Bölümler 17Şu an: On Beşinci Bölüm
- 1 Birinci Bölüm2.316 kelime
- 2 İkinci Bölüm3.595 kelime
- 3 Üçüncü Bölüm1.459 kelime
- 4 Dördüncü Bölüm1.402 kelime
- 5 Beşinci Bölüm2.110 kelime
- 6 Altıncı Bölüm1.942 kelime
- 7 Yedinci Bölüm1.626 kelime
- 8 Sekizinci Bölüm3.693 kelime
- 9 Dokuzuncu Bölüm4.897 kelime
- 10 Onuncu Bölüm3.168 kelime
- 11 On Birinci Bölüm1.738 kelime
- 12 On İkinci Bölüm2.600 kelime
- 13 On Üçüncü Bölüm2.044 kelime
- 14 On Dördüncü Bölüm2.108 kelime
- 15 On Beşinci Bölüm2.909 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 On Altıncı Bölüm2.263 kelime
- 17 On Yedinci Bölüm2.663 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Evet, ben geldim!
Keyifli okumalar ❤️
***
Bazı geceler zaman geçmek bilmezdi. Saatler ilerler, insanlar sessizleşir, hastane koridorlarında ışıklar birer birer söner ama bazı geceler insanın içinde bir yerlerde takılıp kalırdı. Ne kadar zaman geçerse geçsin aynı anı tekrar tekrar yaşatırdı. Gözlerini kapattığında aynı görüntüyü gösterir, kulaklarına aynı sesi doldurur, kalbinin tam ortasına aynı ağırlığı bırakırdı. Bu gece de öyle bir geceydi.
Zamanın ilerlediğini hastane yatağının tam karşısındaki duvarda asılı olan saatten takip edebiliyordum ama geçen hiçbir saniye beni o andan uzaklaştıramıyordu. Akrep ve yelkovan ağır ağır ilerliyordu ama ben hâlâ telefonun karşısında kardeşimin kan revan içinde kalmış görüntüsüne bakıyordum. O görüntüyü unutmak için defalarca gözlerimi kapattım. Olmadı. Sayısını unuttuğum kez kalkıp yüzümü yıkadım. Olmadı. Ellerimle yüzümü kapattım ama yine olmadı. O görüntü her yerdeydi. Sadece o görüntü de değil; Baran tarafından kaçırıldığım an, düşmanımız sandığım adamın üvey ağabeyim olduğunu öğrendiğim an, yeni doğmuş yeğenimi düşmanımızın kollarında gördüğüm an, infaza ellerim ve gözlerim bağlı götürüldüğüm an, vurulduğum an, çığlık çığlığa kaldığım an, Asude’nin -en masum kişinin- saçlarını avuçlarımın içine hapsettiğim an… Hepsi bir bir aklıma düşüyor ve beni inim inim inletecek kadar delirtiyordu.
İnsan kendisini tanıdığını sanıyordu. Yıllarca aynı bedende yaşıyor, aynı yüzü aynada görüyor, hangi durumda ne yapacağını bildiğini düşünüyordu. Ben de kendimi bildiğimi sanıyordum. Mesela sinirlendiğimde susardım. Kırıldığımda uzaklaşırdım. Korktuğumda bile belli etmemeye çalışırdım. Ailem söz konusu olduğunda güçlü olmak zorunda olduğumu düşünürdüm. Hele ki kardeşlerim… Onlar için ne olursa olsun ayakta kalmam gerektiğine inanırdım ama bu gece anladım ki insan kendisi hakkında bildiğini sandığı her şeyi tek bir anda unutabilirmiş.
Ben unutmuştum. O koridorda bağıran kadın bendim. İnsanların arasında kendine yol açmaya çalışan, herkesi suçlayan, sesini yükselten, hesap sormaya kalkan, Asude’nin saçlarını eline dolayan kadın bendim. Kendi ellerime baktığımda hâlâ onun saçlarının tellerini hissediyor gibiydim. Parmaklarımı birbirine geçirdiğimde sanki üzerlerinde onun korkusunun sıcaklığı vardı. Ne kadar düşünmemeye çalışsam da gözlerindeki o ifadeyi hatırlıyordum. Bana bakarken korkmuştu. Bunların da hepsini tek tek günlüğüme yazacaktım.
Bu sefer şöyle başlayacaktım: Sevgili Günlük, hayatımda ilk kez birinin gözlerinde kendimi görmekten bu kadar nefret ettim. Çünkü Asude benden korkmuştu. Benden. Ablası bildiği insandan. Kardeşimin son nefesini verdiğini düşündüğü anda bana emanet ettiği kadın, benden korkmuştu.
Belki de bendeki sorun sadece Kaan’ın vurulması değildi. Belki de sorun sadece dün yaşananlar değildi. Belki de sorun, benim tüm bu yaşananları içimde biriktirip gıkımı bile çıkarmamış olmamdı. Her seferinde geri ayağa kalkmıştım, bir sorun yokmuş gibi davranmıştım çünkü başka şansımın olmadığını düşünmüştüm. Çünkü neticede ben bir ablaydım. Kız kardeştim. Evlattım. Birilerinin bana ihtiyacı vardı.
Benim de birilerine ihtiyacım olduğunu unutmuştum.
Çünkü bir kere pes edersem bir daha ayağa kalkamam sanmıştım. O yüzden her defasında dişlerimi sıkmış, gözyaşlarımı silmiş, başımı kaldırmış ve yoluma devam etmiştim. Alnıma bir silah dayadıklarında bile bir kez boyun eğmemiştim ama insanın kendisine ne kadar süre yalan söyleyebileceğini tahmin edememiştim. Bu yüzden artık yorulmuştum. Hem de kemiklerimin içine işleyecek kadar, nefes aldığım her anı ağırlaştıracak kadar çok yorulmuştum.
Ne kadar uyuduğumu anlayamadığım bir döngüden sonra gözlerimi açtım. En son hatırladığım şey Devrim’in beni hastane odasına geri getirip doktoru çağırmasıydı. Ne kadar karşı çıksam da doktorun uygun gördüğü şekilde bir tedavi planlamışlardı. Annem ve yengem ise bir süre benimle ilgilendikten sonra Arya ile ilgilenmek için diğer odaya geçmişlerdi, Devrim ise hiçbir yere gitmemişti. Zihnimde birbirine karışan görüntüler; serumun ve ilaçların etkisiyle yavaş yavaş birbirinden uzaklaşmış, sesler bir süre sonra anlaşılmaz bir uğultuya dönüşmüştü. Gözlerimi araladığımda ilk gördüğüm şey hastanelere özgü, o rahatsız edici beyazlıkta olan tavandı. Başım hâlâ ağırdı. Göz kapaklarım birbirine yapışmış gibi hissediyor, vücudum sanki bana ait değilmiş gibi yatakta hareketsizce duruyordu. Kolumu hafifçe oynattığımda serumun bağlı olduğu elimi gördüm.
Başımı sağa sola çevirdiğimde odanın karanlığını fark ettim. Perdeler kapalıydı. Koridordan sızan soluk ışık dışında odanın tamamı sessizliğe gömülmüştü. Saatin tik takları duyuluyordu. Başımı çevirip duvardaki saate baktım.
04.07
Doğrulmak için dirseklerimden destek aldığım sırada odanın diğer tarafından gelen hafif bir sesle irkildim. Gözlerim karanlığa alıştığında ise onu gördüm.
Odanın köşesindeki koltuğa uzanmıştı. Başını koltuğun arkasına yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Üzerinde hâlâ gün boyunca çıkarmadığı kıyafetleri vardı. Gömleğinin birkaç düğmesi açıktı, ceketi ise koltuğun kenarına gelişigüzel bırakılmıştı. Kaşları uykusunda bile hafifçe çatılmıştı. Sanki gözlerini kapatsa bile zihni hâlâ gün boyunca yaşananların içinden çıkamamıştı.
Gün içinde benimle o kadar çok uğraşmıştı ki içimde ona karşı tuhaf bir suçluluk hissettim. Ses çıkarmamaya çalışarak yatağın kenarına doğru kaydım. Biraz su içmek istiyordum. Ayağımı yere değdirdiğim anda yatağın da hafifçe gıcırdaması bir olmuştu. Devrim’in gözleri anında açıldı. Öyle hızlı açıldı ki birkaç saniye boyunca gerçekten uyuduğuna inanamadım.
“İrem?”
Sesi uyku mahmurluğundan dolayı boğuktu.
“Uyandırmak istemedim.” dedim gülümseyerek.
“İyi misin? Bir şey mi oldu?”
“Yok, iyiyim. Sadece su içmek istemiştim.”
Yataktan kalkmaya çalıştığım anda Devrim bir anda doğruldu. Daha ben ikinci adımımı bile atamadan yanıma gelmişti.
“Dur.”
“Devrim, sadece su…”
“Yerinde kal.”
“Bana sakatmışım gibi davranma.” dedim dik dik ona bakarken.
Gözlerini birkaç saniye kapatıp derin bir nefes verdi. Uykulu olduğundan dolayı gözlerini tam açamıyordu.
“Şu an bu tartışmayı yapabilecek hâlde değilim.”
İstemeden dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Bana ters ters bakarak komodinin üzerindeki sürahiyi aldı. Bir bardağa su doldurup bana uzattı. Ellerimin hâlâ hafifçe titrediğini fark ettiğimde saklamaya çalıştım, bu yüzden bardağı iki elimle tuttum ama bu da Devrim’in gözünden kaçmadı.
“Başın dönüyor mu?”
“Hayır.”
“Göğsün ağrıyor mu?”
“Hayır.”
“Üşüyor musun?”
“Hayır.”
“Nefes almakta zorlanıyor musun?”
“Hayır, doktor bey.”
Bardağı dudaklarıma götürürken gözlerini üzerimden ayırmadığını fark ettim. Sanki biraz önce verdiğim cevapların hiçbirine inanmamıştı. Suyu yavaş yavaş içerken istemsizce kaşlarımı kaldırdım ne oldu, anlamında.
“Bana öyle bakmayı bırak mısın?”
“Nasıl bakıyorum ki?”
“Sanki birazdan tekrar yere yığılıp kalacakmışım gibi.”
Devrim’in yüzündeki ifade anında değişti. Bardağı yavaşça elimden aldı ve komodinin üzerine bıraktı. Ardından yatağın kenarına oturdu ve beni de yanına çekti. Gözlerini bir süre ellerime çevirdi ve parmaklarımı avucunun içine aldı. Ondan önce ben söze girdim.
“Devrim…”
“Efendim?”
“Özür dilerim.”
“Ne için?”
“Bugün benimle çok fazla uğraştın. Sana karşı da mahcup hissediyorum.”
“Saçmalama İrem. sen benim sevgilimsin, sevdiğim kadınsın. Öfken, hüznün, mutluluğun, kıskançlığın, sinir krizlerin… Hepsi başım gözüm üstüne.”
Kalbimde bir yerlere dokunmayı yine başardığı için gülümsedim ve başımı omzuna koydum. Doğru insanı bulmanın verdiği huzurla bir süre öylece dinlendim. Bundan birkaç ay önce sadece günlüğümde ismi geçen adam ile bu hâllerde olacağım aklımdan ucundan bile geçmezdi. İçimdeki çocuk İrem, yeniden uyanmış ve çoktan sevinç dansı etmeye başlamıştı.
“Saat daha çok erken, biraz daha uyu güzelim.”
Kendisi ayağa kalkıp yastığımı düzelttikten sonra yatağa yeniden uzandığımda üzerimdeki battaniyeyi omuzlarıma kadar çekti. Birkaç saat önce yaşananları düşündüğümde bu kadar basit bir hareketin bile içimi garip bir şekilde ısıtması tuhaftı. Devrim, yatağın yanında ayakta durmaya devam ediyordu.
“Ne yapıyorsun?”
“Seni izliyorum.”
Gülümseyip yine elini tuttum.
“Bu, hiç rahatsız edici değil.”
“Uyu.”
“Sen uyumayacak mısın?”
“Ben de birazdan uyurum.”
Başımı çevirip koltuğa baktım.
“Orada mı?”
“Evet.”
“Boynun tutulacak.”
“Bir şey olmaz.”
“Yastıklardan birini vereyim mi?” diye sordum başımın altındaki yastığa uzanırken.
“Gerek yok güzelim, uyu lütfen.”
Alnıma birkaç öpücük kondurup geri çekildi. Daha fazla ses çıkarmadan ben de gözlerimi kapattım. Bu sefer uyumaya çalışırken hastane odasının karanlığı beni korkutmuyordu. Saatin tik takları bile daha uzaktan geliyordu. Elim, Devrim’in avucu içindeydi ve ben onun yanında her zaman güçlü olmak zorunda olmadığımı artık kabullenmiştim. Uykuya dalabilmek için aldığım nefesi yavaşça verdim. İlaçlar yüzünden tekrardan zaman algımı yitirmiştim ve göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı. Tam uykuya teslim olmak üzereydim ki kapı tıklatıldı. Gözlerim anında açıldı ve odanın kapısı yavaşça aralandı.
“İrem Hanım…” dedi hemşire.
Yatağın içinde doğruldum.
“Ne oldu?”
Devrim elimin üzerindeki tutuşu sıkılaştı. Hemşire o kadar düz bir ifadeyle bakıyordu ki aklıma hemen en kötü senaryolar gelmeye başlamıştı.
“Kaan Bey…”
Kalbim duracakmış gibi hissettim.
“Ne oldu kardeşime?”
Hemşirenin dudakları aralandı ve sonunda gülümsedi.
“Kaan Bey gözlerini açtı.”
Gözlerim hemşirenin yüzüne kilitlendi. Dudakları hareket ediyordu ama artık söylediklerini duyamıyordum. Kulaklarımda yalnızca tek bir cümle yankılanıyordu.
Kaan Bey gözlerini açtı.
“Ne dediniz?”
Hemşire bu kez daha yavaş konuştu.
“Kardeşiniz gözlerini açtı. Doktorlar şu an yanında ve bilinci yerinde.”
Saatlerdir korkuyla beklediğim o an gerçekten gelmiş miydi? Yoksa beynim, dayanamayacağı kadar büyük bir umudu bana oyun oynayarak mı sunuyordu? İçimde bir şeyler koptu, gitti. Aynı anda hem ağlamak hem gülmek hem de koşup o kapıyı parçalayarak kardeşime ulaşmak istedim. Battaniyeyi kenara atıp ayaklanmaya çalıştığım sırada Devrim’in sesiyle duraksamak zorunda kaldım ama çoktan terliklerimi giymiştim.
“İrem, yavaş güzelim.”
Yüzündeki rahatlama, kaşlarının arasındaki endişeyi silememişti ama onun da en az benim kadar sevindiğini biliyordum. Sancılı bekleyişlerin ardından kardeşimin uyanması, korkumun üzerine ince ama parlak bir umut gibi yayılıyordu. Yine de o umudun altında hâlâ aynı dehşet vardı. Çünkü insan en çok yeniden kavuşmaya yaklaştığında kaybetmekten korkuyordu.Heyecanla ayağa kalktığım anda dizlerim boşaldı. Yatağın kenarına tutunamadan Devrim kolumdan yakaladı.
“Yavaş, iyi misin?”
“İyiyim.”
Bana öyle bir baktı ki gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Ne zaman “İyiyim.” desem beni hastane odasına kilitlemek istiyormuş gibi bakıyordu. O bakışa karşı koyamadım. İkimiz de bunun doğru olmadığını biliyorduk. İyi değildim. Sadece Kaan’ı görebilmek için ayakta durmaya çalışıyordum.
“Tamam…” dedim dişlerimin arasından. “Yavaş yavaş gidelim.”
Hemşirenin yönlendirmesiyle üçümüz de odadan çıktık. Koridor birkaç saat öncesinden tamamen farklı görünüyordu. Az önce o kapının ardında kardeşimin hayatta olup olmadığını bile bilmeden içimde taşıdığım korkuyla nefes almaya çalışıyordum. Şimdi aynı koridorda yürürken kalbim deli gibi atıyordu fakat bu kez korkunun yanında başka bir şey vardı.
Umut.
Küçücük, kırılgan ve her an yok olabilecek kadar narin bir umut.
Yoğun bakımın bulunduğu kata yaklaştıkça adımlarım hızlandı.
“İrem.”
Devrim kolumu biraz daha sıkı tuttu.
“Koşmayacaksın.”
“Koşmuyorum.”
“Az önce üç adımda merdiveni çıkmaya çalıştın.”
“Çünkü Kaan gözlerini açtı.”
“Biliyorum ama onu görmeye giderken seni de sedyeyle taşımak istemiyorum.”
İnatlaşmak için karşılık verecekken yoğun bakımın önündeki kalabalığı gördüm. Herkes oradaydı. İlk gördüğüm kişi annem oldu. Koridorun bir kenarında, ellerini ağzına kapatmış ağlıyordu. Yengem hemen yanında duruyor, bir koluyla onu kendine çekmişti. Birkaç metre ileride ağabeyim vardı. Her zamanki sert duruşuyla kapının önünde bekliyor ama gözlerini bir saniye bile yoğun bakımın camından ayırmıyordu.
Anlamadığım bir şekilde Baran ve sevgilisi de buradaydı ama biraz daha gerideydiler. En önde ise o vardı.
Asude.
Gözlerim onunla buluştuğu anda adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Yüzündeki morluklar, çizikler ve yaralar hâlâ yerli yerinde duruyordu. Neredeyse yoğun bakımın camıyla bütün olmuş gibiydi, gözlerinden akan yaşlarla sevdiği adamı izliyordu. Henüz yanına varamadan gözlerim bir anda babama kaydı. Yoğun bakımın camına en uzak yerde duruyordu. Yıllardır Kaan ile arasındaki mesafeyi herkes görmüştü. Babamın diğer çocuklarına gösterdiği sabrı Kaan’a göstermediğini, ona karşı daha sert olduğunu, çoğu zaman onunla konuşurken sesinin bile değiştiğini herkes çok iyi biliyordu.
Kaan da biliyordu.
Belki de bu yüzden birbirlerine hiçbir zaman gerçekten baba oğul gibi yaklaşamamışlardı ama şimdi babamın yüzünü gördüğüm anda içim burkulmuştu. Gözleri kıpkırmızı, çenesi sımsıkıydı. Elleri yumruk hâlindeydi ve hayatımda belki de ilk defa onu bu kadar çaresiz görüyordum.
Bizi ilk fark eden kişi annem olmuştu.
“İrem…”
Sesindeki kırılmayla birlikte bana doğru geldi. Devrim’in kolundan ayrılıp anneme sarıldım.
“Annem…”
“Gözlerini açtı.”
“Biliyorum.”
Başımı salladım. Annemin elleri yanaklarımdan kayarken camın olduğu tarafa yürüdüm. Her adımda nefesimi biraz daha tuttum ve sonra onu gördüm.
Yorgundu. Her hâlinden belliydi. Yüzü hâlâ solgundu. Göğsüne bağlı cihazlar, kolundaki serumlar ve bedenini çevreleyen o steril hastane görüntüsü içimi daraltsa da gözleri açıktı. Yaşıyordu, bizi görüyordu. O an içimdeki bütün korku yok olmadı. Aksine, daha da keskinleşti. Çünkü artık onu kaybetme ihtimali soyut bir dehşet değildi; gözlerimin önünde, birkaç metre uzağımda yatan kardeşimin bedenine bağlıydı ama umut da oradaydı. Kaan’ın açık gözlerindeydi.
Camın önüne yaklaştığımda sanki varlığımı hissetmiş gibi başını hafifçe çevirdi. Gözleri önce annemi buldu. Sonra babamı, ağabeyimi, beni ve Asude’yi. Dudaklarının kenarı çok hafif de olsa kıvrıldı. Güçsüz bir gülümsemeydi, kısacıktı ama benim için dünyadaki bütün güzel şeylerden daha değerliydi. Elimi ağzıma kapattım. İçimden yükselen hıçkırığı bastırmaya çalışırken gözlerim yeniden doldu. Gözlerini kapatmasından korktuğum için kırpmaya bile cesaret edemiyordum.
Dizlerimin bağı çözülür gibi olduğunda Devrim arkamda belirdi. Bir eli sırtıma dokundu. Bu kez beni tutması gerektiği için değil, sadece yanımda olduğunu hatırlatmak için. Hepimiz sessizlik içinde Kaan’a bakarken kimse ağzını açıp da tek bir kelime bile edemiyordu. En sonunda Kaan önce birkaç saniye ilk bana baktı. Ardından yanımda duran Asude’ye baktı. Tekrardan gözlerimiz kesiştiğinde iki gözünü de birden kırpıp bana gülümsedi. Camın kenarlarını tutan ellerim buz keserken ne demek istediğini anlamıştım.
“Asude sana emanet, ona sahip çık.” demeye çalışıyordu. Boğazım düğümlendi, ağzımdan hiçbir sözcük çıkmadı ama Kaan’ın gözlerinin içine bakarak başımı olumlu anlamda salladım. Kaşları hafifçe hareket etti ve derin bir nefes verip gözlerini kapattı. Bir süre sonra yoğun bakımın kapısı açıldı.
Doktor dışarı çıktığında herkes aynı anda ona döndü. Annem ilk konuşan kişi oldu.
“Oğlum nasıl?”
Doktorun yüzünde bu kez korkutucu bir ifade yoktu.
“Şu an için iyi.”
Dudaklarımdan istemsizce titrek bir nefes çıktı. Sanki o iki kelimeyi duyana kadar nefesimi tutmuşum gibi göğsüm boşaldı. Ardından doktor konuşmaya devam etti.
“Ameliyat sonrası beklediğimiz şekilde tepki verdi. Bilincinin açılması bizim için olumlu bir gelişme. Az önce kısa süreliğine uyandı, çevresinin farkında olduğunu gösteren tepkiler verdi.”
Annem bu sefer mutluluktan ağlamaya başladığında bu kez yengem de gözyaşlarını tutamadı. Ağabeyim başını öne eğip birkaç saniye boyunca gözlerini kapattı. Babam ise hiçbir şey söylemedi. Sadece derin bir nefes aldı. Öyle derin bir nefesti ki sanki saatlerdir ciğerlerine hava girmiyormuş gibiydi.
“Peki…” dedim hemen. “Yine de herhangi bir risk var mı?”
“Şu an gördüğümüz tablo olumlu fakat yine de temkinli davranacağız. Aldığı yara ve geçirdiği ameliyatın ardından uyku hâli oldukça normal. Az önce gözlerini açtıktan sonra yeniden uykuya dalması da bizi endişelendiren bir durum değil.”
“Normal odaya ne zaman geçebilir?” diye sordu ağabeyim.
“Değerleri bu şekilde devam ederse yoğun bakımda daha fazla kalmasına gerek kalmayabilir. Büyük ihtimalle kısa süre içerisinde normal odaya alacağız.”
Doktor birkaç açıklama daha yaptıktan sonra yanımızdan ayrıldı. Koridor yavaş yavaş sakinleşirken gözlerim Asude’yi buldu. O da bana bakıyordu ama eskine göre daha temkinli, daha korku dolu bakıyordu. Az önceki mutluluk hâlâ yüzümde duruyordu fakat onun gözleriyle karşılaştığım anda içimde başka bir duygu yükseldi.
Suçluluk.
“Yanına git.” dedi Devrim kulağıma doğru. Sözünü dinleyip birkaç adımda Asude’nin yanına vardım. Tam karşısında durduğumda gözlerini kaçırdı. İşte o an kalbim yeniden kırıldı. Benden hâlâ çekiniyordu.
“Birkaç saat önce sana yaptığım şeyin hiçbir açıklaması yok.” diye doğrudan konuya girdim. Yavaşça başını kaldırdı.
“İrem abla…”
Başka bir şey diyemezken boğazımdaki düğümü yutmaya çalıştım. Hayatım boyunca özür dilemenin bu kadar zor olacağını hiç düşünmemiştim. Asude’nin gözleri tekrardan doldu.
“Ne kadar korkmuş olursam olayım, ne kadar öfkeli olursam olayım… Sana dokunmaya hakkım yoktu.”
Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Ben ise sesimin titremesine engel olmaya çalışarak devam ettim.
“Kaan; seni benimle tanıştırdığı gün kararınıza saygı duydum, seni benimsedim. Düşmanımızın kızı olup olmaman benim de umrumda değildi, çünkü sen ailenden çok farklı bir insandın. Bu hayattaki tek talihsizliğin öyle bir ailenin soyadını taşımaktı ama bu senin suçun değildi. Bunları biliyor olmama rağmen sana öyle davrandığım için kendimden utanıyorum.”
Gözlerimden yaşlar akın etmeye başladığında uzanıp ellerini sıkıca tuttum. Asude dudaklarını birbirine bastırdı.
“Babanın ve ağabeyinin yaptıklarının bedelini sana ödetmeye çalışmam doğru değildi. Özür diliyor olmam bir şeyi değiştirmeyecek olsa da ben yine de söylemek istiyorum. Özür dilerim Asude. Kardeşimin emanetine böyle sahip çıkmamalıydım.”
Asude bir anda bana sarıldığında geriye kalan tüm sözleri yuttum ve onu sarıp sarmaladım. Yüzünü boynuma gömüp hıçkıra hıçkıra ağlarken bir kez bile iğrenmedim ondan. Babasının defalarca kez kemerle vurduğu sırtını sıvazladım. Ağabeyinin ve annesinin çektiği, kopardığı saçlarını şefkatle okşadım. Bundan aylar önce bir akşam yemeğinde bana “Yanındayken güvende hissettiğim ikinci kişi sensin. Bu yüzden sana abla diyebilir miyim?” demişti. Aynı o zamanlardaki gibi hissetsin diye, hâlâ ablası olduğumu bilsin diye defalarca kez okşadım saçlarını. Bu kez ellerim onun saçlarına zarar vermek için değil, dağılmış parçalarını bir araya getirmek için dokundu.
“Buradayım.” diye fısıldadım kulağına. Asude’nin omuzları titredi. “Güvendesin.”
“İrem abla…”
Sesindeki o kırgınlığı duyduğumda gözlerimi sımsıkı kapattım. Birkaç saat önce aynı kızın gözlerinde gördüğüm korku hâlâ içimi parçalarken şimdi yeniden bana sığınıyor olması, kalbimin içinde tarif edemediğim bir şeyi yerinden oynattı.
“Buradayım.” dedim tekrar. “Hiçbir yere gitmiyorum, yanındayım.”
“Benden nefret ediyorsun sandım.”
Bu kez gözlerimi açtım ve yavaşça ondan ayrıldım. İki elimle yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Ağlamaktan kızarmış gözleriyle bana bakıyordu. Yüzünde hâlâ ailesinin ona bıraktığı izler vardı. O izlere bakarken içimde yeniden bir öfke yükseldi ama bu kez o öfke Asude’ye değildi.
Asla değildi.
“Bana bak.” dedim.
Gözlerini kaçırmak istediğinde çenesini hafifçe yukarı kaldırdım.
“Ben senden gerçekten nefret edebilir miyim?”
Dudakları titredi.
“Bugün…”
“Bugün ben bir hata yaptım.” diye sözünü kestim. “Çok büyük bir hata yaptım. Sana kızdım, bağırdım, seni korkuttum ama bunların hiçbirisi senden nefret ettiğim anlamına gelmiyor.”
Gözlerinden yeniden yaşlar süzüldü.
“Sen benim kardeşimsin, Asude.”
“Gerçekten mi?”
Kalbim parçalandı.
Gerçekten mi?
Bu soruyu soracak kadar sevilmediğini mi düşünmüştü?
Hızlıca başımı aşağı yukarı salladım. Önüne gelen kıvırcık saçlarını omuzlarının arkasına iteleyip yüzünü avuçlarımın arasına aldım.
“Gerçekten. Kan bağıyla kardeş olmak zorunda değiliz. Ben: seni Kaan’ın hayatına girdiğin gün değil, sen bana ilk kez abla dediğin gün kardeşim olarak kabul ettim.”
Asude’nin ağzından küçük bir hıçkırık çıktı.
“Benim ailem…”
“Sen değilsin.”
Kaşları çatıldı.
“Ne?”
“Sen ailen değilsin.” dedim daha kararlı bir sesle. “Babanın yaptıkları sen değilsin. Ağabeyinin yaptıkları sen değilsin. Annenin yaptıkları da sen değilsin. Onların taşıdığı soyadı senin kim olduğunu belirlemiyor.”
Yanaklarından akan yaşları başparmağımla sildim.
“Sen Asude’sin. Sadece Asude. Kaan’ın Asude’si, bizim Asude’miz.”
Bir süre ikimiz de konuşmadık. Koridorun diğer ucundan gelen cihaz sesleri, insanların bastırmaya çalıştığı ağlamalar ve hastanenin o hiç bitmeyen uğultusu çevremizi sararken Asude sadece bana baktı. Sonra kollarını yeniden boynuma doladı.
Bu kez daha sıkı.
Bu kez korkarak değil.
Sığınarak.
Bir süre sonra sadece başını omzuma yasladı. Koridorun birkaç metre ötesinde Devrim’in bizi izlediğini fark ettim. Göz göze geldiğimizde yüzündeki ifade yumuşadı. Bana hiçbir şey söylemedi. Söylemesine de gerek yoktu. Çünkü ilk kez o geceden beri içimdeki ağırlığın küçücük bir parçası hafiflemişti.
Kaan yaşıyordu.
Asude yanımdaydı ve aile olmak, her zaman aynı kandan gelmek değildi.Bazen bir insanın en kötü hâlini görüp yine de elini bırakmamaktı. Bazen hata yaptığında özür dileyebilmekti. Bazen korkuttuğun kişinin gözlerine tekrar bakabilmek için cesaret toplamaktı ve bazen birinin sana “abla” demesine gerçekten layık olmaktı.
***
Yorumlarınızı bekliyorum, öpüldünüz ❤️
Bölüm etkileşimi
