sadece. Mavi okyanus renginde gözleri, orta kıvırcık ve kumral saçları olması en sevdiğim özellikleriydi. Üstüne bir doksan altı boyu ile bahsettiği aşktan daha kısaydı. İkisi arasındaki dağ gibi farkı fark etmek çok kolaydı.
Biri yaklaşık iki metre olan bir uzunluk öbürü ise milyonlarca uzunlukta. Arasındaki farkı çok net görüyorum. "Sen iste ben her zaman nefesin olurum." dedi gözlerime odaklanarak.
"Olmana gerek yok, zaten öylesin hepte öylesin." dedim kafamı hafifçe yana yatırarak. "Sende benim kalp atışlarımın ta kendisisin." dedi iddialı bir şekilde sırıtarak.
"Her yıl, her ay, her hafta, her gün, her saat, her dakika, her saniye, her salise." diye ortak oldum seçenekleri sayarak.
"Ömrünün sonuna kadar desen bile yeterliydi."
"Ömrün benim zaten."
Aşk konuşma sohbetimizi bölen müdür oldu. "Adrian ile Elara ikinizi odama bekliyorum. On dakikanız var."
