17. bölüm · ZEHİRLİ MİRAS
On Yedinci Bölüm
Selamlar! Nasılsınız?
Ben iyiyim, biraz da üniversite için heyecanlı ve gerginim. Daha fazla uzatmadan sizi bölümle baş başa bırakıyorum ama önce bir yıldıza basalım mı?
Basalım, basalım :)
***
Kaan’ın hastaneye kaldırılmasının üzerinden tam bir hafta geçmişti. Son yedi günün nasıl geçtiğini soran olsaydı muhtemelen cevap veremezdim. Birbirinin aynısı olan hastane koridorları, geceleri uyumadan önce kontrol ettiğim telefon ekranı, doktorların her vizit saatinde söylediği birkaç cümle, her sabah ya da akşam korumalardan aldığım raporlar, hastane yatağında bile Devrim ile uğraşan Kaan ve onun odasında geçirdiğimiz uzun saatler dışında aklımda kalan pek bir şey yoktu.
Tek bildiğim, bugün ilk defa hastaneye gitmek için hazırlanmadığımdı. Çünkü Kaan bugün taburcu oluyordu!
Sabahın erken saatlerinden beri malikanenin içinde müthiş bir hareketlilik vardı. Annem; mutfakta Kaan’ın sevdiği yemeklerin hazırlanmasıyla ilgileniyor, babam arada bir telefonuna bakıyor, ağabeyim ve Devrim ise hastanede Kaan ile birlikteydiler ve hep beraber kahvaltıya bize geleceklerdi. Öbür tarafta yengem Arya’yı uyutmaya çalışıyor, Asude de elindeki telefonla birileriyle konuşuyordu. Ben ise salonun ortasında dikilmiş, hiçbir işe yaramadan hepsini izliyordum.
Aslında birkaç işin ucundan tutmam daha doğru olurdu ama kardeşimin sonunda hastaneden çıkacak olması, garip bir şekilde elimi ayağımı birbirine dolaştırmıştı. O yüzden en son kırdığım dört bardak ve iki tabaktan sonra annemin azarıyla mutfaktan çıkmış, salona geçmiştim.
“İrem abla…”
Asude’nin sesiyle kafamı telefonumdan kaldırıp ona baktım. Yüzündeki yaralara muhakkak her gün pansuman yapıyordum. Böylelikle birkaç iz dışında çok bir şeyi kalmamıştı ama yıllardır hayata karşı olan gözlerindeki o korkuyu ve çekingenliği bir türlü silememiştik.
“Efendim canım?”
Elindeki iki kupa kahvelerden birisini bana verdi ve yanıma oturdu. Kahve için teşekkür edip bir yudum aldım.
“Teşekkür ederim.”
Bakışlarının kahve bardağında olduğunu görünce aklını bir şeylerin kurcaladığını anlamıştım. Başparmağıyla kupanın kulpunu durmadan yokluyor, bir yandan da alt dudağını dişlerinin arasına sıkıştırıyordu.
“Asude, bir problem mi var?”
“Yok abla…” dedi hemen gülümseyerek. “Sadece şey diyecektim… Şimdi ben sizin yanınızda kalıyorum ya ağabeyim ya da babam bir şey yapmaya kalkışır mı? Ya beni almaya gelirlerse ya da tekrardan Kaan’a zarar vermeye kalkışırlarsa?”
Boşta olan elini avucumun içine alıp güven vermek istercesine sıktım.
“Onlar sana hiçbir halt yapamazlar.” dedim kararlı bir sesle. “Bir şey yapmaya kalkışırlarsa da babam, ağabeyim ve Devrim de karşılık vermekten çekinmezler.”
“Ama ya bir şey olursa abla?”
“Ömrü hayatımda evimizin önünde ilk defa bu kadar adam görüyorum, Asude. Güvenlik önlemleri bu kadar arttırılmışken, biz de yanındayken kimse sana dokunamaz.”
Sonunda rahat bir nefes alırken kahvesinden bir yudum içebilmişti ama annemin ona olan bakışlarını gördüğünde kendini yine kötü hissetmeye başlamıştı. Anneme ters bir bakış attığımda annem bir şey demeden yanımızdan geçip gitti.
Tek bir bakışıyla hepimizi hallediyordu kadın ya!
“Zehra Hanım benden çok haz etmiyor.” dedi Asude titrek bir sesle. Gözlerimi devirdim.
“Kaan daha yeni ölümden dönmüşken kimse onunla inatlaşamazdı. O yüzden seni her türlü kabullenmek zorundalar. Babam bile senin burada olmana hiçbir şey söylemediyse annem de birkaç güne yumuşar, merak etme. O yüzden sakın kendini fazlalık gibi hissedip geri çekme.”
Asude başını olumlu anlamda salladıktan sonra odaya kucağında bebeğiyle birlikte yengem girdi. Arya son bir haftadır aşırı huysuz olduğu için geceleri uyumuyor, uyusa bile bir saat bile olmadan çığlık çığlığa geri uyanıyordu. Bu yüzden yengemin gözlerinin altı mosmordu. Yaşanan olaylardan dolayı bebeğe bir bakıcı bulma konusuna da hiç yanaşmadığı için ağabeyim, yengem, annem ve bazen ben de aramızda paslaşarak Arya’ya bakıyorduk. Arya’nın beşiği yatak odalarında olduğu için geceleri genelde yengem ya da ağabeyim bebek ile ilgileniyordu.
“Yine anneyi uykusuz bırakmışsın.” dedim Arya’ya onu kucağıma alırken. Endişeli gözlerle yengeme döndüm. “Diğerleri gelene kadar biraz uyu, ben seni uyandırırım.”
“Tamam canım, çok huysuzlanırsa beni uyandır ama olur mu?”
“Merak etme, ben hallederim. Sen dinlenmene bak.”
Yengem esneyerek odasına geri döndü ve ben de Arya’nın ağzına emziğini verip biraz kucağımda salladım. Ne zaman ki birazcık sakinleşti, omzumda uyuyakaldı. Asude ile sessizce konuşurken bir taraftan Arya’nın sırtını okşuyor, uykusunda kıpırdadığında tekrardan pışpışlıyordum. Yarım saat sonra zil çaldığında herkesten önce hızlı ama dikkatli adımlarla kapıya ulaştım. Kapıyı açtığımda yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Kaan ve ağabeyim arkadan yavaş yavaş geliyordu, en önde ise Devrim vardı. Beni kucağımda Arya ile gördüğünde ne hayal ettiyse adeta gözleri ışıldamıştı.
“Hoş geldin!” dedim sevinçle. Kimse görmeden yanağıma bir öpücük kondurup içeri geçti.
“Hoş buldum, bu ne güzellik böyle…” dedi kahveleri gözlerime kilitlenirken. Üstümdeki pijamalarıma bakıp güldüm.
“Pijama ile ne güzelliği ya?” dedim yanaklarım ısınırken.
“Onu kastetmedim, kucağındaki bebekle ne güzel görünüyorsun demek istedim.”
Kıpkırmızı hatta mosmor olduğuma emin olduktan sonra boğazımı temizleyip yalandan sitemli bir şekilde konuştum.
“Sen… Sen ağabeyimden yeteri kadar yumruk yemedin herhalde? Herkesin içinde ne bu cesaret?”
“Yok abla…” diye içeri girdi Kaan. “O daha benden yumruk yemedi, o yüzden öyle!”
Bir eliyle ağabeyime tutunmuş, destek alıyordu ama çok şükür ki sonunda evine yürüyerek girmişti. Asude de hemen diğer koluna girerken Kaan’ın bakışları yumuşamış, Asude’nin kıvırcık saçlarına ufak bir öpücük kondurmuştu.
“Evine hoş geldin.” dedim sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. Kaan’ın da gözlerinin dolduğunu görünce hemen arkamı dönüp içeri geçtim. Yeterince ağlamıştık, bizi yeterince hatta fazlasıyla ağlatmışlardı. En azından bugünlük gözümden o yaşları akıtmayacaktım. Bu kadarını da hak ediyordum.
Arkamı dönüp salona doğru ilerlediğimde hâlâ yüzümde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Kaan’ın eve kendi ayaklarıyla girmiş olması içimde tarif edemediğim bir huzur bırakmıştı. Daha bir hafta önce onu yoğun bakımın camının arkasında gördüğümde doktorların ağzından çıkacak tek bir cümleye bağlıydık. Şimdi ise birkaç metre ötede ağabeyime söyleniyor, annemle tartışıyor ve büyük ihtimalle odasına çıkar çıkmaz ilk iş ilaçlarından şikâyet ediyor olacaktı.
Aslında onun eve dönmesiyle birlikte herkesin biraz olsun rahatlayacağını düşünmüştüm ama yanılmıştım.
Bahçedeki korumaların sayısı hâlâ her zamankinden fazlaydı. Kapının önünde bekleyen beş adam, bahçede dolaşan diğerleri, girişteki kameraların sürekli kontrol edilmesi… Kaan’ın hastaneye kaldırılmasından sonra babamın aldığı önlemler neredeyse iki katına çıkmıştı. Eskiden bunların hiçbirini fark etmezdim. Çocukluğumdan beri hayatımızın bir parçası oldukları için normalleşmişlerdi ama son birkaç haftadır her silahlı adam, her kilitli kapı ve her yabancı bakış bana başka şeyler hatırlatıyordu.
Tehlikeyi, korkuyu… En kötüsü de bunların artık hayatımızın sıradan bir parçası hâline gelmiş olmasını.
“İrem.”
Annemin sesiyle düşüncelerimden sıyrılıp ona baktım. Elindeki kepçeyi hâlâ bırakmamış, mutfağın kapısında durmuş bana bakıyordu. Yüzündeki ifadeden düşüncelerimi ve endişelerimi tahmin ettiğini anlamam uzun sürmedi.
“Efendim anne?”
“Sen oturmayacak mısın?”
“Yengemi uyandırayım, Arya’yı da beşiğine yatırayım geliyorum.”
“Sen torunumu bana ver.” dedi Arya’yı kucaklarken. “Ben Elif’i de uyandırıp gelirim. Sen sofraya geç.”
Doktorun benim hakkımda söylediklerini bildiği için aklı sıra beni yormamaya çalışıyordu ama ben kendimi iyi hissediyordum. En azından iki adım atıp yeğenimi beşiğine yatıramayacak kadar kötü bir durum da değildim.
“Anne…” dedim bıkkınlıkla. “Ben iyiyim, halledebilirim.”
“İyi olman benim için bir şey anlam ifade etmiyor. Benim için hâlâ annesinin ona hiçbir zaman kıyamadığı, oradan oraya koşturan minik bir kız çocuğusun.”
Bir koluyla Arya’yı sıkıca tutarken boşta olan eli yanağımı okşadı.
“Eskiden bir öğün atlasan, birazcık geç uyusan hemen hasta olurdun. Şimdi günlerce uyumuyorsun, aklına geldiği zaman bir şeyler yiyorsun. Ona rağmen hasta olmuyorsun ama şuradakiler yüzünden…” eli yanağımdan başıma doğru kaydı. “Unutamadıkların, bana anlatamadıkların, düşünmeyi bırakamadıkların yüzünden hasta oluyorsun.”
Titrek bir nefes aldığımda gözlerimi gözlerinden kaçırmamak için kendimi zor tuttum. Böyle bir kadına kocasının yıllar önce onu aldattığı bir de yetmezmiş gibi o kadından bir çocuk yaptığı nasıl söylenirdi ki? Daha doğrusu bu kadar nahif ruhlu bir kadını bir insan nasıl aldatırdı?
“Bir şeyim yok, annem.” dedim zar zor. “İyiyim, Kaan için çok korktum ya… O gün ondan panik atak geçirdim ama merak etme, Devrim beni bir şekilde ikna etti. Psikoloğa randevu aldık.”
Annem yüzüme öyle bir bakıyordu ki sanki söylediklerimi tartıyormuş gibi değil de, söylemediklerimi anlamaya çalışıyor gibiydi. Evladını tanıyordu ve ne kadar saklamaya çalışırsam çalışayım, bazı şeyleri gözlerimden okuyabildiğini artık kabullenmiştim ve psikolog konusunda yalan söylemediğimi biliyordu. Devrim beni bir hafta boyunca ikna etmek için çok uğraşmış, adeta başımın etini yemişti! En sonunda sadece susması için kabul etmek zorunda kalmıştım. İnat etme konusunda gerçekten benimle yarışıyordu!
“İyi yapmışsınız.” dedi annem sonunda. “Ben de seninle o konu hakkında konuşacaktım ama Devrim benden önce davranmış. Yine konuşmak istersen eskisi gibi anne-kız kahvesi yapalım bir gün. Olur mu?”
“Olur tabii!” dedim heyecanla. Bizim anne-kız kahvelerimiz o kadar güzel oluyordu ki bu teklife asla hayır diyemezdim. “Yarın akşam yapalım, olur mu?”
“Tamam, yarın akşam senin odanın balkonuna misafirim o zaman.”
“Tabii ki Zehra Hanım, kahveleri bizzat ben yapıp getireceğim.”
“Şimdi git sofraya otur.” dedi saçlarımı okşarken. “Bu sefer güzel bir kahvaltı yap, tamam mı?”
Gülerek başımı salladım.
“Tamamdır, anlaştık!”
Annemin yüzündeki o hüzün sonunda biraz da olsun dağılmıştı. Yengemin yatak odasına doğru ilerlediğinde ben de sofraya geçmek için salondan ayrıldım. Koridordan geçerken Kaan’ın odasının kapısının önünde durdum. Kapısı kapalıydı. Bir an içeri girip girmemek arasında kaldım. Daha yeni eve gelmişti ve herkesin onu biraz rahat bırakması gerektiğini biliyordum ama hem onu görmeden de içim rahat etmeyecekti hem de kahvaltı yapması gerekiyordu.
Tam kapıya doğru bir adım atmıştım ki kapı açıldı. Kaan karşımda belirince bir an afalladım.
“Ne yapıyorsun burada?”
“Ben de sana aynısını soracaktım.”
“Ben odamdan çıkıyorum.”
“Tamam?” dedim sorgular bir şekilde.
“Sen kapımın önünde ne yapıyordun?”
Bir adım atıp koridora çıktı. Yürüyüşü hâlâ eskisi kadar rahat değildi. Bu yüzden ne olur ne olmaz diye koluna girdim ve beraber mutfağa doğru yol aldık.
“Seni kontrol etmek ve kahvaltıya götürmek için gelmiştim.”
“He…” dedi anladığını belli eden bir mırıltıyla. “Üzerimi değiştiriyordum. Hastane kokusu hep üzerime sinmişti.”
“İyi yapmışsın.”
“Nasıl gidiyor enişteyle?” diye sordu sitemli bir sesle. Anında gözlerimi devirdim.
“Artık şu muhabbeti kapatsak mı?”
“Kapatmak mı?” diye sordu öfkeyle. “Kimseye belli etmeden ne zaman buluştunuz da sevgili oldunuz? Ben Asude ile sevgili olduğumda babam hariç herkes biliyordu mübarek! Siz nasıl kar üstünde iz bırakmadan bu kadar ciddileştiniz?”
“Abartma istersen.” dedim tekrardan gözlerimi devirerek. “Sanki yıllardır senden gizli bir ilişki yaşıyoruz.”
“Ben de onu söylüyorum zaten. Yıllardır mı yaşıyorsunuz, ne zamandır yaşıyorsunuz onu da bilmiyorum.”
“Yıllardır yaşamıyoruz.”
“Ne zamandır yaşıyorsunuz? Kardeşine birazcık dedikodu versen ölmezsin!”
Kaan’ın yüzündeki meraklı ifadeyi görünce istemsizce güldüm. Daha birkaç dakika önce hastaneden çıkmış, yürürken hâlâ zorlanıyordu ama benim özel hayatımı sorgulamaya gelince sanki hiçbir yeri ağrımıyordu. Koluna biraz daha sıkı girdim ve yürümeye devam etmesini sağladım.
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Bilmiyorum işte.”
“İrem, insan ne zaman sevgili olduğunu bilmez mi?”
“Ne zaman sevgili olduğumuzu biliyorum kıt kafalı!” dedim kolunu çimdiklerken. “Ona ne zaman aşık olduğumu bilmiyorum sadece.”
Kaan başını iki yana sallarken yüzünde hâlâ inanmadığını belli eden bir ifade vardı. Tam mutfağın kapısına gelmiştik ki içeriden ağabeyimin sesi duyuldu.
“Ne zaman sevgili oldunuz?”
Devrim’i köşeye sıkıştırmış, hesap soruyordu! Kaan’ın yüzüne ise adeta aradığı müttefiki bulmuş olmanın mutluluğu yerleşmişti.
“Gördün mü?” dedi bana. “Tek merak eden ben değilmişim.”
Ağabeyim bizim geldiğimizi görünce hemen Kaan’ın sandalyesini geriye çekti. Kaan rahatça sandalyesine yerleştikten sonra asıl kavgamız başlamıştı. Ben Devrim’in yanına geçtiğimde ağabeyim de Kaan’da kollarını göğsünde birleştirmiş, yüzlerinde hiç de masum olmayan bir ifadeyle bizi süzüyorlardı.
“Ne zamandır?” diye sordu ağabeyim.
“Ne, ne zamandır?”
“Siz, ikiniz.”
Ben bıkkın bir şekilde dolarken Devrim son derece sakin bir şekilde sandalyesine oturmuş, sanki masada kendisi hakkında konuşulmuyormuş gibi önündeki çaya bakıyordu. Bu sakinliği bazen gerçekten sinir bozucuydu. Hele ki karşısında iki tane meraklı ve kıskanç erkek kardeşlerim varken hiçbir şey olmamış gibi davranabilmesi benim yerimde olsaydı çoktan pes edecek bir insanın sabrına sahip olduğunu gösteriyordu.
“Size ne!” diye sahte bir sinirle patladım ikisine de. Kaan hemen araya girdi.
“Ne demek bize ne? Ağabey, ne diyor bu?”
“Kaan, yemin ederim hastaneden yeni çıkmışsın demem seni döverim!” dedim ama elime gelen sofra bezini ona fırlatmak yerine ağabeyimin suratına fırlattım.
“Sen de ortalığı karıştırıp durma, canımı sıkıyorsunuz!”
Kaan dudaklarını büzüp arkasına yaslandı. Yarası yüzünden hareketleri hâlâ kısıtlıydı ama şu anki hâliyle hastanede yatan adamdan eser yoktu. Daha birkaç saat önce doktorun söylediklerini dinlerken uslu uslu başını sallayan kardeşim, eve gelir gelmez eski hâline dönmüştü. Ağabeyim ise gözlerini benden ayırmadan konuştu.
“En azından bu işin ne zaman ciddileştiğini anlatın da bilelim! Altını çiziyorum; kıskançlıktan değil, meraktan soruyorum.”
Bu kez cevap vermeden önce kısa bir süre düşündüm. Aslında verebileceğim çok fazla cevap yoktu. Çünkü Devrim’le aramızdaki şey bir günde başlamamıştı. Birbirimizi fark etmemiz, birbirimize alışmamız, şirkette ya da başka bir yerde karşılaştığımızda sanki birbirimizi yıllardır tanıyormuş gibi ettiğimiz sohbetler, onun yanındayken kendimi eskisi kadar savunmak zorunda hissetmemem… Bunların hiçbirinin net bir başlangıç tarihi yoktu ama Kaan vurulmadan önceki son birkaç günün cevabı vardı. Onu söylemeye de hiç niyetim yoktu.
“Yakın zamanda.” dedim sadece.
Kaan hemen öne doğru eğildi.
“Ne kadar yakın bir zaman? Bir hafta mı, bir ay mı, bir yıl mı?”
“Yakın zaman işte!”
“İrem, takvimde yakın zaman diye bir tarih yok.”
“Kes sesini!” dedim koluna hafif bir şamar indirirken. “Hem benimle doğru konuş, ben senin ablanım! Eskisi gibi abla diyeceksin. Geveze seni!”
“Ağabey, görüyor musun? Kardeşine nasıl davranıyor?”
Ağabeyim çayından bir yudum alıp hiç istifini bozmadı.
“Sen de bazen hak ediyorsun.”
Kaan birkaç saniye gözlerini kırpıştırarak ağabeyime baktı.
“Sen şimdi niye onun tarafındasın? Daha demin benim tarafımdaydın!”
“Çünkü iki dakikadır başımı ağrıtıyorsun.”
“Ben daha yeni geldim!”
“İki dakika da yettin.”
“Sen de kardeşimle uğraşmak için fırsat kollama!” dedim ağabeyime bebek havuçlardan birisini yerken. Şu an kim kimin tarafında iyice karışmıştı. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Kaan ise hiç oralı olmadan önündeki reçel kavanozuna uzandı. Canı yanar korkusuyla kavanozu elinden alıp kapağını tek hamlede açtım. Herkes şaşkınca yüzüme baktı.
“Senin gücün nereden geliyor?” diye sordu ağabeyim.
“Sinirden.”
“Belli.”
Reçel kavanozunu Kan’ın önüne koyduğumda ağabeyim bu kez Devrim’e doğru konuştu.
“Sana da sinirlenirse o an kafanı kırabilir. Hâlâ kardeşimle sevgili olmak konusunda emin misin?”
Masadaki herkes kahkahalarla gülerken sitemli bir şekilde ağabeyime baktım.
“Ağabey! Neden kardeşini iki dakikada satarsın ki? Hem sen niye gülüyorsun ya?” dedim Devrim’e bir hışımla döndüğümde. Teslim olurcasına ellerini kaldırıp gülmemek için boğazını temizledi.
“Tamamdır, gülmüyorum.”
“Bu daha şimdiden hanımcı olmuş.” dedi ağabeyim kıkırdayarak.
“Ne diye çocukla dalga geçiyorsun?” diye içeri havalı bir giriş yaptı yengem. “Sen de hanımcı değil misin?”
“Sultanım!” dedi ağabeyim hemen ve ayağa kalktı. “Günaydın karıcığım, sen ne dersen o!”
Ağabeyim yengemin sandalyesini çekerken geriye kalanlar gülmekten kırılıyordu. Kaan gülmekten ağrıyan karnını tutarak söze girdi.
“Hayatımda gördüğüm en iyi geri vites!”
Kaan’ın sözleriyle masadaki kahkahalar yeniden yükselirken mutfaktan annemin sesi geldi.
“Yeter artık!”
Hepimiz aynı anda kapıya döndük. Annem elinde çaydanlıkla kapının önünde durmuş, kaşlarını çatmış bize bakıyordu.
“Sabah sabah bütün evi ayağa kaldırdınız. Arya daha yeni uyudu, adam gibi kahvaltınızı yapın!”
“Anne, ben bir şey yapmadım.” dedi Kaan hemen savunmaya geçmeye çalışarak.
“Sen sus, sen de az değilsin.” dedi Asude gülerken. Bir taraftan da Kaan’ın tabağına salatalık ve domates koyuyordu. Kaan dudaklarını birbirine bastırıp önündeki tabağa döndü.
“Tamamdır, Asude Hanım.”
Annem masanın başına geçip hepimize tek tek baktı.
“Şimdi herkes yemeğini yiyecek. Kimse kimseyle uğraşmayacak. Kaan, sen de önündekini bitireceksin ve ilaçlarını içeceksin.”
Kaan çaresizce başını salladı.
“Peki anneciğim.”
Annem bu kez ağabeyime döndü.
“Sen de ortalığı kızıştırma! Kahvaltıdan sonra da git, kızınla ilgilen. Elif de biraz dinlensin.”
“Tamamdır anneciğim.” dedi ağabeyim de hemen.
“Sen de…” dedi annem Devrim’e bakarak “kızımı sakın üzme.”
Annemin imasıyla gözlerim dolarken gülümsedim. Devrim başını eğip gülümseyerek önündeki çaya baktı.
“Emredersiniz Zehra Hanım.”
“İrem, sen de artık şu sofraya bakıp bakıp durma. Yemek ye!”
“Tamam anne!”
Annem sonunda yerine oturduğunda masadaki herkes yavaş yavaş yeniden yemeğine döndü. Birkaç dakika önceki kahkahaların yerini çatal bıçak sesleri, çay bardaklarının birbirine hafifçe değmesi ve arada bir yükselen küçük konuşmalar almıştı.
Kaan, annemin tabağına koyduğu son lokmayı da isteksizce yerken Asude ona bir şeyler anlatıyor, yengem Arya’nın uyanıp uyanmadığını telsizden kontrol ediyor, ağabeyim de hiç belli etmeden Kaan’ın rahat oturup oturmadığını kontrol ediyordu. Devrim ise yanı başımda sessizce çayını içiyordu.
Pencereden içeri giren sabah güneşi masanın üzerine vuruyor, evin içinde uzun zamandır unuttuğum o tanıdık sıcaklığı yeniden hissettiriyordu. O an dışarıdaki korumaları, kilitli kapıları, hastane koridorlarını ve son haftalarda hayatımıza giren bütün korkuları düşünmek istemedim. Sadece önümde duran kahvaltıya, etrafımdaki insanlara ve kardeşimin yeniden bizimle aynı masada oturuyor oluşuna baktım.
Belki hayatımız bir gecede eskisi gibi olmayacaktı. Belki önümüzde hâlâ cevaplanmamış sorular, kapanmamış yaralar ve korkmamız gereken pek çok şey vardı ama o sabah, uzun zamandır ilk defa hiçbirimizin bir yere yetişmesi gerekmiyordu.
Kaan sonunda evindeydi. Annem sofranın başındaydı. Yengem yanımızdaydı, Arya birkaç odalık mesafede huzurla uyuyordu. Ağabeyim her zamanki gibi söyleniyor, Devrim ise arada bir bana bakıp gülümsüyordu ve ben; uzun zamandır ilk defa sadece evimde olduğumu hissediyordum.
***
Evet, hoş geldiniz!
Hadi yine şanslısınız o kadar olaylı bölümlerin ardından sakin bir bölüm yazdım ama özellikle yirminci bölüm ve sonrası için dikkatli olun derim.
Hepinizi öpüyorum! Sevdiklerinize Zehirli Miras’ı önermeyi unutmayın!
:)
