1. bölüm / 17
ZEHİRLİ MİRASBirinci Bölüm
Bölümler 17Şu an: Birinci Bölüm
- 1 Birinci Bölüm2.316 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 İkinci Bölüm3.595 kelime
- 3 Üçüncü Bölüm1.459 kelime
- 4 Dördüncü Bölüm1.402 kelime
- 5 Beşinci Bölüm2.110 kelime
- 6 Altıncı Bölüm1.942 kelime
- 7 Yedinci Bölüm1.626 kelime
- 8 Sekizinci Bölüm3.693 kelime
- 9 Dokuzuncu Bölüm4.897 kelime
- 10 Onuncu Bölüm3.168 kelime
- 11 On Birinci Bölüm1.738 kelime
- 12 On İkinci Bölüm2.600 kelime
- 13 On Üçüncü Bölüm2.044 kelime
- 14 On Dördüncü Bölüm2.108 kelime
- 15 On Beşinci Bölüm2.909 kelime
- 16 On Altıncı Bölüm2.263 kelime
- 17 On Yedinci Bölüm2.663 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Herkese merhabalar 🌸
İlk bölümümüz hayırlı uğurlu olsun 🍀
İyi okumalar diliyorum 🥹🤍
***
Tarih: 12/10/2024
Sevgili Beyefendi,
Bugün sizinle tanışıp el ele sıkıştığımız o an, içimde bana yabancı olan bir huzursuzluk uyandı. Sadece bir el sıkışmayla, isminizi söylediğiniz o sert ve otoriter ses tonunuzla, yanımdan geçerken burnuma gelen hoş kokunuzla bunu bana nasıl yaptınız hâlâ anlayamıyorum. Elimi bıraktıktan sonra avucumun içindeki sıcaklık uzun süre geçmedi. Akşam yemeği boyunca kendimi nedense sizin tarafınızdan izleniyormuş gibi hissettim. Birkaç kez göz göze gelmemizle birlikte yüzümün kızardığına emin olmuş, bu yüzden bakışlarımı sizden kaçırmıştım fakat üzerimde gezinen kahverengi gözlerinizden kurtulamamıştım. Yemekten sonra kendi kendime "Acaba ben mi abartıyorum?" diye düşündüm fakat yaklaşık on dakika önce annemin yanıma gelip "O genç adam neden sana bakıp duruyordu. Önceden tanışıyor muydunuz?" demesi üzerine bunun benim hayalim olmadığını anladım.
Umarım bir daha böyle bir şey yaşanmaz çünkü ağabeyimle ve erkek kardeşimle hiç uğraşmak istemiyorum ama siz sevgili beyefendi; bugün, ileride benim erkek kardeşlerimle uğraşmak istiyormuş gibi davrandınız.
Günümüz, 17/09/2025
"Günaydın İrem Hanım! İlk hastanız hazır, ameliyata alınmak için sizin onayınızı bekliyor. Hastayı isteyelim mi?"
"Günaydın İpek, isteyebilirsin hastayı! Bonemi takıp hemen geliyorum!"
Koşarak hastanedeki odama girdim ve hızlıca kahverengi kabanımı çıkarıp sandalyemin üzerine bıraktım. Saçlarımı tepeden toplayıp diş motifli bonemi sıkıca bağladım.
"Neden diş motifli?" diye garipsemiş olabilirsiniz fakat ben bunu takmayı çok seviyordum!
Ağız ve Çene Cerrahı, İrem Kuzgun
Odamdan çıktıktan sonra kapımda yazan ismime son kez baktım ve günlük motivasyonumu alıp ameliyathaneye inen asansöre bindim. Bugün yorucu bir gün olacak gibi duruyordu çünkü tüm günüm ameliyathanede geçecek şekilde ayarlanmıştı. Sadece perşembe ve cuma günleri anlaşmalı olduğum hastaneye ameliyatlar için geliyordum, bu yüzden de hepsini üst üste halletmek zorunda kalıyordum. Geriye kalan günler ise çoğunlukla kendi kliniğimde ameliyat sonrası kontrole gelen hastalarımla ilgileniyor, yeni gelen hastalarımı muayene ediyor, ameliyat ya da tedavi planı yapıyordum.
Sterilize olmuş bir şekilde ameliyathaneye girdikten sonra ekibime doğru baktım.
"Başlayalım, anestezi..."
Sonraki dört saat aralıksız ameliyathanede geçmişti. Bir ara öğle arasına çıkıp yemek yemiş, sonra geri ameliyathaneye dönüp çok mola vermeden ekip ile birlikte ameliyatlara devam etmiştim. En son gömülü ve çarpık bir dişin çekimini de bitirdikten sonra ameliyathaneden ayrılmıştım. Odama çıktığımda saatin çoktan akşam 7'yi geçtiğini fark ettim. Bu yüzden daha fazla beklemeden kabanımı giyip çantamı aldım ve odamın kapısını kilitleyip hastanenin otoparkına indim.
Topuklu botlarımın sesini dinleyerek arabama bindim ve bugün hiç elime almadığım telefonumu cebimden çıkarıp arkadaşlarımdan ve klinikten gelen mesajlara öylesine baktım. Dikkatimi ağabeyimden ve erkek kardeşimden gelen mesajlar çekmişti.
Ağabeyim: Hastaneden çıkarken beni ara, önemli bir gelişme var.
Kardeşim: Abla! Sakın korkma ama bizi işin bitince hemen ara tamam mı?
"Bu nasıl bir mesaj atma şekli?"
Kendi kendime erkek kardeşimin attığı mesaja söylendikten sonra ağabeyimi aramak için rehberime girmiştim ki telefonumun şarjının bitmesiyle homurdandım. Bir kere de telefonunu geceden şarja tak!
İster istemez gerilmiştim; çünkü benim asıl hayatım klinikten sonra, ameliyatlardan sonra başlıyordu. Benim hayatım normal bir diş hekiminin ya da bir cerrahın hayatından tamamen farklı ve daha karanlıktı. Babamın kirli işleri yüzünden...
"Ağabeyim herhalde önlemini almıştır." diye düşünerek arabamı çalıştırıp otoparktan ayrıldım ve iki tane siyah arabanın da peşimden geldiğini fark ettim. Bu arabaları tanıyordum, babamın adamlarıydı. Düşündüğüm gibi ağabeyim her zamanki gibi önlemini almış ne olur ne olmaz diye adamları peşime takmıştı. Herhangi olası bir tehlikede müdahale etmek için beni takip ediyorlardı ve çok şükür ki bu zamana kadar hiçbir sorun yaşamamıştık.
Bugün de sorunsuz olacaktı değil mi?
Öyle umuyordum fakat benim içime bir şüphe düştüğünde genelde işin sonu hayra alamet olmazdı.
Sadece birkaç dakika sonra gözlerim dikiz aynasına kilitlendi. Peşimdeki iki siyah aracın arkasına birden dört araç daha eklenmişti. Yeni gelenler bilinçli şekilde korumalarımı sıkıştırıyor, onları benden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Yolun ortasında sessiz bir savaş başlamıştı ve ben, o savaşın tam merkezindeydim. İçimdeki o uğursuz his ise yaklaşan felaketi fısıldıyordu.
"Ne oluyor ya?"
Korkuyla mırıldandıktan sonra titrek bir nefes verdim. Terleyen avuç içlerimi direksiyona daha çok bastırıp gaza yüklendim. Benim hızımı arttırmam hiçbir şeyi değiştirmemişti çünkü benim korumalarım da hızını arttırmıştı ve onları takip eden dört arabada!
"Allah'ım Yarabbim, delireceğim şimdi! Sen de kapanacak zamanı buldun zaten!"
Sinirle söylenirken bir elimle şarjı bitmiş telefonumu bir umut açmaya çalışıyordum. Diğer elim direksiyonu sımsıkı kavramıştı. Gözlerim ise bir yola bir de dikiz aynaya kayıyordu. Silah seslerini duyduğumda irkildim. İlk iki arabanın bir sağa bir sola savrulduğunu gördüğümde artık tek başıma olduğumu anlamıştım. Benim arabamın lastiğine ateş etmelerini beklerken onlar tam tersi hızlarını arttırıp beni sıkıştırmaya başlamışlardı.
Dayanmak için çok çabalamıştım ama direksiyon hakimiyetimi kaybetmemle iki arabanın da önüme geçmesi bir olmuştu. Diğer iki araba ise arkamda durmuştu. Önümdeki arabalardan birinden inen tanıdık bir yüz ile kaşlarım çatıldı.
Babamın ve ağabeyimin ezeli düşmanı Baran Akdoğan...
Sırıtarak arabama doğru yürüyordu.
Sertçe emniyet kemerimi çıkarttım ve arabamdan indim. Kapıyı açık bırakarak sert adımlarla ona doğru yürüdüm, korumaları silahlarını çıkartmış bana doğrultmuşlardı ki Baran eliyle onları durdurdu.
Ben ise durmadım.
"Peşinden iyi koşturdun bizi! Yalan yok etkilendim, ne güzel araba sürüyorsun sen öyle..." dediği anda sağ elimle sırıtan yüzüne tokatı indirdim. Birkaç saniyeliğine gözlerini kapattı. Ben ise öfkeyle burnumdan nefesimi verdikten sonra elimdeki anahtarı sertçe sıkmıştım.
"Sen, ne hakla!" diye bağırdım başı sola doğru savrulmuşken. "Ne hakla benim önümü kesersin, adamlarımın kaza yapmalarına sebep olursun? NE HAKLA!"
Öfkeden ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemezken yalan yok ister istemez korkuyordum. Benim bile anlam veremediğim bir cesaretle babamın düşmanının karşısında dikilirken çoktan içimden dualar etmeye başlamıştım.
İhlas suresi nasıl başlıyordu?
Allah belanı vermesin iç ses!
Korkudan unuttum! Yoksa biliyordum canım, küçükken annemle boşuna mevlütlere gitmedik!
"Ooo, artist!" dedi Baran en sonunda. Attığım tokatı sineye çekmiş, otuz iki diş gülerek bana bakıyordu.
"Aynı ağabeyine anımsatıyorsun bana şu an, sadece gözlerin onun gibi siyah değil de mavi! He, bir de boyun kısa, baya hem de... "
"Kes sesini! Adamlarına söyle, çeksinler arabalarını önümden! Seninle uğraşacak vaktim yok! Bu yaptığının bir karşılığı olacağını da unutma."
"Ağabeyin ve babanla hesaplaşmadan önce seni biraz misafir etmek istiyorum." dediği anda ona doğru doğrulttuğum işaret parmağımı ve bileğimi yakalaması ani olmuştu. Kendimi korumak için yaptığım çalışmaların meyvesini alıyor olsam gerek; ben de boş durmamış, kasığına sağlamından bir tekme savurmuştum. Kendimi kurtardığım anda geri koşmaya yeltenmiştim ki beni kolumdan yakaladı.
"Uslu dur yoksa misafirlik fikrinden vazgeçip cesedini malikanenizin önüne atarım!"
Gözlerim kor gibi yanan siyah gözleriyle karşılaştığında ne kadar ciddi olduğunu anlamış, sessizliğe bürünmüştüm. Korkudan aldığım nefesi bile kısık bir şekilde vermeye çalışırken kolumu morartacak kadar sertçe sıktı.
"Soyadınızın verdiği gücü yıllardır kullanıyorsunuz. Hatta bu güç ve güven sizi o kadar şımarttı ki herkes sizden korkuyor, kimse size dokunamaz sanıyorsunuz!"
Bize ve soyadımıza karşı duyduğu öfkeyle beni adamlarına doğru çevirmiş, tekrardan kolumu sıkmıştı. "Etrafına bir bak..." dedi adamlarını göstererek.
"Bugün seni almak kolay oldu. Yarın ağabeyin akıllı davranmazsa elinizdeki avucunuzdaki her şeyi de almam kolay olacak!"
İlk defa açık açık tehdit ediliyor olmamın verdiği hissiyatla yerimde kıpırdandım. O hariç her yere bakarken bir kaçış yolu arıyordum. Ailem ve soyadımız hakkında söylediği sözler canımı ayrı sıkıyordu ama şu an ona cevap verebilecek bir konumda mıydım?
Tabii ki de evet!
"Hiç kimse bugüne kadar beni ya da ailemi tehdit etmedi." dedim ses tonumu yumuşak ama bir o kadar tehditkâr kullanarak.
"Sen bugün bir ilki başardın tebrik ederim ama şunu da söylemekte fayda var: Bugünün tarihini unutma olur mu? Unutma, çünkü liderler arasında kadınları hedef alan ilk haysiyetsiz de sen oldun. Bunu kutlamak için sana yapacakları tek sürpriz oy çokluğuyla seni liderlikten atmak olacaktır!"
Verdiğim cevapla birlikte gözlerine yerleşen karanlık, ensemde yabancı bir ürperti dolaştırmıştı. Sakin ve tane tane söylediğim sözlerin onu telaşlandırması gerekiyordu çünkü bu bir anlaşmaydı. Yıllar önce kanla ve imzayla kabul edilmiş bir anlaşmaydı: Hanelerin kadınları ve çocukları hedef hâline getirilmezdi.
Otoyolun ortasında esen sert rüzgâr saçlarımı savururken etrafımızı saran siyah araçlara baktım. Gece trafiğinin uğultusu kulaklarımda yankılanıyor, far ışıkları asfaltın üzerinde uzun gölgeler bırakıyordu. Buna rağmen o adam hâlâ geri çekilmiyor, beni bırakmaya niyetli görünmüyordu. Sanki çoktan bütün kuralları çiğnemeyi göze almıştı.
Başka bir şey demeden arabasına doğru ilerledi ve elinde bir bezle geri döndü. Kaşlarım çatılmış bir şekilde onu izlerken aklıma bir fikir gelmişti. Adamların arasındaki o ufak boşluktan ayağımdaki topuklu botlarla hızlıca geçebilir miydim?
Denemeye değerdi.
Öne atıldığım sırada bunun delilik olduğunu anlamıştım ama geri çekilmek yerine beni yakalamaya çalışan adamın tökezlemesiyle bir fırsat elde etmiştim.
Adamın belinden silahını kaptım ve namluyu önümdeki adamlara doğrulttum. Tam o anda başka bir silahın soğuk namlusu enseme yaslandı.
"Çek ellerini üzerinden! Ona sadece ben dokunabilirim." dedi Baran adım sesleri bana yaklaşırken.
"Sen kendini ne zannediyorsun..."
Sözümü kesen şey arkama dönmeme fırsatım kalmadan burnuma koklatılan kimyasaldı. Silah ellerimden kayarken dizlerimin üzerine düşmüştüm. Ardından Baran'ın kollarını bacaklarımın altında ve belimde hissetmiştim, beni kucağına almıştı. Hem korkudan hem de başıma ne geleceğinin belirsizliğinden kalbim deli gibi çırpınırken tek dileğim ağabeyimin bir yolunu bulup beni kurtarmasıydı.
(Yazarın Anlatımıyla)
"Ne ablamın telefonuna ulaşılıyor ne de adamların telefonuna! Kesin bir şey oldu!"
İrem'in erkek kardeşi Kaan Kuzgun delirmiş gibi şirketin toplantı odasında elinde telefonu sağa sola yürürken içeri ağabeyi Araf Kuzgun girmişti. Kaan ağabeyini görünce hemen yerinde durmuş, ceketinin düğmelerini iliklemişti.
Araf Kuzgun öfkeliydi.
Araf'ın ve babaları Ahmet Kuzgun'un içlerindeki öfkeyi bastırarak sakin bir şekilde plan yapıyor olmalarının tek bir sebebi vardı.
Toplantı odasındaki ortakları: Devrim Aras Koral.
İrem Kuzgun'un Sevgili Beyefendi olarak sadece mavi kapaklı defterine bahsettiği o adam.
12 Ekim 2024 tarihinde, akşam yemeğinde imzaladıkları bir ortalık söz konusuydu ve her ne kadar ortakları olursa olsun onun yanında zayıflık göstermek istemiyorlardı.
"Ağabey, ablama bir şey yapmazlar değil mi? Of, şimdi kafayı yiyeceğim! Keşke daha çok adam yollasaydık ya da keşke ben gitseydim yanına!"
"Kaan!" diye bir ses yükseldi babasından uyarı amaçlı. Aynı zamanda elini masaya vurmuş, oğlu Araf'a doğru dönmüştü.
"Araf, ara şu Baran'ı! Ne kadar istiyorsa verin, kızımı kurtaralım. Gerisi önemli değil, gerisi sonra Kaan şu an değil! Otur şimdi o sandalyeye!"
"Bu adam yürek mi yedi? Bir hanenin kadınını kaçırdığını duyduklarında tüm liderler onun karşısında yer alacak! Neyine güveniyor?"
"Neyine değil kime güveniyor diye sormak gerek. Değil mi baba?"
Araf'ın sorusu masaya yıldırım gibi düşerken Ahmet Kuzgun istifini bozmamış, bakışlarını büyük oğlunun gözlerinde sabit tutmuştu. Böylelikle çoğu şeyi ondan sakladığı ve hep yetersiz gördüğü küçük oğlu Kaan, yine hiçbir şeyden şüphelenmemişti.
Nefeslerin tutulduğu birkaç dakikanın ardından Devrim Aras Koral'ın sesi ile herkesin omuzlarına binen gerginlik tuzla buz oldu.
"Yarın olacak sevkiyatı bozmak için Baran Akdoğan'ın bir planı olduğundan birkaç adamım bahsetmişti. Sanırım..."
"Sen benim ablamın kaçırılacağını bile bile bunu bize söylemedin yani öyle mi?"
Kaan'ın sözünü kesmesi üzerine Devrim'in sağ kolu Hakan aynı anda Kaan ile birlikte ayaklanmış fakat Devrim'in tek bir bakışıyla geri yerine oturmuştu.
"Kaan, otur yerine!"
Kaan ise ağabeyinin sözünü dinlememiş, masanın üzerinden ortaklarına doğru eğilmişti.
"Doğruyu söyle, yoksa sen Baran'ın tarafında mısın? O yüzden mi bize ortaklık teklif ettin? Hiçbiri umurumda değil tamam mı ama ablama bir şey olursa Baran'dan sonra senin canını yakarım Devrim Aras Koral!"
Devrim, sakin bir şekilde Kaan'ı dinledikten sonra ciddiyetini bozmadan söze girdi.
"Baran'ın tarafında olsaydım ya da ajanlık için sizinle ortak olmuş olsaydım, neden şirketinizin gelirlerini beşe katlardım? Öyle değil mi? Sana ablanın kaçırılacağını biliyordum demedim, sevkiyatı önlemek için bir planı olduğunu biliyordum dedim. Ağabeyine söyledim, o da ilgileneceğini söyledi. Bu durumda öfkeni kusman gereken kişi ben değilim, ağabeyin. Öyle değil mi Araf Bey?"
Araf Kuzgun derin bir nefes verip kravatını çekiştirdi. Kabul ediyordu, Baran'ı fazla hafife almıştı. Kardeşini kaçırabileceği ihtimalini hep yok saymıştı çünkü herkes bilirdi ki bunu yapan kişi hem Kuzgunlar'dan hem de diğer liderlerden gelecek her türlü tehlikeyi göze almış demekti.
Baran onu gerçekten şaşırtmıştı.
Baran arkasını sağlam birisine yaslamış olsa gerek, bu geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
"Plan belli, gün doğmadan İrem'i alacağız. Annemlere ve Elif'e haber vermeyin şimdilik, endişelenmesinler. Zaten bebeğin doğumu yakın, panik yapmasın. Kaan, evde bütün güvenlik önlemlerini arttırsınlar. Her saat başı rapor istiyorum, sen de eve gidiyorsun annemlerin başında bekliyorsun."
"Tamam ağabey, doktora da haber vereyim. Ne olur ne olmaz evde yanımızda bulunsun, beni haberdar edersiniz."
Araf kardeşi Kaan'ın omzunu güven vermek istercesine sıkıp onu kendine çekti ve sıkıca sarıldı.
"Söz veriyorum..." diye fısıldadı Kaan'ın kulağına. "Yirmi dört saat dolmadan kardeşimizi alıp getireceğim."
Kaan kafasını sallayıp sıkıca ağabeyine sarıldı. Sonrasında siyah kabanını giyip hızlıca toplantı odasından çıktı. Geriye sadece Araf Kuzgun, Ahmet Kuzgun, Devrim Aras Koral ve sağ kolu Hakan kalmıştı.
"Baran çok büyük hata yaptı." dedi Ahmet Kuzgun uzun bir sessizliğin ardından. Bir taraftan da elindeki silahı mendille temizliyordu.
"Neyse, silah kullanmayalı uzun süre olmuştu zaten. Değil mi Araf? Nasıl bu kadar dikkatsiz olabildin, aklın nerelerde senin?"
Araf cevap vermedi. Babası yüzünden öncelikle annesine ve bütün ailesine karşı taşıdığı vicdani yük zaten onu yeterince mahvediyordu.
Ahmet Kuzgun, oğluna sinirli gözlerle bakarken üzerine daha fazla gitmek istemediğinden ortaklarına doğru döndü.
"Bugün için kusura bakmayın Devrim Bey. Kızım İrem'i bulup sağ salim getirdikten sonra toplantımızı yaparız. Görevliler size çıkışa kadar eşlik etsin."
Devrim, İrem'in ismini duyduğunda kâğıdın üstünde duraksayan elini görmezden gelerek ayağa kalktı ve Ahmet Kuzgun ile el sıkıştı. Ardından Araf Kuzgun'a doğru döndü ve kendini suçladığı her hâlinden belli olan yüzüyle karşılaştı.
"Büyük bir hata yapmış gibi hissedebilirsiniz ama içinizi ferah tutun. En azından şimdilik." dedi Devrim Aras Koral, Araf Kuzgun'un elini sıkarken.
Cebinden çıkarttığı telefonunu Ahmet Kuzgun'un ve Araf Kuzgun'un önüne koydu. Tek bir ışıkla aydınlatılmış, boğuk, kasvetli bir deponun kamerasına erişilmişti. Köşede, ufak bir koltuğun üzerinde elleri ve ayakları bağlanmış bir şekilde uzanan genç bir kadın yatıyordu. Devrim'in gözlerini alamadığı o mavi gözleri kapalıydı, hâlâ baygındı. Kahverengi saçları yastığın etrafına dağılmıştı. Gözlerini ekrandan çekemedi, sanki bir bakışıyla bile İrem'i orada koruyormuş gibi hissediyordu.
"Sevkiyat hem sizin için hem de benim için önemliydi, dolayısıyla bazı önlemler aldım. Baran Akdoğan sizi mahvetmek için o kadar çok çalışıyordu ki adamlarının arasına kendi adamlarımı yerleştirdiğimi anlamadı. Şu an hem İrem'in güvenliğinden emin olmak için hem de sevkiyatın gerçekleşeceğinden emin olmak için oradalar."
Ahmet Kuzgun ortaklık için doğru kişiyi seçmiş olduğunun gururuyla gülümserken bir taraftan da gözleri biricik kızının üzerindeydi. Tek kız evladı İrem olduğu için evlatları arasında ona ayrı bir değer veriyordu.
Yıllardır diğer çocuklarına yaptığı haksızlığı ve acımasızlığı ise her seferinde görmezden geliyordu.
***
Eveeet, ilk bölümün sonuna geldik. Yorum yapmayı ve beğendiyseniz arkadaşlarınıza, tanıdıklarınıza Zehirli Miras'ı önermeyi unutmayın. Satır arası yorum yaparsanız da çok mutlu olurum 🥹
Kitap hakkında ilk görüşleriniz neler?
Kendinize dikkat edin, görüşmek üzere 🌸
Bölüm etkileşimi
