8. bölüm · ZEHİRLİ MİRAS

Sekizinci Bölüm

İremsu Köksal

Merhabalar, nasılsınız?
Bu bölüm hem uzun hem de sindirilmesi gereken bir bölüm. Gelecek bölümler için anlaşılması çok ama çok önemli. Yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın. Sizleri seviyorum. 💙✨
***
(Yazarın Anlatımıyla)
Yarım saat önce...
Elif Kuzgun hastane odasındaki sessizlikten rahatsız olmuş bir şekilde uyanmıştı. Bir süre kendine gelmeye çalışıp gözlerini ovalamış, daha sonra da yattığı yerde hafifçe doğrularak birkaç yudum su içmişti. Bebeğinin odada olmadığını görünce içini kaplayan korkuyla hemen ayağa kalkmaya çalışmış ama yeni doğum yaptığı için acıyla geri yerine oturmuştu.
"Araf..." diye seslenmişti ama kocası da odada değildi.
"Anne!"
Yine cevap gelmeyince korkudan dolan gözleriyle zorlukla da olsa ayağa kalkmış annesinin onun için getirdiği siyah sabahlığı üzerine giymişti.
"Tamam, tamam... Sakin ol, hemen kötü düşünme. Arya'nın ayak izi tam çıkmamıştı, onun için bebeğimi götürmüşlerdir. Annemler ve Araf da başlarında bekliyordur kesin. Tamam... Sakin ol."
Kendi kendini telkin ettikten sonra derin bir nefes alıp kapıya doğru yürüdü. Odanın kapısını açıp dışarı baktığında kat görevlisiyle karşılaşmıştı. Korumalar ise kapıda değildi.
"Elif Hanım, refakatçileriniz nerede? Sizin ayakta olmamanız gerekiyor."
"Bilmiyorum, bebeğim de yok. Siz nereye gittiklerini görmediniz mi?"
Kat görevlisi kaşlarını çatmış daha sonra da telefonundan diğer kat görevlisi arkadaşını aramıştı. Sadece birkaç saniye sonra ise iki tane koruma bir tekerlekli sandalye ile koşar adımlarla Elif'in yanına ulaşmışlardı.
"Elif Hanım, acilen çıkış yapmamız lazım. Lütfen soru sormayın ve zorluk çıkarmayın. Acil bir durum!"
"N-ne demek acil bir durum? Bebeğim nerede? Arya nerede?"
"Elif Hanım, lütfen..."
"Kes sesini!" diye gürlemişti Elif bir anda. Sinirden ve korkudan elleri tir tir titriyordu.
"Bebeğim nerede, diye sordum size! Bana cevap verin!"
Korumalar ne yapacaklarını bilemez hâlde birbirlerine bakarken gerçeği söyleyip söylememek arasında gidip geliyorlardı. En sonunda koridorun başında yüzü kan ile kaplı Araf Kuzgun'u gördükleri sırada derin bir nefes almışlardı. Bu açıklamayı yapacak zorunda kalmayacaklardı. Elif ise acısını bir kenara bırakmış, öfkeyle Araf'a doğru yürüyordu.
"Elif! Ayakta ne işin var senin?" diye endişeyle Elif'in kollarını tutmuştu Araf. Elif ise onun ellerini itekleyip tek bir şey sormuştu.
"BEBEĞİM NEREDE?"
Araf zorlukta yutkunurken elinin tersiyle yüzündeki kanın bir kısmını silmişti. Elif hem kocasına ne olduğunu anlamaya çalışıyor hem de bebeğinin nerede olduğunu öğrenmeye çalışıyordu.
"Bir soru sordum!" diye bağırdı Elif sonunda Araf'ın göğsüne sertçe vururken. "Bebeğim nerede?"
"Ayak izi için almışlardı..." diye açıklamaya başladı Araf kısık bir sesle. "Peşlerinden ben de gittim, annem de benimle birlikte geldi. Ayak izini aldılar, kucağıma verdiler. Sonra bir şey oldu, ensemde bir acı hissettim. Hareket edemeyeyim diye iğne yapmışlar meğer, kucağımdan almaya çalıştılar..." dedi Araf ilk defa karısının gözü önünde ağlarken.
"Vermemeye çalıştım, korumaya çalıştım. Kalabalıklardı, bayılmadığım için yumruk atmaya başladılar. Yemin ederim sana, bir an bile kollarımdan ayırmadım onu, ona zarar gelmedi ama sonunda kafamı demire vurunca... Kollarımdan onu aldılar, bebeğimizi koruyamadım Elif."
Elif duyduklarını sindirmeye çalışırken kasıklarında hissettiği acıyla iki büklüm olmuştu. Kalbindeki acı daha ağır gelmeye başladığında ise yatan hastaları bile uyandıracak kadar büyük bir çığlıkla yere yığılmıştı. Uzaktan bakıldığında herkes onun bir akıl hastası olduğunu düşünebilirdi ama bu çığlıklar bir delinin çığlıkları değildi; bir annenin feryadıydı.
"Bana söz vermiştin!" diye sevdiği adamın gözlerinin içine baktı.
"Bebeğimizi koruyacaktın..." dedi gözyaşları içinde. Araf ise kollarında ağlayan karısını zapt etmeye çalışıyor, kendine zarar vermesini engellemeye çalışıyordu ama nafileydi. Yere yığılmasının verdiği zararla damar yolu çoktan patlamıştı.
"Bebeğimizi koruyacaktın! Bana 'Pimpiriklik yapıyorsun.' dedin, sustum! Madem abartıyordum o zaman yavrumuz nerede Araf?" diye sordu acıyla ve öfkeyle. Ne yapacağını bilemez bir hâlde ağlayıp, bağırıp, saçlarını yoluyordu. En sonunda hemşirelerin zorla yaptığı iğneyle kendinden geçerken son hatırladığı şey kocasının onu kucağına aldığıydı.
Araf'ın, karısının ağzından duyduğu son şey ise şuydu.
"Allah'ım sana yalvarıyorum, yavrumu doğduğu gün benden koparma."
Sonrası ise tam bir kaostan ibaretti. Araf'ın karısını eve getirmesi, doktorların eve gelmesi ve evin hastaneye çevrilmesi, Araf'ın sevdiği kadını alnından öpüp annesine ve kayınvalidesine emanet etmesi ve bir dakika bile beklemeden bebeğini bulmak için karanlık gecede evden ayrılması... Bunların hepsini yaparken kardeşi İrem'in bir anda yok olması da gözünden kaçmamıştı. Bu olanların hepsi onu yine tek bir kişiye götürüyordu.
(İrem Kuzgun'un Anlatımıyla)
Evden ayrılmam ve Baran'ın attığı konuma gelmem bütün trafik kurallarını ihlal ederek neredeyse on beş dakika sürmüştü. Uzun bir süre otoyolda ilerlemiştim, daha sonra ise topraklı yola girmiş ve bir süre daha araba kullanmıştım. En sonunda terk edilmiş bir malikanenin önünde durmuştum. Arabadan inip hızlı adımlarla içeri doğru yürürken bir taraftan da bağırıyordum.
"Baran Akdoğan! Dışarı çık, kız kardeşin geldi!"
Kapıya iki tane adamın çıkmasıyla tereddüt bile etmeden silahımı çıkartıp ikisini de vurdum. Etrafıma dikkatlice bakınıp tekrardan bağırdım.
"Baran Akdoğan, dedim! Onun dışında çıkacak herkesi tek tek indiririm!"
Birkaç dakikalık bir sessizliğin ardından Baran'ın kucağında Arya ile çıkmasıyla namluyu aşağı indirdim.
"Hoş geldin kız kardeşim." dedi her zamanki sırıtışıyla. Boğazı bandajla sarılıydı, iki parmağı alçıdaydı, eli-yüzü biraz daha toparlanmışa benziyordu ama bu hâline bile bakılacak olursa büyük ihtimalle kardeşlerim bu adamı fena dövmüşlerdi. Keşke işini de zamanında bitirebilseydiler.
"Silahını yere bırakıp bana doğru itersen Arya'yı kucağına veririm."
Silahımı daha sıkı tutup diz kapağını nişan aldım.
"Seni sakat bırakırım." dedim gözümü bile kırpmadan. "Ben ne dersem onu yapacaksın."
"Yalnız benim ellerimdeki şey daha kıymetli." dedi Arya'yı gösterirken.
Silahımı indirmemeye kararlıydım ama Arya'nın ağlamaya başlamasıyla çaresiz kalmıştım. Endişeyle silahımı yere bırakıp ayağımla ona doğru ittim. Hızlıca yanına koştum ve Arya'yı kucağıma aldım. Birkaç adım Baran'dan uzaklaştım ve sakinleşmesi için sırtını yavaşça okşadım.
"Şşş... Tamam geçti, geçti halacım."
"Bu aralar birbirimizden ayrılamıyoruz değil mi?"
Beni kolumdan tutup zorla malikanenin içine çekti. Karanlık, pislik ve bir o kadar kötü kokan bu malikanede daha yeni doğmuş bir bebeğin ne işi vardı? Sinirle kolumu ondan kurtarıp bacağına tekme attım. Afallamamıştı bile.
"Haysiyetsiz herif! Yeni doğmuş bebeğin ne işi var burada? Hiç mi vicdanın yok senin?"
"Vicdan denilen şey bende yıllardır yok, yalan değil eksikliğini de çok hissetmiyorum."
Kahkahalarla birlikte bir sandalyeye oturup beni izlemeye başladı. Ben ise kucağımdaki bebekle ilgileniyor ve ellerimden kayıp da düşer korkusuyla onu sıkıca tutuyordum.
"Kucağına da yakıştı." dedi bir anda hâlâ sırıtırken.
"Kes sesini."
"Ağabeyinle nasıl konuşuyorsun sen öyle?"
"Biliyor musun, sana karşı bir nebze de olsa kalbimde bir şeyler hissetmiştim." dedim Arya'yı omzuma yatırırken.
"Senin acımana ihtiyacım yok."
"Bu gece yaptığından sonra bırak sana acımayı öldürmek için kılımı bile kıpırdatmam. Bir gün, kendi pisliğinin içinde boğulup öleceksin. Yalnız, kimsesiz ve bir o kadar da unutulmuş."
İçimdeki nefreti yüzüne karşı kusarken o ifadesiz bir şekilde dinledi ve başını salladı.
"Merak etme, yıllardır öleceğim günü dört gözle bekliyorum."
"Yeni doğmuş bir bebeği neden kaçırdın? Aklında ne var Allah'ın manyağı? Bu bebek doğalı..." derin bir nefes alıp ağlamamaya çalıştım ama çoktan iki damla gözyaşım firar etmişti. Arya'nın sık ama huzur verici nefeslerini boynumda hissediyordum. İçinde bulunduğumuz hâl ve Arya'nın varlığı gözlerimin ardının sızlaması için yeterliydi.
"Lütfen..." dedim tüm gururumu ayaklar altına alarak. "Lütfen, onu annesine geri götürsünler. Ne istersen yaparım, söz veriyorum."
"Ölmeni istersem bile mi?" diye sordu bir anda. Başımı eğdim, gözlerimi kapattım. Tabii ki de bunu isteyecekti, en başından beri amacı buydu. Öyle değil mi? Gözlerimi açıp tekrardan yüzüne baktığımda alaylı sırıtışı yerine artık ciddi bir yüz ifadesi vardı.
Kana kan istiyordu.
"Ölmemi istersen bile."
Bir süre beni izledi, bir planımın olup olmadığını anlamaya çalışıyordu büyük ihtimalle. Ardından ayağa kalktı, telefonunu çıkardı ve birisini aradı. Kırık pencerenin önündeki cam parçalarını gördüğümde oraya doğru ilerledim. Kucağımda Arya varken bunu yapmaya kalkışacak olmam ne kadar doğruydu bilmiyordum ama bir tanesini elime aldım ve sakladım.
"Plan iptal, zor yolu kullanmamıza gerek kalmadı. Buraya gelin, bebeği alıp kimse fark etmeden evin önüne bırakacaksınız."
Telefonu kapattıktan sonra bir çantaya doğru ilerledi. Ben de tam arkasına geçtim. Bir kolumla Arya'yı sıkıca tuttum ve diğer elimle sakladığım cam parçasını çıkarıp Baran'ın sırtına sapladım.
"Ah! Manyak mısın kızım sen?"
Arkama bile bakmadan koşmaya başladım. Malikaneden çıkıp arabama doğru ilerlediğim sırada karşıma çıkan iki adamla duraksadım. Baran'ın adım seslerini duyabiliyordum o yüzden çabuk olmam gerekiyordu. Ellerimle Arya'nın başını ve sırtını destekledim. Adamların bir tanesinin bacak arasına tekme atıp etkisiz hâle getirdim ama diğer adam silahını çıkarınca durmak zorunda kaldım.
"Tamam, tamam!" dedim Arya'ya bir şey olacak korkusuyla.
"Kaçmayacağım, yemin ederim! Hayır!"
Baran bir anda yanımızda belirmiş, Arya'yı kucağımdan almaya çalışıyordu. Aramızda arbede yaşanmaya başladı. Ben inatla Arya'yı göğsümden ayırmıyor, Baran ise onu kendine çekmeye devam ediyordu.
"Bırak, dokunma!"
"Ver, bebeği ver!"
"Hayır! Ne dersen yapacağım, söz veriyorum! Sözünden çıkmayacağım ama bebek olmaz. Olmaz!"
"Bir kez daha kaçmaya çalışırsan gözünün önünde onu öldürürüm!"
"Söz veriyorum, ne dersen yapacağım. Bebeğe dokunma..."
Korkuyla yerime sindim. Elindeki içi süt dolu bir biberonu elime tutuşturdu ve beni köşeye doğru çekiştirdi. Arkamızdaki adamın silahını ensemde hissediyordum.
Bebeğin üşümemesi için onu kendi kabanımla sarıp sarmaladım. Elimdeki biberona şüpheyle baktım. Onun verdiği bir şeyi içirip içirmemem gerektiği konusunda kararsız kalmıştım.
Sütü vermemek konusunda kararlıydım ki Arya'nın tekrardan ağlamaya başlamasıyla çaresizlikle iç çektim. Bu çocuk belki de saatlerdir beslenmemişti, bu riski nasıl alacaktım?
"Merak etme, annesinin sütü." dedi Baran benden iki adım uzakta sigarasını yakarken. Gözlerimi devirip biberonun kapağını açtım.
"Anne sütü ile beslenmesi için yeteri kadar vicdanlı ama kaçıracak ve ölümüyle tehdit edecek kadar da vicdansız olman büyük bir çelişki."
O ise sadece gülmüş ve karşımızdaki yola doğru bakmaya başlamıştı. Biberonun kapağını cebime koyup ağız kısmını yavaşça Arya'nın dudaklarının arasına yerleştirdiğimde o kadar hızlı emmeye başlamıştı ki gıkımı bile çıkarmadan onu izlemeye başladım. Sessizliğimize eşlik eden tek şey tatlı tatlı esen rüzgardı. Saatler önce fırtına varken şu an fırtınanın yerini sakin bir rüzgâra bırakması bile sanki kucağımdaki bu mucizeyi korumak için burada olduğunu fısıldıyordu.
"Ben burada büyüdüm." dedi Baran arkamızda kalan çürümüş malikaneyi gösterirken. Gözlerimi Arya'dan ayırmayıp sadece omuz silktim.
"Hayat hikâyeni merak etmiyorum."
"Annem hastanede doğum yapamadığı için beni doğurduktan hemen sonra vefat etmiş." diye devam etti beni dinlemeyip.
"12 Şubat 1993 hem doğum tarihim hem de annemin ölüm tarihi..." dediğinde kafamı bir hışımla ona çevirmiştim.
"Ne dedin sen?"
"12 Şubat 1993..." dedi sigarasının dumanını üflerken. "Yani Araf'tan bir gün önce doğmuşum. Bu da demek oluyor ki, babamız zamanında her iki kadını da zevkleri uğruna kullanıyormuş."
"Teyzem beni bir şekilde beş-altı yaşlarına kadar büyüttü. Küçük bir bodrum katında kalıyorduk, her yağmur yağdığında tavanından su akardı. Isınmak için battaniyeleri üst üste koyardık çünkü karnımızı doyurmaya bile para yoktu ki kömür almaya paramız olsun. Bir soba vardı evde, genelde boş olurdu ama bir gün teyzem eve kömürle geldi. Nasıl bulmuş bilmiyorum ama bulmuştu işte. Hemen yaktık sobayı, ev ilk defa ısınmaya başladıkça mayıştık, mayıştıkça yavaşça uykuya daldık ve... O uykudan ben uyandım ama teyzem uyanamadı."
Sesi yavaş yavaş kısılırken boğazını temizledi.
"İnsanlar geldi, 'Kadını sobanın dumanı zehirlemiş.' dediler de anlayamamıştım ki ben nasıl zehirlenmedim? Sonra bir gün kapı çaldı, kapıyı açtım sence karşımda kim vardı?"
Yutkunup korkuyla o soruyu sordum.
"Kim?"
"Babamız." dedi tek nefesle. Öyle bir söyledi ki sanki her harfle birlikte beynime mermi boşaltmış gibi hissettim.
"Bana 'Ben senin babanım.' dedikten sonra bir umut bacaklarına sarıldım. Sandım ki beni almaya geldi, evine götürecek. Sadece elimi tuttu, yürümeye başladı. Elimi tutunca gerçekten eve gidiyoruz sanmıştım ama kaçmayayım diye tutuyormuş, anlayamamıştım. Sen o zamanlar bir-iki yaşlarında olmalısın, o yüzden hatırlamazsın ama Kuzgunlar holding iflasın eşiğindeydi. Baban size bakabilmek için annenin babasından kalan arazileri satıp duruyordu ve bir çözüm yolu arıyordu. Holdingi kurtarmak ve benden kurtulmak için beni bu malikaneye getirdi, gözümün önünde bana bir eşyaymışım gibi fiyat biçildi, sözleşme imzalandı ve beni bu malikanenin sahibine sattı."
Ağzından çıkan kelimelerle donakalırken boğazımda oturan yumruyla gözlerimi kaçırdım. Şu an hissettiklerim o kadar karışık ve o kadar fazlaydı ki ne diyeceğimi ya da ne yapacağımı, bu geceden sağ salim kurtulabilirsem babamın yüzüne nasıl bakacağımı düşünüyordum. Ben bir daha ona nasıl "baba" diyecektim?
Ben, şu an bile Baran'ın suratına bakmaya utanırken babam yıllardır bu adamın suratına "düşmanımız" sıfatıyla nasıl bakıyordu?
Yıllardır her gece annemle aynı yatağa nasıl giriyordu?
Zamanında Baran'ı elinden tutup cehennemine getirdiği elleriyle nasıl benim saçlarımı okşayabilmişti?
Karşımdaki adamın gözlerinin ta içine baktım. Bir yalan, bir düzenbazlık arıyordum sözlerinde ve gözlerinde. Hiçbir art niyet bulamadım, gördüğüm tek şey kimsesiz kalmış bir çocuktu.
"Ben..." diye söze girmiştim ki sözümü kesti.
"Bir şey demek zorunda değilsin, beni dinlesen yeter."
"Beni bırakmaması için bacaklarına sarılıp yalvardım, o ise beni ensemden sanki bir köpekmişim gibi tutup beni sattığı adamın ayaklarının dibine attı. Sonra da bir kere bile arkasına bakmadan beni bırakıp gitti. On iki yıl bu koca malikanenin her koridorunda, her odasında, her köşesinde dayak yedim. Evet; bana sıcak yemek veriyorlardı, eskisi gibi üşümüyordum, yediğim önümde yemediğim arkamdaydı ama yanlışlıkla 'sıkıldım' dedim diye bile dayak yedim. On sekiz yaşına gelince bir gün içeride üvey annem ve üvey babam da varken tüm kapıları kilitledim, içeridekileri bombaları patlatıp burayı ateşe verdim. İçerideki kimsenin kemiklerini bile bulamadılar ama o adam o kadar zengindi ki, burayı o kadar iyi malzemelerle yaptırmıştı ki hâlâ sağlam duruyor."
Araziye giren arabaları gördüğümüzde Arya'yı kucağımdan almaya çalıştı ama onu durdurdum.
"Arya'yı gerçekten annesine yollayacaksın değil mi?" diye sordum şüpheyle. O ise sırtına cam saplamama rağmen ilk defa bana sakin ve yumuşak bir şekilde bakıyordu.
"Söz veriyorum, sadece yarım saate Arya annesinin kucağında olacak."
Arya'yı yavaşça kucağına alıp kabanımı bana uzattı ve arabadan inen adamların getirdiği bir battaniyeyle onu yavaşça sardı. Kucağındaki bebeğe karşı o kadar nazik davranıyordu ki bir an onu iyi bir insan profilinde gördüm. Yüzündeki tebessümü bence o da fark etmiyordu. Sonra adamlara dönüp Arya'yı kadınlardan birine verdi.
"Bebeğin saçının teline bile zarar gelirse beni hiç uğraştırmadan kendi kafanıza sıkın!" dedi sert bir sesle. "Kimse görmeden bebeği o hizmetçi Sinem'e verin. Sanki kapının önüne bırakıp gitmişsiniz gibi davransın."
"Sinem ne alaka?" diye sordum kaşlarım çatılırken. Baran bana bu sefer alaycı gülümsemesini geri takınınca her şeyi anlamıştım.
Sinem evimizdeki haindi! Öfkeyle ona bir küfür savurduktan sonra Baran ufak bir kahkaha atmıştı. Baran gülmeye devam ederken ben Arya'yı kucağında tutan kadına döndüm.
"Daha yeni sütünü içti, gazını çıkarmayı unutma. Eğer yavaşça sırtına vurmazsan ya da o bebeği annesine götürmezsen öldüğüm zaman yemin ederim hortlayarak dönerim, sen delirene kadar seninle uğraşırım! Anladın mı?"
Kadın korkuyla kafasını aşağı yukarı salladığında Baran bir kahkaha daha patlatmıştı.
"Şakası yok, gerçekten yapar!" dedikten sonra bitmiş sigarasını malikanenin penceresinden içeriye attı.
"Hadi, daha fazla beklemeden gidelim."
Kafamı sallayıp önce Arya'ya doğru yürüdüm ve onu belki de son kez kucağıma aldım. Gözleri açıktı, bana dikkatlice bakıyordu.
"Seni çok seviyorum, mis kokulum."
Alnına ufak bir öpücük kondurdum ve kulağına fısıldadım.
"Yaşayamayacağım her yaşım senin ömrüne yazılsın."
Daha fazla beklemeden Arya'yı kadının kucağına verip yanından uzaklaştım. Arkamdan ağlamaya başladığında ise geri dönmemek için kendimi zorlayıp adımları hızlandırdım. Baran'ın açtığı kapıdan arabaya binip emniyet kemerimi bağladım ve öylece kaderime doğru gitmeyi bekledim. Sürücü koltuğuna binip o da emniyet kemerini bağladıktan sonra arabayı çalıştırmıştı.
"Gerçekten beni öldürecek misin?" diye sordum dayanamayıp.
"Seçim şansım olmadığı için evet."
"Peki seçim şansın olsaydı?"
"Babamızı öldürürdüm." dedi küfredercesine.
"Malikanenin önünde anlattıklarının devamında ne oldu?"
"Hepsi o evin içinde yanarak can verdikten sonra üvey babam olacak o adamın tüm mal varlığını üstüme geçirdim. İlk birkaç ay her şey güzel gidiyordu, hatta babamızın karşısına takım elbisemle çıktığım ilk gün yüzünün aldığı şekli hiç unutmadım."
Derin bir nefes verip bir süre gözlerini yoldan ayırmadı. Sessizliğinin ardından neyin geleceğini beklerken telefonu çaldı. Gözlerindeki eğlendiğini belli eden ışıltıyı gördüğümde arayan kişinin bizden birisi olduğunu anlamıştım.
"Ağabeyin arıyor."
Aramayı açıp telefonu hoparlöre aldı.
"Kızım nerede?" diye sordu ağabeyim bir saniye bile beklemeden.
"Ben de iyiyim Araf Beyciğim, sen nasılsın?"
"Dalga geçme benimle ..." diye ağız dolusu bir küfür savurdu ağabeyim. Baran yüzünü buruştururken bir taraftan da eğlendiğini gizleme gereği duymuyordu.
"A-ah! Çok ayıp canım kardeşim! Bu küfürler hiç yakışıyor mu sana?"
"Bak seni bir elime geçireyim, yemin ederim kırılmadık kemiğini bırakmayacağım! Kızımın tırnağının ucuna zarar gelsin hatta gelmesin fark etmez, bütün tırnaklarını kökünden kopartacağım senin!"
"Kardeşimiz Kaan'ı da getir, olur mu? Valla geçen beni çok güzel dövdü, kurşunu da güzel yere sıktı, sayesinde bir hafta konuşamadım. Saçma sapan insanlara cevap vermekten kurtarmıştı beni."
Araba büyük bir deponun önünde durduğunda deponun önünde gördüğüm arabalarla ve takım elbiseli korumaları görünce ister istemez gerilmiştim. Bu adam beni niye buraya getirmişti? Beni öldürmeyecek miydi? Bari uçurum kenarına falan götürseydi! En azından cesedimi annem görmek zorunda kalmazdı.
"Şimdi kapatmalıyım sevgili kardeşim, ufak bir işim var."
"Kızını da sağ salim evine bıraktırdım. Ne de olsa ben istediğimi aldım." dedi gözleri benim üzerimdeyken.
Telefonu ağabeyimin suratına kapatıp tekrardan aramasına izin vermeden telefonu da komple kapatınca arabadan inmişti. Ben de emniyet kemerimi çıkartıp peşinden indim.
"Buraya neden geldik?" diye sordum sesimdeki korkuyu gizleyemezken.
"Birazdan anlarsın." dedi sadece bagaja doğru yöneldiği sırada. Kolunu tutup onu durdurdum.
"Bu kadar adamın içerisine neden geldik? Bari ölü bedenime bir saygın olsun!" dediğimde elimin altındaki kolu buz kesilmişti. Gözleri ise ciddi olup olmadığımı anlamak istermiş gibi kısılmıştı.
"Kardeşimin ölü bedenine bu kadar adamın... Cümlenin devamını bile getiremeyecek kadar kötü bir şeyden bahsediyoruz farkında mısın? Sence o kadar kansız biri miyim?"
"Hak verirsen seninle ilk tanışmamızda beni kaçırdın, alıkoydun, ailemin yaşadığı malikaneyi bombalarla patlattın, beni ailemle tehdit ettin, yeğenimi kaçırdın ve beni öldüreceğini söyleyip buraya getirdin. Sence o kadar kansız biri değil misin?"
"Sana hikâyenin geri kalanını anlatamadım değil mi? Dur, beni dinle: Babamızın karşısına güçlü bir şekilde çıktıktan sonra üvey babamın erkek kardeşi yani üvey amcam bir gün çıkageldi. Önce beni adamlarına güzelce dövdürdü, sonra yetmezmiş gibi bu deponun altındaki mahzende beni günlerce aç ve susuz bıraktı. Sonra mahzene yanıma geldi. Çok sinirliydi çünkü babamız ona bir hata yapmıştı ve babamızın hatası sayesinde beni öldürmekten vazgeçmişti. Yıllardır elinde olan gücünüzü göz önünde tutarsak üvey amcamın sizi devirmesi hiç kolay olmayacaktı bu yüzden o da beni kullanmayı seçmişti."
"Çünkü sen babamın üvey oğluydun ve bu sırrı ailemize söyleme tehditine karşı seni koruyup kollamak zorundaydı. Yıllardır ağabeyimin seni öldürememesinin nedeni, arkandaki o sağlam güç babamdı değil mi?"
"Evet! Tam da doğru yere parmak bastın kardeşim ama eksik bir şekilde. Babamızın beni korumasının tek nedeni benim üvey oğlu olduğumun ortaya çıkmaması için değildi."
Gözlerine karanlık bir duygu oturduğunda kaşlarım çatıldı.
Onun gözleri mi dolmuştu? Yoksa ben mi yanlış görüyordum?
"Babamızın beni uzaktan uzağa korumasının nedeni... Benim üzerimden hâlâ para kazanıyor oluşu."
"Ne?"
Dehşet içinde ona bakarken Baran sadece karşıdaki depoya bakıyor, benimle göz temasından kaçınıyordu.
"Ne demek para kazanıyor?"
O ise sorumu cevaplamamış, hikayenin geri kalanını anlatmaya devam etmişti.
"Üvey amcam; paramı, gücümü bana geri verdi. Piyasada güzel bir yer edinmemi sağladı, sevmediği her kişiyle ortak olmam konusunda beni zorladı ama ben kendimi sorunlu biriymiş gibi gösterip herkesin benden nefret etmesini sağladım böylece kimse benimle iş yapmaya yanaşmadı ve onların canını da bu şekilde korumuş oldum. Çünkü benim istediğim tek şey, babamızdan intikam almaktı. Öyle de yaptım. Planımı ilmek ilmek işledim, şu an bu deponun altındaki mahzenin arka tarafında bir toplantı var. Saygıdeğer iş adamları ve üvey babamın ailesi orada. Toplantıda konuşulan iş anlaşması ben gözleri önünde seni öldürdükten sonra imzalanacak. Böylelikle Kuzgun ailesinin gözbebeğini hayattan koparacağım için üvey amcamda bende intikamımızı almış olacağız ve diğer iş adamları da dokunulmaz olarak görülen bu kadını öldürmeyi başarabildiğimiz için isteseler de istemeseler de bizim varlığımızı ve yeni katılacak ailenin varlığını kamuoyunda kabul edecekler. Böylelikle o değerli ailenizin yıkımı başlamış olacak."
Söyledikleri ile ağzım bir karış açık kalırken kolunu tuttuğum elimi kenara itelemişti. Gözlerimden akan yaşlara engel olamamıştım. Beni kaçırdığı gün tahmin ettiğim gibi; bu bir yıkım planıydı, dediği gibi bu plan ilmek ilmek işlenmişti ve arada her ne kadar pürüzler yaşansa bile sonunda istediğine ulaşmıştı.
Beni gerçekten öldürecekti.
"S-senin üzerinden nasıl hâlâ para kazanıyor? O ne demek?" diye sordum tir tir titrerken.
"Birazdan öleceğini düşünürsek bu bilgiyi vermemin çok da bir önemi olmayacak. O yüzden kapat o çeneni ve sakın sözümden çıkma!"
Arabanın bagajında bir şeyler ararken öfkeyle konuşmuş, beni susturmuştu. Normalde bana bağırdığı için ona karşılığını verirdim ama şu an öyle bir durumdaydım ki yere yığılıp kalmaktan korkuyordum.
"Neden ben?" diye fısıldadım sadece acı içinde. Artık yüzüme taktığım o maskelerin hepsinden arınmış bir şekilde karşısında duruyordum. Hayal ettiğim, istediğim hayat bu değildi ki! Neden babamın hatalarının bedelini ben ödemek zorunda kalıyordum? Babam nasıl bu kadar alçak bir insan olabilmişti? Evet, onlar için ölecek kadar ailemi çok seviyordum. Yeğenimi de çok seviyordum ki zaten ona zarar gelmesin diye kendi ayaklarımla ölümüme gelmiştim ama bunun başka bir yolu yok muydu? Bu kavgayı, gürültüyü, hırsı dindirecek başka bir yol yok muydu?
Zalimlerin söz sahibi olduğu bu hayatta neden masumların kanı dökülüyordu?
Zamanında babamın söz sahibi olduğu bu şehirde neden benim kanım dökülmek zorundaydı?
"Neden sen? Çünkü..." gözümden akan yaşları nasır tutmuş baş parmağıyla hafifçe sildi.
"Çünkü babamız çocuklarının arasından en çok seni seviyor. Bütün gücünü, parasını, malını, mülkünü harcayabileceği ve gerekirse canını bile verebileceği tek çocuğu sensin."
"Benim bir suçum yok ki..." diyebildim sadece gözlerinin siyahında kaybolurken.
"Benim de bir suçum yoktu kardeşim." dedi sadece ilk defa bana şefkatle bakarken.
"Yemin ederim, yumuşak tarafına oynamaya çalışmıyorum ama lütfen... Başka bir yolunu bulamaz mısın? Sen o acıları çekerken ben daha küçücüktüm, babama acı çektirmek için benim hayatımla oynama."
"Üzgünüm kardeşim, senin için yapabilecek bir şeyim yok."
Gözlerinin içine bakıp acı içinde gülümsedim. Ona ömrü hayatımda ilk ve son kez diyeceğim o kelimeyi söyledim.
"O zaman öldüğümden emin ol ağabeyciğim. Çünkü eğer bu gece hayatta kalırsam babam da dahil olmak üzere hepinizin işini bitirecek kişi karşında duruyor."
Onu ardımda bırakıp depoya doğru yürümeye başladım ve gözümden akan yaşları sildim. Öleceksem bile başım dik ölecektim. En azından sevdiklerim için ölecektim. Bir yolunu bulup yaşarsam hepsinin başına bela olacaktım. Arabanın bagajını açıp kapattığını duydum. Ardından birkaç adımda yanıma ulaşmıştı. Beni kolumdan tutup durdurdu ve hiçbir şey demeden önce ellerimi bağladı sonra da gözlerimi siyah bir bezle kapattı. Kolumdan tutup benimle yürümeye başladığında nefesini kulağımda hissettim.
"Ağzından çıkanlara bu saatten sonra dikkat etsen iyi olur." diye fısıldadı.
Kaç kat indiğimizi bilmiyordum ama katları indikçe burnuma gelen rutubet kokusunun yanında sigara kokusunu da aldığımda toplantı yapılan yere yaklaştığımızı anlamıştım. En sonunda ayaklarım düz bir zemine bastığında Baran bir anda beni birisinin ayak ucuna doğru itmişti. Gözlerimi kapatan bezi çözdüğünde ilk birkaç saniye gözlerimi kırpıştırdım. Ardından önce ayağının dibine düştüğüm adamın yüzüyle karşılaştım. Beyaz saçları ve beyaz sakalları olan, hafif göbekli, kısa boylu ve yüzünde pis bir sırıtışı olan bir adamdı. Gözlerim masanın etrafındaki diğer adamlara döndüğünde ise tanıdık bir yüzle karşılaştım. Kalbimi hızlandıran, bütün sinir uçlarımı uyaran, tüylerimi diken diken eden o duygunun sahibi de buradaydı.
Sevgili Beyefendi de buradaydı!
Gerçekten kaderin bana çizdiği son, sevdiğim adamın gözü önündeki infazımdan mı ibaretti?
***
Bu bölümde Elif'in haykırışlarını yazarken gerçekten çok ağladım. Ne alaka diyebilirsiniz ama ben bu konularda çok hassasım sanırım. Utanmasam hıçkıra hıçkıra ağlardım. 😅
Bölüm hakkındaki düşünceleriniz neler?
İlk bölümdeki Baran ile şu an ki Baran için neler düşünüyorsunuz?
Sizce Sevgili Beyefendi iyi birisi mi yoksa kötü birisi mi? Bunu bir dahaki bölümde daha net anlayacaksınız ama bence bu zamana kadar niyetini tam belli etmedi.
Sonraki bölüm için teorileriniz neler?
Zehirli Miras’ı sevdiklerinize önermeyi unutmayın!
Sizleri çok seviyorum! Destek vermeyi unutmayın 💙