14. bölüm · ZİL SUSUNCA

-14.BÖLÜM-NEFRETİN ARTAN DOZU

zeynep.r.yetkin zeynep.r.yetkin

Yağmurun devam edip havanın kararmasıyla on merdiveni çıkmayı başardık. İçimdeki depresiflik kalbimin acı ağlama çığlıklarına yol açıyordu. Abimin bana olan siniri hiç geçmeyecek gibi hissettiriyordu. Konferans kapısından girdiğimizde müdür mikrafon ve hoparlörü ayarlıyordu. Sağlı sollu dizilmiş kırmızı koltuklar kürsüye doğru dönüktü. Ben sol tarafı tercih etmişken abim benle zıt oturmayı tercih etmişti. En öndeki sıranın bir arka sırasına oturmaya karar verdim.
Sağ tarafıma Dorian, sol tarafıma Adrian, Aric, Dax ve Isolde diğer yan boş koltuklara oturdular. Livia'nın çıkması oldukça zor olsa da, Aric Livia'yı buraya kadar çıkarmayı reddetmemişti. Elbette şaşırmadık.
"Ses bir, iki."
"Ses bir, iki"
Mikrafonu ayarladıktan sonra konuşmak için hazırlandı. "Sayın öğrenciler, hepiniz hoş geldiniz. Bugün ikinci sezonu kapatmak üzere hepimiz burada toplandık. İkinci sezon, her ne kadar kötü bitse de üçüncü sezon için güzel bir başlangıcımız olsun istedim."
"Güzel mi?" dedi abim şaşkınlıkla çıkışarak. Müdür bakışlarını abime çevirdi. "Yeni sezona kötü mü girmek istiyorsun?" Abim hızla bakışlarını kaçırdı. Müdür gözlerini abimden ayırarak bize döndü. "Arkadaşlar bakın. Biliyorum bu kötü bir sondu. Hemde bayağı kötü ve travmalıydı. Ancak böyle olmasını ne ben, ne siz isterdiniz. Bu yüz-"
"Bunun olmasını istemiyorsanız neden buradayız?" diye sözünü kesti Lucian nefretle.
"Lucian dinle."
"Neyi dinleyecekmişim ben? Ha eğer, geçmişimiz kötü diye geleceğimizin iyi olacağını söylüyorsanız susun. Hiçbir şey söylemeyin." Müdür başını sallayarak ters bir bakış attı, ardından parmağını şıklatarak sanki bir hareket vermeye çalıştı. Beyaz ışıklar hafif kırmızımsıya, perdeler çekilmiş, arkadaki kapı sertçe kapanmıştı bu işaret üzerine. Başta hepimiz hafif tırssakta, sakin kalmaya çalıştık.
"Lucian sana dinle diyorum!" diye bağırdı müdür. "Acınız var biliyorum ama benim suçum değil! Bunu hepiniz biliyorsunuz. Acınız var saygı duyuyorum ama sen beni bu şekilde susturamazsın, bu saygısızlığı yapamazsın! Kendine gel!" diye devam etti sinirini kontrol edemeyerek.
"Lucian biraz sakin ol." dedi Adrian nazikçe.
"Bana ne yapacağımı söyleyemezsin!" diye yanıtladı sertçe ona dönerek. Abimi bu durumdan sonra kimse avutamazdı. Olayın vahameti mektupta yazan sözcüklerle ortaya çıktı ve hayata olan güvenimiz bir kez daha sarsıldı. "Tamam ama azıcık fren mi yapsan? Bu kadar öfke neye yarar?" Adrian'ın elini sıkıca tuttum. "Bu kadar kavga gürültü yeter. Ben sizi buraya kavga etmeniz için çağırmadım. Kesin sesinizi." Hepimizin susması için biraz bekledi.
Ardından müdürün gözleri Livia'nın kolunda ve bacağındaki sargılara takıldı. "Livia?" diye seslendi şaşkınlıkla. Livia yavaşça bakışlarını müdüre çevirdi. "O sargılar ne için?" Hassiktir. İşimiz burada bitti. Livia'nın cevap veremediğini anladığımda öne atladım. "Yanlışıkla ayağı takılıp yere düştü." diye yanıtladım yalan uydurarak. "Yere mi düştün?" diye sordu müdür doğruluğumu test etmek için Livia'dan bir cevap beklerken. Hepimiz Livia'ya döndük. Başını onaylarcasına salladı.
"Bahçede mi yaşandı?"
"Evet." diye yanıtladı Livia yutkunarak. Bu kadın neden bu soruları soruyordu? Canımız çok önemliymiş gibi. Bu sözleri içimden geçirir-ken gözlerimden nefretin ateşi doğuyordu. Müdür başıyla onaylayarak başını bana çevirdi. "Daha iyi misin Elara?" Bütün gözler bana döndü. "İyi olmaya çalışıyorum." Müdür söylediğim şey üzerine başını hafifçe eğdi.
"Arkadaşlar. Sınırımı aşmanızı istemiyorum. Önümüzde dört sezon var. Bu sezonda başıma bir şey açmaya kalkarsanız..." Bir süre duraksayıp gözlerini teker teker üzerimizde gezdirdi. Ardından derin bir nefes alıp sözünü şu şekilde devam ettirdi: "Ağır sonuçlara katlanırsınız." Hepimiz tek bir laf etmeden sadece müdürle göz teması kurduk.
Sessizce akan gözyaşlarımla müdürü pürdikkat izliyordum.
"Kurallar gene aynı olacak. Bir sonraki dersinize ben değil farklı hoca katılacak. Bütün yetki onun üzerinde, sıkıntı çıkaran olursa karşısında beni bulur." diyerek devam etti. Aric elini kaldırarak "Bir sonraki dersimiz ne olacak?" diye sordu. "Ona giren hocanız karar verecek. Zamanı gelince sizlere haber vereceğim." diye bilgilendirdi.
Bu konuşmadan oldukça sıkılmıştım artık. Boğazım sebepsiz yere düğümleniyordu ama zihnim bunu belli ettirmemeye çabalıyordu. Başımı Adrian'ın omzuna koydum. Adrian kolunu omzuma atarak beni göğsüne hafifçe yatırdı. Saçlarımdaki tutamlarla oynadığını hissedebiliyordum.
"Hele bi' çalışanlarla planınız olduğunu duyayım? Acımadan sonuçlarını size çektiririm." dedi tehditkâr tonda. Sanki korkacağız da tehdit etmeye kalkıyor, dedim içimden. Söyledikleri bir kulağımızdan diğerinden çıkacağını düşünüyordu.
Müdürün arkasındaki duvarda asılı olan saate baktım. Saat neredeyse sekizdi. Abime yavaşça baktığımda bacağını stresten salladığını fark ettim. Ona bakmaya devam ederken akımdan şu sözleri geçirdim;
Neden bana düşman rolü oynadın? Yaşamama istemi kalbimindi. Sadece kalbimin oyununa kanmıştın...
"Konularımız bu şekilde; olay çıkarıp düzeni bozmanızı istemiyorum. Toplumda yarattığınız her olumsuz sorunun ağır bir bedeli olacak. Davranışlarınızı ya toparlarsınız ya da ölçüsü ağır olan bedelleri karşınızda bulursunuz. Bu size son uyarım. Uyarı dışına çıktığınız an bahsettiğim işlem başlatılacak."
"Her sezon haziran sonunda mı bitecek peki?" diye sordum iç çekip müdüre dönerek. "Aynen öyle. Sadece sonu değil başlangıcıda. Bugün ikinci sezonda sayılırsınız. Yarın 27 Haziran olmasıyla birlikte üçüncü sezona başlayacağız. Anlaşılmayan bir şey yoksa çıkabilirsiniz." Tam ayağa kalkıyorduk ki müdürün tek bir cümlesi hepimizi durdurdu.
"Söylediklerimi iyice düşünün. Sözümün dışından çıkmayın. Üçüncü sezona hoş geldiniz."

Konferanstan çıktığımızda koridorun soğukluğu bedenimize işledi. Adrian ile bedenlerimiz ayrılmamıştı. Kalbimin ona ihtiyacı vardı. O yanımda olmasa da varlığını hissettiren şey onun atkısıydı. Bedenimde sayamadığım kadar çok gün kalmıştı. Ağlamaktan burnumun tıkanması, gözlerimin istemeden her saniyesinde alev sıcaklığıyla dolması, ellerim ve ayaklarımın buz kesmesini sakinleştirmeye yarayan ilaç onun kalbiydi. O olmadan iyileşemezdim.
Aramızdan birinin eksik olmaması içimde huzur oluşturuyordu. Anlatılmayan huzur. Nasıl anlatabilirdim ki üst üste birbirine zıt olan duygulara sahip olmanın nasıl bir his olduğunu? Aşağı inerken kimseden ses çıkmıyordu. Adımlarımız korkuyu konuşturtmayı seçiyordu. Aklıma bir daha yaşamak istemediğim geçmişim geldi. Gelmez olaydı.
"Geleceğin için güçlü kal. Bizim için. Benim için..." diye fısıldadı Adrian kulağıma doğru. Ama bir dakika. Bu söz çok tanıdıktı. Bir anlığına duraksayıp tanıdıklığı çözmeye çalıştım.
14 yıl önce...
Beş yaşındaki bir kızın evi en fazla neşeyle dolmuş olması gerekirken, bizimki tam tersiydi. Odasında bu çığlıkların bitmesi için soluksuz beklerken çığlıklar gitgide daha da artıyordu. Âdeta korku filmi gibi. Bitmeyen o kaos. Kapının arkasında bu kaosun dinmesini dileyen bir kızdım. "SENDEN NEFRET EDİYORUM BE ADAM!" diye bağırdı annem. O an bu cümlenin ardından baba bile demek iste-mediğim adam, bardağı alıp yere fırlatmıştı. Ben ise ellerim ile kulaklarımı kapatıp kendimi korumaya çalışırdım. Ben kaçmayı başarmıştım ama ablam içerideki kaosu çekmek zorunda kalmıştı. Onu kurtaramamıştım. "ASIL BEN SENDEN NEFRET EDİYORUM OROSPU KARI!" diye bağırdı o adam anneme vurarak. O an gözlerim kocaman açılmıştı. Annemin yere düştüğünü, bedeni ile zemin arasında çıkan sesten anlayabilmiştim. "Baba dur lütfen!" diye bağırdı ablam. "SUS! SAPLARIM VALLA BU BIÇAĞI SANA!"
Bunu duyar duymaz yerimden fırlayıp kapıyı hızla açıp içeri koştum. Onlar orada acı çekerken ben neden burada korunayım ki?
"Baba dur özür dileriz! Yapma lütfen baba!" dedim ağlayarak. Annemin yanına geçip titreyen ellerini tuttum. "Hele sen. Hele sen küçük fare," diye beni işaret parmağıyla gösterdi. "Sen batırdın her şeyi. Hepsi senin suçun."
"Annem ile ablamı korumak suç değil baba! Sen onların canına kıyarken benim korunmamın ne anlamı var?" dedim sakin tonda. Sakin ton olsa da elim ayağım birbirine girmişti. Düğümlerin arasında kaybolmak gibi. "Sen bir de bana laf mı sokmaya başladın küçük yılan?" diye üstüme yürüdü. "Hayır dur bir şey yapma sakın, onun suçu yok." diye araya girdi annem. "SEN KAPA ÇENENİ!" diye bağırdı adam kulağımın dibinde bıçağı anneme doğrultarak. Hafifçe kendimi geri çektim. "Nereye kaçıyorsun orospu çocuğu!" diye bileğimi sıkıca kavradı. Gözlerimi kapatarak sakin kalmaya çalıştım. "Baba dur!" dedi ablam koltuktan hızla fırlayıp yanıma gelerek. Bu sefer bıçak ablama doğrultulmuştu. Hepimiz bıçaktan korkup sessiz kaldık. "Çıtınızı dahi çıkarmayacaksınız. Hepinize saplarım bunu." Anında bıçağı arkasına fırlatıp, ayağa kalkıp evden çıktı. Annem kollarını açarak ablamla bedenimi sardı.
"Bir şey olmadı aşklarım korkmayın." dedi saçlarımızı okşayarak.
"Korkmayın tamam mı? Geleceğiniz için güçlü kalın. Bizim için. Benim için..."
• • •
Kaldığımız yerden...
"Elara." diye seslendi Adrian. Sesi boğuk geliyordu. Ona döndüm.
"Bir şey mi oldu iyi misin?" Sadece bakakaldım. Geleceğin için güçlü kal. Bizim için. Benim için. Gerçekleri anlamayınca da bakarsın işte öyle suratına. Kalbim artık ağrımaya başlayınca dayanamayacağımı anladım. Ağlamaya devam ediyordum ama açıklayamıyordum. Ve abimin yanımdan geçip gittiğinide anlamıştım. Kalbiniz sevdiğiniz birinin ilk yabancı gelişiyle sizi arkanızda bıraktığı anı unutmaz, her dakika hatılatır.
Sadece durup baktım. "Bir şey mi oldu?" diye sordu Aric duraksayıp bize bakarak. Geçmişe dalmak kadar kötü bir şey yoktu. Geçmiş olsa da hatırladığınız o acılar bedeninizde ruhsal olarak kalıcıdır. Ve buna katlanmaya da mecbursunuz. Tıpkı abim benim kalbimin oyununa nasıl kandıysa bizde o şekilde hayatta kalacaktık. İstanbul kalabalığını elbette biliyordum ama bu okulda bizim varlığımızdan haberi olmayan birçok insan var. Ne araba geçiyor ne de insan. Kimse sizi bu dört yıldan kurtaramazdı. Buraya zindan edilmiştik. Kendime biraz daha geldiğimde soruları net bir şekilde ayırt edebiliyordum.
"Neden durdunuz?" diye sordu Dorian yavaş adımlarla önüme geçerek.
"Geçmişi hatırladım." diye yanıtladım ağlamaklı sesle. "Ne ile alakalı?" diye sordu Adrian şaşkınlıkla. "Söylediğin söz..." diye yanıtladım kısaca. "Ne söyledin ki?" diye sordu Dax merakla arkamızdan. "Geleceğin için güçlü kal, bizim için, benim için dedim." diye yanıtladı Adrian açıklama yaparak. "Bunun peki geçmişle ne alakası var?" diye sordu arkamızdan biri. Ses tonundan anlaşıldığı üzere bunu Isolde söylemişti.
"Geçmişte annem ile babam kavga ederken ben odada korunmaya çalışırdım," diye yanıtlamaya çalıştım yutkunarak. İçimdeki acı boğazımdan kelimeleri çıkartmama engel oluyordu. "Ablam içeride onun bağırışlarını çekmeye çalışırdı. Ben odada kendimi korurken o içeride odaya kaçmaya çalışırdı. O adam annemi yere ittirdiğinde hızla odadan çıkıp onların yanına gittim. O adam o bıçağı bana, anneme, ablama doğrultuktan sonra evden çekip gitti. Annem bizi sakinleştirmeye çalışırken bu cümleyi söylemişti." diye devam ettim yavaşça. Beni pürdikkat dinlemişlerdi.
"Ben bilmiyordum böyle olduğunu özür dilerim." dedi Adrian dudaklarını büzüp başını hafifçe eğerek. "Sıkıntı değil, zaten alışığım." dedim başımı iki yana sallayarak. Hepimiz olduğumuz yerde öylece kalmışken abim önden gitmişti bile. Bizi beklememişti. Bunun ardından bir anda boğazıma bir şey saplandığını hissettiğimde öksürmeye başladım. O kadar güçlü bir öksürüktü ki ses full merdivenlerde yankılanıyordu. Herkes şaşkınlıkla birbirine bakıyordu. "Elara iyi misin?" dedi Dorian şaşkınlıkla. Ne olduğunu ne ben ne onlar anlayabilmişti. Aniden yaşanan bazı durumlar, insanlara ilk görünüşte yabancı olarak gözükebiliyor. "Bir şey mi takıldı?" diye sordu Aric şaşkınlıkla telaşa kapılarak. Gözlerimin ilk karardığı an... Bütün bedenim düzensizliğe kapılmıştı. Sakince hareket etmeye çalıştım. Sanki içimdeki o nefret taşmıştı. Zaten taşmıştı, sadece çıkarmak doğru karar değil. Öksürmem iyice gittiğinde içime bir rahatlık hissi oturdu. Sadece rahatlık değildi.
İçimdeki kötü hissettiğim duyguyla karışmış olan duyguydu bu artık. Abim beni bırakıp gitmişti. Terk edilmiş gibi hissedilmiştim. Abim tarafından. "Sıkıntı yok, devam edin." dedim yutkunarak etrafı-ma bakıp. Hepsi sadece yüzüme bakakaldılar. "Ne bakıyorsunuz! Devam diyorum size." dedim hafifçe doğrularak. "Emin misin?" diye sordu Dax şaşkınlıkla kaşlarını çatarak. "Evet." dedim sakin bir tonda. Adrian kolunu omzuma atarak aşağı inmeye devam ettik. İçimdeki nefret kime aitti? Bu kadar sert konuşmam neye aitti? Kim bu siniri içime doğdurmuştu?

No on birinci sınıfa ulaştığımızda abimde orada ne yapacağını bilmez şekilde oturuyordu. Onunla tartışmıştım ama bir şekilde aramızın düzelmeside gerekiyordu. Aradaki buzları eritmeliydim. Bunu yapmaya mecburdum. Hiçbirimiz hiçbir şey demeden sınıfa adım attık. Abimde aynı şekilde. Bizde ona uyarak onun oturduğu masaya oturduk. Abim beni baştan aşağı hafifçe süzüp tam kalkacakken Dax hemen kolundan tutuverdi. Oturması için ona bir bakış attı.
Abim sinirle tekrar oturdu. Ancak ağzını bıçak açmıyordu. O kadar mı kızgındı bana? Adrian her zamanki gibi yanıma oturmuştu.
Aric boğazını temizlediğini fark ettiğimizde konuşacağını anladık. Bakışlarımız onun üzerindeydi. O da abimin karşısındaydı. "Lucian iyi misin?" diye sordu ona bakarak. Başı hafif eğikti. "Sence?" dedi abim ona göz ucuyla bakarak. "Bir şey istiyor musun bizden?" diye sordu Aric bu sefer elleriyle açıklayarak.
"İstiyorum." dedi aniden. "Ne peki?" diye sordu Dax.
"Elara'yı görmemek." diye yanıtladı bıkkınlıkla. Bütün yüzler bana döndü. Kalbimi en acıtan söz bu olmuştu. "Lucian iyi misin sen gerçekten?" diye sordu Adrian şaşkınlıkla. Adrian'ın kolunu yavaşça kavradım. "Değilim. Beni delirten de bu işte." dedi Adrian'a bakarak. Ne yapacağımı bilemez haldeydim. "Be-Beni görmemek mi?" dedim şaşkınlıkla titreyen sesle. "Evet!" diye bağırdı bir an. Neden şimdi bağırdı peki?
"Lucian sakin ol. Neden bu kadar sinirlisin?" diye sordu Aric sakinleştirmeye çalışarak. "Delirtti çünkü beni." dedi bu sefer.
Abime sadece bakakaldım. "Ama onun hatası değildi." dedi Dorian beni savunarak. "Bana Elara'yı mı savunuyorsunuz?" dedi abim Dorian'a bakarak. "Neden benden nefret ediyorsun?" dedim sakince kaşlarımı çatarak. Abim sadece yüzüme baktı ancak hiçbir şey demedi. Ben ise titreyen ellerimle yavaşça ayağa kalkıp kapıya doğru ilerledim.
Arkamdan bir el kolumu tuttuğunda duraksadım. Arkamı döndü-ğümde gitmemi engelleyen Dorian olmuştu. Ancak ben bu engeli de aşardım, her zaman. Kolum serbest kaldığını hissettiğimde ilerlemeye devam ettim. Bu sefer kimse gelmedi. Koridorun sonundaki tuvalete girip yanlız kalmayı denedim. Abimle olan bu oyun ne zaman bitecekti?
Tuvalete girip kapıyı kapattım. Elara'yı görmemek istiyorum. Elara'yı görmemek istiyorum. Elara'yı görmemek istiyorum.
Bedenim kendini duvara yaslayıp yerde oturmamı tercih etmişti. Abimin o sözü bedenimi devirmeye yetmişti. Ağır bir söz.
Bu sefer kendimi tutmamayı denedim. İçimde ne varsa dökmeliydim. İçimdeki o duyguyu susturmamalıydım. İlk defa yanlız kalmıştım. Adrian? O neden benimle gelmedi? Her zaman yanımda olan kişi neden şu an yanımda yok? Ya da beni yanlız bırakmayı mı tercih etmitşi?
Neden gelmemişti? Karşımda gene bir silüet belirdiğinde şaşırmamıştım. Halüsinasyonun oyunu. Ancak bu sefer tanıdım. O adamdı. Annemin katili. Nefretle baktım sadece. "Mutlu musun?" diye sordu gülümseyerek. "Asıl sen mutlu musun?" diye sordum üst üste soru sorarak. "Hemde nasıl." dedi muzip bir gülümsemeyle.
"Tam bir piçsin." dedim içimdeki nefretin ateşini koruyamayarak.
"Biliyorum annesinin zayıf kızı." dedi sırıtarak. Elimi yumruk yapıp dik bir şekilde yere geçirdim. Acısa da umursamadım. "Katilsin sen."
"Seninde katilinim." dedi sözlerini düşünmeden seçerek. "Asıl ben senin katilin olacağım. Şu lanet yerden çıkalım. İlk işim seni öldürmek olacak." dedim göğsümün hızla kalkıp inmesiyle. "Küçükken susmayı iyi bilirdin küçük fare? N'oldu nereden geldi bu cesaret?"
"Suçluları öldürmenin cesareti baştan doğar. Ama senin yaptığın tamamıyla zalimlik." diye yanıtladım gururlulukla. "Sizden nefret ettiğim için bunları çekiyorsunuz, çekmeyede devam edeceksin." dedi söylediğim şey üzerine.
"Bizde sana bayılıyorduk zaten." dedim gözlerimi devirerek. Cebinden bıçağı çıkardığını fark ettiğimde içime biraz olsun korku girmemişti. Üzerime yürümeye çalışsa da içimde hâlâ korku yoktu. Aynı şeyi yaşamak korkuyu arttırmıyordu. Tam tersine alıştırma gibiydi.
Ve bir anda gözlerimin önünden silinip gitti. O an içime bir rahatlama çöktü ama bu garipti de. Daha saatler önce halüsinasyon görmüştüm. Aman neyse, dedim içimden geçiştirerek. En azından ondan kurtuldum. Umarım ömrüm boyunca görmem.Kendime bir kere daha güçlü olduğumu hatırladım. Elimi zemini dayayarak yavaşça kalktım. Burada durmaktansa sınıfa gitmem daha doğru olduğunu düşündüm.
Kapıyı yavaşça kolundan tutup açtım. Çıkan gıcırtı sesi koridorda yankılandı. Etrafı göz atarak yavaşça sınıfa ilerledim. Yağmur camdan bakılmasa da yağdığı anlaşılıyordu. Tablodaki sayıların saati ifade ettiğini düşündüm. 21:28 olarak gösteriyordu kırmızı renkli sayılar. Bu zaman neden bu kadar hızlı? Ne zaman bu hızlı geçen saatlerden uyanacaktık? En önemlisi bu rüyadan ne zaman uyanacaktık? Ya gerçeğin farkına varacaktık ya da bunu çekecektik. Koridorun sessizliği eşliğinde benim nefesim yankılanıyordu. Bizimkilerin sessiz konuşmaları nedense koridora taşıyordu ancak sorun yüksek sesle konuşmaları değildi. Sorun ben her gerilimli adımlarımla kapıya git gide daha da yaklaşmamdı.
Sesli bir kapı gıcırtısı daha okula yayıldı. Ses yukarıdan geliyor gibi duruyordu. Tek bir ses adımlarınızı durdurabilir. Tek bir ses hem fiziksel hemde duygusal hareketlerinizi etkiler. Kapının kapandığını işittiğimde duraksamanın ardından sınıfa doğru ilerlemeye devam ettim.
Kapıdan geçtiğim an gözler bana döndü. Gözler üzerimde olduğunda telaşlıyım, diyen bakışlarımı sildim. Zaten telaşlı değildim.
Eski yerime tekrar oturdum. Kimseyi telaşlandırmamak için çabaladım. "Bir şey mi oldu Elara?" diye sordu Aric bana bakarak. Bakışlarımı masaya indirdim. "Hayır." dedim kısaca. "İyi misin peki." Düşünmeden "Evet." diye yanıtladım.
Adrian her zaman ki gibi kolunu omzuma attı. Atkısı bayağıdır bendeydi. Dorian'ı sakinleştirmeye çalışırken üşümem için sarmıştı omzuma. O gün vermem gerektiğini anlatsam da dinlememişti. Bende fazla itiraz etmemiştim. Atkısı, o olmasa bile varlığını hatırlatıyordu. Omuzlarıma o kollar sarılmasada o atkı bunu bile hissettirmeyi başarıyordu. Her an.
Omzumdan aşağı sarkan elini ellerimle yavaşça kavradım. Yumuşak ancak soğuk dokunuşlarım onun sıcak teniyle birleşmişti. Isı alışverişi vardı tenimizde. O kadar rahatlatıyordu ki kalbimde huzur sarmaşıkları dolanıyordu. Tek bir dokunuş.
Tek bir dokunuş tüm sevgiye bedel. Aşka bedel. Dax doğrulduğunda bakışlarım otomatik ona döndü. "Bu okuldan çıktığımızda ilk görevimiz ne olacak?" diye sordu durgunca dudaklarının arasından. "Dokuz kişi çıkmayı başarırsak eğer, hayallerimizi gerçekleştireceğiz." dedim bazı kelimelerin arasında duraksama yaparak. "O ne anlama geliyor." dedi Aric doğrularak tekrar bana baktı. "Bu okuldan nasıl hepimiz sağ çıkacağız? Üzerimizdeki stres psikolojiye girse bile, en büyük içimizdeki stres fiziksel anlamda etki oluşturuyor. Aynı zamanda da aklımızı karıştırıyor.
Doğru hareket etmediğimiz sürece buradan çıkmamız oldukça zor.
O yüzden birbirimize destek olmamız bize düşüyor. Hepimize. Başka türlü çıkamayız." dedim açıklayarak durumu.
"İlla birimizin ölmesi mi gerekiyor?" diye sordu abim ters bakış atarak. Gözlerimi Adrian'ın elinden ayırıp abime baktım. "O anlamda demedim ki?" dedim sakince. "Ne anlamda o zaman. İlla biri ölecek öyle mi buradan çıkacağız demek mi oluyor bu." dedi itiraz ederek.
"Onu demedim. Eğer üstümüzdeki stresi atarsak psikolojimiz bedenimizi etkileyemez. Rahatça buradan çıkabiliriz. Ama eğer senin bana şimdi yaptığın gibi düşman rolü oynamaya çalışırsak birbirimize işimiz zor. Örnek Livia'ya olanlar gibi, anlıyor musun?" dedim yerimde doğrularak. "Ben sana düşman rolü mü oynadım?"
"Ne yaptın?" dedim ters bir şekilde daha da doğrularak. "Ne hak ettiysen o şekilde davrandım." Olduğum yerde biraz kaldım. Ne hak ettiysem. "Bunu yani bana layık mı gördün? Ters davranırsam belki hatasını anlar mı sandın?" dedim yutkunarak. Adrian elimi masanın altından yavaşça tuttu. Abim yerine Livia konuştu. "Biraz gerilimi azaltın artık." dedi Livia ilk defa söz sahibi olarak. Sesinde sakinlik ama uyarıcı ton vardı. "Lucian Elara'ya sinirlisin elbette, saygı duyuyoruz. Ama biraz sakin olman gerekiyor. Daha önümüzde üç sezon var, ikinci sezon zaten bitti." dedi Adrian ciddi tonda. Abim bir şey dememeyi tercih etti. "Farklı bir şey konuşalım. Sakince ama." dedi Dorian ellerini masanın üzerinde kenetleyerek. Hepimiz konuşacak konu arıyorduk. "Umarım sağ salim buradan kurtuluruz." dedi Isolde rahatsız bir şekilde. Dax kolunu Isolde'nin bedenine sardı.
"Kimseden yardım da isteyemiyoruz..." dedim çaresizce. "Ya ben anlamıyorum," dedi Dorian inanamayarak. "Koskoca İstanbul. Nasıl olur da on milyondan fazla insan bizi fark etmiyor ya? Trafik desen var, kalabalık desen var. Ama yardım denince kimse yok. Nasıl o zaman on milyondan fazla kişi var?" diye sordu inkâr edercesine. "Olsa bile bu okula bakarlar mı. En azından okul değil, binaya. Dışı zaten korkunç durumda. Bu ıssız ormandan kimse geçmez." dedi Aric. "Neresi burası hangi ilçeye dayalı?" diye sordu Isolde camdan dışarı bakarak.
"Şile olması gerekiyor." diye yanıtladım kısaca ve düşünmeden. Bakışlarımı masadan ayırmadım. "Emin misin?" diye sordu Dorian bana bakarak. Gözümü ayırmadan başımla yavaşça onayladım. "Babam beni buraya getirmeden önce annemle konuşurken buraya getireceğini söylemişti. O yüzden bu kadar ıssız." diye açıkladım gerçeği ortaya koyarak.
"Korkunçmuş ya. Burada insanlar nasıl yaşıyor?" dedi Livia çaresizce. "Burada oturmuyorlar ki. Merkez burası değil. Asıl merkez Ağva. Oraya ulaşmamız ne kadar zaman alıyor bilmiyorum." dedim kendimden emin bir şekilde. "Aşırı saçma değil mi ya? Sonuçta burası da bir ilçe. Burada da elbette bizden kilometrelerce uzak insanlar yaşıyor. Neden kimse buranın farkına varmıyor? Hiç merak etmiyorlar mı? 'İçeride bunca yıl ne var?' diye sormuyorlar mı?" dedi Aria garipseyerek. "Şile'de insan n'apsın ki. İnsan ihtiyacını Ağva'dan alıyor işte. Bizlere ihtiyaçları yok. Bulamazlar bizi. Ölü gibi bir şeyiz burada." dedi Adrian Aria'nın söylediklerini kabullenmemiş bir şekilde. "Her ne olursa olsun kendimiz çıkacağız buradan. Bahçedeki dış demir kapı zaten kilitli, duvarlar uzun, kaçmaya çalışsak bile kameralar var. Her türlü tutsak haldeyiz. Onların gözünde bir ölüyüz. En azından ölü görmeseler bile burada olduğumuzu bilmiyorlar." dedim derin bir iç çekerek. "Elara etrafı biliyor musun? Nerenin nerede olduğunu." diye sordu Adrian bana bakarak. Cevap için biraz düşündüm. Ancak olumlu bir cevap bulamadım. "Bildiğim şey, buradan Ağva'ya gitmenin saatler alması." dedim kaşlarımı kaldırarak. "Kaç saat ki?" dedi Aria merakla. "Ortalama bir veya bir buçuk saat diye biliyorum ama trafik varsa bu iki saate de çıkabilir." dedi Aric hesap yaparak.
"İlerideki evlerden yardım isteyemez miyiz?" dedi Livia oturduğu yerden dışarı bakarak. "Zor bir seçenek ama bunu yapmak imkânsız gibi bir şey. Sonuçta çok bağırıp yardım istersek bunu müdür duyar ve sorguya çeker. Oldukça riskli. Okulda bir sürü kamera var. İlla birkaç tanesi bahçe için görüş alanındadır." dedim başımı iki yana sallayarak. Bir süre sessiz kaldık. "İlla dört yıl beklemek mi zorundayız?" diye sordu Dax oflayarak. "Başka ne yapmayı planlıyorsun?" diye sordum ona bakarak. "Daha kolay çıkma yolu yok mu? İlla ki vardır." diye yanıtladı.
"Risksiz buradan çıkmak istiyorsak bekleyeceğiz Dax. Başka çaremiz yok." dedim anında. "Ama üç yıl beklemek çok zor değil mi ya. Nasıl bekleyeceğiz?" dedi Dorian imkânsız bir şekilde. "Yaklaşık bin doksan beş gün ediyor." dedi Isolde düşünerek. Gözlerimi şaşkınlıkla kocaman açtım. "Bin doksan beş." diye düşündü Adrian sesli bir şekilde.
Bin doksan beş. Sadece bin doksan beş. Sadece...
"Ya umudumuzu kesmeyelim hemen! Çıkmayı başaracağız merak etmeyin." dedim haykırarak. "Sanmıyorum Elara." dedi Aric durgunca. "Neden sanmıyorsun?" diye sordum ona bakarak. "Biz burada bu şekilde kaldıkça, psikolojik veya fiziksel sorun yaşadığımızda, ortamdan rahat nefes almadığımız sürece bu imkânsız gibi bir şey. Burada cesedimiz bile çı-" Tam son cümleyi söyleyeceksen elimi ağzına doğru götürüp susturdum. "O sözü ağzından çıkarma." dedim fısıltıyla. Aric ise susup kaldı. O sözü duymaya cesaretli değildim.
Yorgunluktan başımı Adrian'ın omzuna yatırdım. Elime baktığımda yavaş yavaş geçtiğini fark ettim. Kalbimdeki yaraların geçmesi fiziksel acıların geçmesinden daha kısa. Bedenimin kısa sürede uyku moduna geçti. Yağmur biraz dinmişti. Koridorun soğukluğu sınıfın içine dolmuştu. Atkının ucunu tutarak kolumun altına aldım. Adrian bunu görünce kolunu bedenimin önünde sardı. İstemesem de içimdeki ses bir an konuşmak istedi.
Korkuyorum o adamdan. Hemde titreye titreye. O adamın bıçağı boğazıma doğru tuttuğu an... O adamın zorla kolumdan tutup bıçağın üzerindeki sıcaklığıyla koluma attığı çizik... Annemi yerden yere fırlattığını... Hepsini hatırlıyorum. Her detayına kadar. O adamın yaşattıklarını bedenin unuttu, ama ruhun asla. Ruhunda her şeyin farkında. Farkına da varmaya devam ediyor.
Hepimizin konuşacak ne gücü ne de konusu vardı. Gözlerimden yeteri yaş aktığını fark ettiğimde yüzümdeki ıslaklıkları ellerimle sildim. Adrian başıma öpücük kondurdu. Bedenimden aşağı doğru gelen kollarını ellerimle tuttum. Abime baktığımda gözleri masaya kaymıştı.
Onunla konuşmayı çok istiyordum ancak kalbim engel olmuştu, açtığı hasardan dolayı. Neden böyle davranmıştı? dedi kalbim.
Senin suçun çünkü, dedi aklım. Nasıl? diyebilmişti sadece kalbim.
Suçlu olmana mı şaşırdın gerçekten? Beceremedin değil mi kendine olan nefreti içinde tutmayı? Neyi becerdin amına koyayım sen. İlgi çekmeye çalışan zavallı bir kızsın. İlla herkes senin mi peşinde dolanacak? İlgi manyağısın sen. Ruh hastası psikopat.
Kendime olan nefreti ben mi kontrol ediyorum sence? dedi kalbim kısaca. Ben mi kontrol ediyorum amına koyayım, dedi aklım gerçek ses olmasa da nefretle konuşuyormuş gibi.
Neden sende benden bu kadar nefret ediyorsun? Abimin kendi nefreti bu. Sana n'oluyor da bu kadar abartılı konuşuyorsun? Gene kendime eziyet çektirmemi ister misin? İstiyorsan söyle daha kolay yollardan gidelim ne dersin? dedi kalbim. Hâlâ n'asıl bu şekilde konuşursun? Sıkıyorsa yap bakalım. Dene gör, dedi aklım iddialı tonda konuşurmuş gibi. Sende yaşamak istemiyorsun işte. Siktir edelim bu hayatı o zaman. Sen mutlu ben mutlu.
Bu konuşmada bayağı durduğum için susturmam gerektiğini anladım. Ölüme doğru giden bir konuşmaydı ve susturmazsam ölümü bulacaktım. Lütfen duygu ve düşüncelerinize sahip çıkın. Dozunu çıkarırsanız ikinizinde hayatı kararacak. dedi iç sesim tartışmanın dinmesi için. Yap işte hadi. Bekliyorum yap. Madem ölmek istiyorsun, ölüme bu kadar meraklısın git öl, dedi aklım iç sesimi dinlemeyerek. Aklım sürekli yap, yap, yap diyip duruyordu. Bir anda bedenim doğruldu. Sanırım yapacaktım. Sanki aklım bir şey düşünüyormuş gibi bir yere odaklandı. Ama amaç o değildi. Herkesin gözü üzerimde olduğunu hissediyordum.
Bedenim yavaşça ayağı kalktığında herkesin garip bakışlarını da hissetmeyi başarmıştım. Arkama dönüp çekmecelere doğru hızlıca ilerledim. Alt alta dört adet dizilmiş yanyana çekmeceleri karıştırmaya koyuldum. Aradığımı bulana kadar çekmeceleri karıştırmaya devam ettim. İlla bulacaktım çünkü aklım ne derse o. O ne diyorsa o olacak, neye karar verdiyse onu uygulayacağım. Arkadakilerin ayağı kalktığını zemin ile ayakkabılarının arasındaki sesten anlamıştım.
Ve aradığım o metal şey ile karşı karşıya geldiğimde elime yavaşça aldım. Çekmeceyi kolundan tutup yavaşça kapattım. Yavaş yavaş arkama dönüp onlara baktım. Elimdeki maket bıçağını ellerimde gezdindirdim. "O ne Elara?" dedi Dorian merakla. Cevap vermeden ellerimi gezindirmeye devam ettim. "Ne yapacaksın onunla?" dedi Livia soru üstüne soru sorarak. Bunları cevaplamak yerine hamlemi yapayım merakları içinde kalmasın. Ama Adrian'a bunu yapabilir miyim? Ona kıyamam ki. "Elara düşündüğüm şey mi?" diye sordu Adrian kaşlarını şaşkınlıkla kaldırarak. Gene cevap vermedim. Ancak içimden sadece tek bir söz söylemek isteği geldi.
"Düşündüğün şey." dedim düşünerek. "Ölüm mü?" diye sordum istemsizce iddialıca. Cevap vermeyince anladım doğru olduğunu. Parmaklarımı şıklatıp işaret parmağımı ona doğru gösterdim. "Değil mi?" dedim hafifçe gülerek. Ve gene cevap alamadım. Adrian öne doğru birkaç adım attığında işaret parmağım dur işaretine döndü. Ama nedense gülsem de sebepsizce ağlıyordum da. Ne duruyorsun yap hadi, dedi aklım baskılar şekilde. Maket bıçağını gövde kısmındaki yerden tutup ittirdim. Metal kısım yavaş yavaş uzayıp ortaya çıktı. Kimse harekete geçmemişti. Ne yani? Ben ölünce mi harekete geçeceklerdi? Aklım bu düşüncesinden sonra iyice takıntılı hâle gelmişti. Bıçak biraz daha bana yaklaştığında kalbimden ağır vuran bir sızı çıktığında elim bıçağı yere düşürüverdi. Gene şoka girmiştim. Kalbim durdurmuştu. O sayesinde durmuştum. Ellerim kalbime doğru gitti.
Başımın döndüğünü de hissedebiliyordum. Herkes korkuyla yanıma ulaşmıştı ancak bir kişi hariç. O da abim. Gözlerim ona kaydığında gerçekten de benden nefret ettiğini düşündüm. İçim yana yana gözlerimi ondan ayırdım. "Elara'm." dedi Adrian yumuşak sesle. "Elara iyi misin?" dedi Dorian. Başımla onayladım. "Gel biz biraz yalnız kalalım." dedi Adrian kolumdan hafifçe kavrayıp sınıftan çıkartarak.
Sınıftan çıktığımızda yönümüz no on'a döndü. Sınıfa ulaşıp masaya oturduğumuzda Adrian yanıma oturdu. "Elara'm. Biliyorum belki beni dinlemeyeceksin ama lütfen sana yalvarıyorum bir daha bıçağı alıp kendine zarar vermeye çalışma. Lütfen. Sen beni bu şekilde bırakamazsın. Lütfen dayan çıkmamıza üç yıl kalmışken, dayanamayıp yolun ortasında ölerek beni bırakamazsın. Bunu yapmanı istemiyorum. Yapmış olma bunu bir daha lütfen." dedi kolunu omzuma atarak. Artık kolunu omzuma geçirmesine alışmıştım ve bu da hoşuma gidiyordu. "Yaşamak istemiyorum ama."
"Evet istemiyorsun ama sevdiklerin içinde yapman lazım Elara'm."
"Abim beni düşünmüyor ama. Beni sevmiyor." dedim ellerimi masada kenetleyip durgunca masaya bakarak. Adrian beni kendine biraz daha çekti. "Böyle düşünme. Abin biraz fazla patladı evet. Kendini tutmalıydı. Ama inan böyle yapmak istememiştir. Belki de pişmandır." diye yanıtladı. "Pişman olsa, maket bıçağını çektiğim o saniyede yanıma koşardı. O bıçak yere düştüğünde elbet yanıma gelirdi, ama demekki o da bu anı bekliyormuş da umudunu yitirdiği için yanıma gelmemiş." dedim derin bir nefes vererek. "Eminim o da bunu istememiştir. Sen kardeşisin onun elbette ölmeni istemez."
"Her ölmeni istemeyen kişiye kardeş denmez."
"Elbette denmez ama istese de istemese de o senin abin. Bunu DNA testinde gördük zaten."
Bir süre sessiz kaldık. Bu sessizliğe dayanamayıp konu açtım.
"Özür dilerim." dedim masanın bir noktasına odaklanarak. "Özür dilemeni hiçbir zaman istemiyorum." diye yanıtladı. "Senin duyugularınla oynayıp oynayıp duruyorum. Her intihara kalkıştığımda sürekli olarak sana korku yaşatıyorum. Geçmiştekiler yetmemiş gibi. Sizlere sürekli yük oluyorum. Eski halimi özlüyorum. Eski ben..." dedim açık konuşarak. "Sen her halinle mükemmelsin Elara'm."
"Ben mükemmel değilim. Hiçbir zaman olmadım, olmayacağım da."
"Sen hayatımda gördüğüm en mükemmel insansın."
Bizim sınıftaki sesleri duysam da ne konuştuklarını anlayamıyordum. Olduğum yerde doğruldum. "Sınıfa gidelim." dedim kendimden emin bir şekilde ve yavaşça ayağa kalktım. "Emin misin?" diye sordu Adrian şaşkınlıkla. Başımla onayladım. Cevabı gördüğünde ayağa kalktı. Ben önden gitmeyi tercih ettim. Adrian'da bunu anlayışla karşıladı ve karışmadı. Koridora geçtiğimizde kırmızı ışıkların parlaklığı hafifçe sönmüştü, yağmurda yavaş yavaş dinmişti. Sınıfa doğru yürüdüm yavaşça. Üzerimdeki yük bedenimi yavaşlatmıştı. Her hareketim sanki bir risk alıyormuş gibiydi. Sınıfa girdiğimizde kimse bize ne bir şey sormuştu ne de hareket etmişlerdi.
Masaya oturduğumda bazıları bize bakıyor bazıları gözlerini kaçırıyordu. Aric ise maket bıçağını atacak yer arıyordu. En sonunda cama doğru yürüdüğünü fark ettim. Camı açıp bıçağı fırlattı. Ardından camı kapatıp yanımıza geldi. Belki de o bıçak bizim kanımızın son damlasına kadar acı çektirecekti. Yapabilirdim belki de. "Neden burada oturuyorsun?" diye sordu abim bana bakarak. Bizimkilere şaşkınlıkla baktım. "Ne yapmamı bekliyordun?" diye yanıtladım korkmayarak. "Ne yüzle oturduğunu soruyorum." diye yanıtladı anında. "Bu kadarı da mı yetmedi?" diye sordu Aric bıkkınlıkla. "Ne yetmedi mi?" diye sordu abim Aric'e garip bir şekilde bakarak. "Ne istiyorsun Lucian? Söyle rahatla." dedi açıklayarak. "Söyliyim madem." diye yanıtladı doğrularak. Tüm dikkatimi abime topladım. "Seninle..." dedi ancak bir şey onu durdurdu. "Seninle aynı masada oturmak istemiyorum." diye devam etti. "Ne?" dedi Dorian şaşkınlıkla. "Sebep?" diye sordu Dax. "Neden olabilir sence?" dedi abim Dax'a bakarak. "Bence fazla abartıyorsun Lucian. O senin kardeşin. Onu burada istemediğine göre bu sevmediğin anlamına mı geliyor yani?" Bu kez Adrian konuştu.
"Onu mu diyorum ben?" dedi abim. "Abi benle derdin var elbette biliyorum ama lütfen yapma bunu. Abimsin ya sen benim. Bende senin kardeşinim. Bana böyle davranarak eline ne geçiyor? Neden benden nefret edercesine konuşuyorsun? Geçti bitti işte. Bu kadar abartmaya ihtiyaç var mı? Ben seni her halinle sevdim. Bana kızsan da, kırılsan da, sevsen de sevmesen de." dedim sakince sorarak. "Elara ben artık yoruldum. Kendimi açıklamaktan... Ayakta durmaktan...
Annem daha yeni öldü, o adam hâlâ peşimizde. Sen ölsen ben kendimi öldürürüm biliyorsun değil mi?" diye sordu yutkunarak. Başımla hiçbir işaret vermedim. "Ben seni elbette anlıyorum. Ama sen beni anlayamıyorsun." dedim dürüstçe. "Ne yani? Ben seni hiç mi anlamıyorum?" dedi şaşkınlıkla. Ancak şaşkınlıkla demesine rağmen sesindeki öfke belli olmuyorda değildi.
"Evet." dedim mecbur hissiyatıyla. Abim bana bakakaldı. Ben ise gözümü kaçırmayı tercih ettim. "Seni anlamıyorum demek." dedi kabullenerek. Ayağa kalktı, duraksadı. Gözlerimi kaçırmaya ettim.
"Anlamıyorum demek ha?" dedi sesini biraz daha yükselterek. "Evet." dedim susmamak için. "Doğru ya. Ben duygusuzun tekiyim. Kimseyi anlayamıyorum çözemiyorum. Değil mi kardeşim?"
"Abi ben onu kastetmedim." dedim reddederek. "Neyi kastettin Elara?" dedi anında. "Hangi davranışı bana yakıştırırsın?"
Sadece sustum. "Lucian neden böyle yapıyorsun?" diye sordu Adrian. Abim bunun üzerine yumruklarını sıkıp gerdiğini fark ettim. "Sende anlamayacaksın değil mi? Hiçbir zaman." dedi abim hayal kırıklığına uğrarmışçasına. "Seni anlamıyorum sadece." diye yanıtladı Adrian ayağa kalkarak. Onunla beraber ayağa kalktım. "Öyle demek." dedi abim burnundan derin nefesler vererek. Abim elleri kızarana kadar yumruklarını güçlükle sıktı. Şaşkınlıkla donup kaldım. "Anlamıyordum değil mi?" diye sordu nefret edercesine. Ve gene sustum.
Abim bir çığlık atarak arkasına döndü. Sinirden yumruğunu cama sertçe patlattı. Dikkatlice geri çekildim. Abim yumruğunu indirip bedeni hafif bir şekilde eğilmişti. Abimin ağlayan seslerini duyabiliyordum. Elleri soğuk pencere mermerine tutunup çaresizce ağlıyordu. Aria ayağa kalkıp hızla Lucian'a doğru adımlar attı. "Lucian." dedi kollarını açıp bedenini ona sarmaya çalışarak. Lucian elleriyle Aria'nın kollarını üzerinden çekti. "Dokunmayın bana!" diye bağırdı. Camdan içeri giren soğuk hava perdeyi bize doğru savurdu. Soğuk hava tıpkı sınıftaki gerilim kadar şiddetliydi.