14. bölüm · ZEHİRLİ MİRAS

On Dördüncü Bölüm

İremsu Köksal

Selamlar herkese!
2 haftalık bir moladan sonra ben geldim! Sizi daha fazla bekletmeden bölümü atıyorum, gün içinde on beşinci bölümü de yazıp, düzenleyip yayınlayacağım.
Bu arada ufak bir uyarı; bu bölümde İrem’i yargılamayın olur mu 🥹 Yaşananlar kolay olmadığı için ufak bir hata yapacak çünkü 🫶🏻
Keyifli okumalar şimdiden ❤️
***
(İrem Kuzgun’un Anlatımıyla)
Kulaklarımdaki çınlamanın geçmesi için zorlukla yutkunurken etrafımdan gelen sesler ile başıma giren ağrı yüzünden inledim. Devrim’in, yengemin ve annemin seslerini duyuyordum ama bir türlü gözlerimi aralayamıyordum. Bana ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Sadece o son görüntüyü hatırlıyordum. Telefondaki o görüntüyü.Kardeşimin kanlar içindeki görüntüsünü.
Dağın tepesinden kayaların ve ağaçların olduğu yere atılmadan önceki son görüntüsünü.
Göğsüm yeniden sıkışmaya başladığında büyük bir korkuyla gözlerimi araladım.
“Kaan!” dedim nefes nefese. “Kaan! Kardeşim…”
“İrem, sakin ol!”
Yengem aceleyle konuşurken bir taraftan da gözyaşlarını siliyordu. Gözlerim odada gezinirken Devrim’in sesimi duyduğu gibi kapıdan içeri girdiğini gördüm.
“Devrim! Kaan, kardeşim…”
“Yavrum, sakin ol anneciğim.” dedi annem beni omuzlarımdan bastırıp sabit tutmaya çalışırken.
“İrem! Sakinleşmek zorundasın, doktor yeniden panik atak geçirmenin tehlikeli olduğunu söyledi!”
En sonunda Devrim, canımı yakmamaya çalışarak beni yatağa sabitlediğinde hareket etmeyi bırakmıştım ama bu sefer de kesik kesik nefes alışverişlerim duyuluyordu odada.
“Ne oldu kardeşime?”
Göğsümdeki ağrıya inat doğrulup sırtımı arkaya yasladım. Devrim’in elini yakaladım ve gözlerinin içine baktım.
“Kaan iyi mi?”
“İrem, doktor…”
“Kardeşim iyi mi?”
Devrim’in yüzündeki ifadeyi gördüğümde içimdeki korku daha da büyümüştü. Ellerim göğsüme doğru giderken tekrardan nefes alamadığımı hissettim. İçeriye doktorun girmesiyle Devrim, doktora yer açtı ama elimi bırakmadı.
“Merhabalar…” diye bir giriş yaptı kır saçlı doktor. “Kaan Kuzgun’un ameliyatı tamamlandı.”
Dudaklarımdan içli bir nefes dökülürken bir nebze de olsa rahatlamıştım. Çok şükür ki en azından hayattaydı.
“Durumu nasıl?” diye sordum hemen.
“Kurşunun yarattığı hasar yüzünden bir süre yoğun bakımda gözetim altında tutulacak.”
“Yoğun bakımda ne kadar kalacak?”
“Şu an için net bir şey söylemem ama ilk yirmi dört saat bizim çok kritik.”
Sadece başımı sallayabildim. Gözlerimden yaşlar yeniden akmaya başladığında Devrim’in elimi daha sıkı tuttuğunu hissettim. O kadar çok dağılmıştık ki ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum. Diğerlerinin de benden bir farkı yoktu. Annem sessiz sessiz odanın bir köşesinde ağlıyor, yengem onun sırtını sıvazlıyor ve destek olmaya çalışıyordu.
“Peki, onu görebilir miyim?” diyebildi annem en sonunda. Kaan’ın doktorunun yanındaki kızıl saçlı başka bir kadın doktor söze girdi.
“Birazdan, şartlar uygun olduğunda görmenize izin verilebilir ama…” doktor bana doğru döndü. “Sizin doktorunuz olarak şu an size izin veremem.”
“Ne demek izin veremem?”
“Yaşadığınız panik atağı ve olası riskleri konuşmamız gerekiyor.”
“Ben iyiyim!”
“Hayır, değilsin.”
Devrim’in bir anda konuya dahil olmasıyla kaşlarım çatıldı. Bakışlarımız denk düştüğünde gözlerinde gördüğüm öfke ve acı beni susturmaya yetti.
“O anki hâlini bir ben gördüm bir de yengen!” dedi bir eliyle yengemi gösterirken. Yengem kafasıyla dediklerini onaylarken konuşmaya devam etti.
“Alamadığın her nefeste kafayı yedim ben! Hastaneye yetişene kadar kaç yeri yumrukladım, kaç adamı hırpaladım, senin haberin var mı? O yüzden bana sakın ‘Ben iyiyim.’ nidaları atma!”
Gözlerim ister istemez elimi tutan eline kaydığında parmaklarındaki ve elinin üstündeki yara izlerini görmüştüm. Titrek bir nefes verdiğimde doktorum boğazını temizleyip dikkatleri üzerine çekti.
“Sizi acile getirdiklerinde asistan doktorlarımız bunu bir kalp krizi olarak düşündüler ama çok şükür ki kalbinizde kontrol altına almamız gereken bir rahatsızlığınız yok. Geçirdiğiniz şeyin yoğun stresten kaynaklı bir panik atak olduğunu düşünüyorum.”
“Panik atak mı? Daha önce hiç panik atak geçirmedim ama…”
“İlk defa yaşanıyor olması mümkün. Bazen geçmişten kalan travmalar ya da gün içinde başımıza gelen sarsıntılı bir olay, beyinde yanlış alarm mekanizmaları tetiklenebilir. Bu durumda ilaç tedavisinden önce bir ruh sağlığı uzmanıyla görüşmeniz sizin açınızdan daha sağlıklı olacaktır.”
“Psikologla mı?” diye sordum şok içinde doktora bakakalırken. “Ben gayet sağlıklıyım, bugün yaşananlar bugüne özeldi. Geçmişle bir ilgisi yok.”
“Tabii ki bu sadece benim fikrim. Değerlendirecek olan kişi sizsiniz fakat şunları söylemem de fayda olacaktır: Serumun etkisiyle her ne kadar şu an iyi hissediyor olsanız da kendinize dikkat etmeniz gerekiyor. En ufak bir kriz istemediğimiz olaylara sebebiyet verebilir. O yüzden kardeşinizi gördükten sonra lütfen odanıza geri dönüp siz de dinlenin. En azından bu geceliğine.”
“Tekrarlanma ihtimali var mı?” dedim zar zor. Kendimi o kadar kötü hissediyordum ki kendime mi üzülsem yoksa yoğun bakımda can çekişen kardeşim için mi üzülsem bilemiyordum.
“Özellikle yaşadığınız yoğun stres devam ederse benzer bir tablo yeniden ortaya çıkabilir. Bu nedenle bir ruh sağlığı uzmanıyla görüşmenizi gerçekten öneriyorum.”
Doktorlar birkaç bir şey daha söyledikten sonra odadan ayrılmış, kapıyı da kapatmışlardı. Boşluğa bakarken hiçbir şey düşünemiyordum, konuşamıyordum, hareket edemiyordum. Halbuki sormak istediğim bir sürü soru vardı. Kardeşime bunu kim yapmıştı, onu oradan kim kurtarmıştı, gözlerini açabilecek miydi, tekrar eski sağlığına kavuşabilecek miydi? Türlü türlü sorular aklımdan geçerken tekrardan paniklediğimi ve korktuğumu hissettim. Zar zor nefes alırken bu sefer gözyaşlarıma engel olamamıştım.
“Yavrum…” dedi annem yatağa, yanıma otururken.
“Anne… Kardeşim…” diyebildim sadece. Annem beni kollarının arasına alırken bir elim hâlâ Devrim’in elini tutuyordu.
“Geçecek annem, bu da geçecek. Ağlama, gözyaşına kurban olurum senin.”
Salya sümük, sanki bir çocukmuş gibi annemin göğsünde ağladıktan sonra kendime geldiğimde hâlâ yeterince iyi değildim ama uzaktan da olsa kardeşimi görmek istediğim için ayağa kalkmaya çalıştım.
“Nereye gidiyorsun?” dedi Devrim kaşları çatık bir şekilde. Dengemi kaybetme ihtimaline karşı kollarımdan tutmuştu.
“Kardeşimi göreceğim.”
“İrem…”
“Doktor kardeşini gördükten sonra dinlenebilirsin, dedi. Uzaktan da olsa onu görüp geri döneceğim, söz.”
Bir süre söylediklerimi kafasında tarttı, ardından kabul etmek zorunda kaldı çünkü geri adım atmayacağımı en iyi o biliyordu. Hastane terliklerimi giydikten sonra benim için uzattığı koluna tutundum. Yengem ve annem arkamızdan gelirken konuştuklarımızı sadece ikimiz duyuyorduk.
“Başın dönüyor mu?”
“Hayır.”
“Kendini kötü hissedersen söyle.”
“İyiyim Devrim.”
“Bir daha iyiyim dersen seni kucağıma alıp götüreceğim.”
Bu hâlde bile beni güldürebildiği için tebessüm ettim.
“Delisin.”
“Senin yanında normal kalabilmek mümkün mü?”
“Neyim varmış benim?”
“Bir de soruyor ya.”
Kıkırdayıp koluna ufak bir şamar geçirdim. Gözlerini devirdiği sırada önüme dönüp adımlarımı daha sağlam atmaya çalıştım. Her ne kadar iyi olduğumu söylesem de dizlerimin titremesinden, ayaklarımın boşluğa basıyormuşum gibi hissettirmesinden bedenimin hâlâ güçsüz olduğunu anlayabiliyordum. En sonunda yoğun bakım kapısının önüne vardığımızda ağabeyim ve bir kamyon dolusu korumayla karşılaştık.
“İrem… Allah aşkına senin ayakta ne işin var?”
Ağabeyim söylenerek bana sarılırken Devrim ile kol kola olduğumuzu gördüğü için ona da ters bir bakış atmıştı. Büyük ihtimalle herkese ilişkimizi öğrenmiş, öğrenmemiş olsalar bile bir şeyler tahmin etmeye başlamışlardı ama içinde bulunduğumuz durumun ciddiyetinden dolayı kimse tek bir kelime bile etmiyordu.
Vücudumdaki titremelere inat ağabeyime sıkıca sarıldım. Ardından herkesi arkamda bırakıp yoğun bakımın camına doğru birkaç adım attım. Gözlerim kardeşimin bedeniyle denk düştüğünde son anda duvara tutundum. Devrim yine tam zamanında omuzlarımdan yakalamıştı ama acı içinde inlememe engel olamadım.
“Ablam…”
Bir an onu tanıyamadım. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Belki de yanılıyordum. Belki de o yatakta yatan kişi Kaan değildi. Öyle olmasını tüm kalbimle diledim. Çünkü benim kardeşim bu kadar güçsüz görünmezdi. Benim kardeşim her zaman dimdik dururdu. Heybetiyle masadaki ağırlığını korurdu ama şimdi hiç olmadığı kadar çelimsiz görünüyordu. İstemsizce bir elimi camın üzerine koydum. Beyaz çarşafların arasında yüzü her zamankinden çok daha solgun görünüyordu. Göğsüne ve kollarına bağlanan kablolar, serumlar ve başucundaki cihazlar tekrardan gözlerimi doldurdu. Bir şeyler söylemek istedim, benim burada olduğumu hissetsin, yalnız olmadığını bilsin istedim ama yüreğimden geçen hiçbir kelime dudaklarımın arasından çıkmadı.
Tam o sırada duyduğum sesle kan beynime sıçradı. Tüm dengelerim alt üst olurken arkamı döndüğümde gördüğüm yüzle karşımdaki kişiye nasıl baktıysam Devrim hemen önüme geçmişti.
“İrem, sakın…”
“Kaan nasıl? İyi mi?” diyordu ağabeyime, bahsettiğim kişi. Devrim’i es geçip tam karşısında durduğumda omzundan itekledim.
“Sen hangi yüzle buradasın?” diye sordum sesimdeki tehdit onun ürkmesine neden olurken.
“İrem abla…”
“Onu ben getirdim.” dedi arkadan bir ses. Baran’ı gördüğümde ise son kuvvetimle ona doğru atılıp suratına tokatı geçirdim.
“Sen kimsin de Bolatlar’dan birini buraya getirme hakkını kendinde buluyorsun?”
Baran şaşırtıcı bir şekilde tokatımı sineye çekerken yanındaki kadın aynı tepkiyi göstermedi. Öfkeyle bir adım öne çıktı. Kadının ela gözleri çakmak çakmak yanarken ilk kez yüzünü doğru düzgün inceleyebildim. Omuzlarına kadar inen koyu kahverengi saçları geriye doğru savrulmuştu. Keskin yüz hatları ve belirgin çene çizgisi, ona olduğundan daha sert bir ifade veriyordu. İnce yapılıydı ama narin görünmüyordu. Dik duruşu ile üzerindeki siyah gömleğin kollarını dirseklerine kadar sıvamış olması bile kendisinden fazlasıyla emin olduğunu gösteriyordu. Yüzünde tek bir korku belirtisi yoktu.
“Acını anlıyorum ama bir daha sevgilime el kaldırırsan sessiz kalmam.”
“Bade…” dedi Baran sadece ve sevgilisini kolundan tutup hafifçe geriye çekti.Kaşlarım havalanırken duyduklarımla gülmek ve ağlamak arasında gidip gelmiştim. Bu kadın Baran’ın sevgilisi miydi? Utanmadan hem sevgilisini hem de Asude’yi buraya mı getirmişti? Öfkem daha da harlanırken kadının bana doğru uzattığı işaret parmağını geriye doğru itip sinirden ufak bir kahkaha attım.
“Siz kimsiniz?” diye sordum üçüne de. “Utanmadan nasıl buraya kadar gelebildiniz? Hadi siz utanmadınız, o kadar adamımız niye bunların içeriye girmesine izin veriyor ağabey?”
Öfkeyle ağabeyime bağırırken hemşireler beni sessiz olmam gerektiği konusunda uyarıyordu ama tamamen gözüm dönmüştü.
“Bana cevap verin ya! Sizin bu adamlarınız ne halta yarıyor?”
Devrim’e ve ağabeyime hesap sorarken en sonunda bakışlarım tekrardan Asude’ye düştü. Pişman olacağımı bile bile öfkeyle hareket ettim.
“Nerede o babanla ağabeyin?” dedim saçlarını elime dolarken. Yara bere içindeki yüzü acıyla kasılırken bağırmamak için dudaklarını birbirine bastırmıştı.
“Neredeler?” diye yükseldim bu sefer. “Kardeşimi bir canıyla sınamadığınız kalmıştı! Ben bittim, ağabeyim bitti, sıra Kaan’a mı geldi?”
“İrem!”
Devrim çevik bir hareketle beni geri çekerken bu sefer de ağabeyim sesini yükseltti.
“Pişman olacağın şeyler yapıyorsun!” dedi Asude’nin önünde, bana karşı dikilirken ama ben hiçbirini duymuyordum. Tek odaklandığım kişi Asude’ydi ve Asude’nin de korkuyla izlediği tek kişi bendim.
“Ayrılacaksınız!” diye tekrardan çıldırdım. “Kardeşimin peşini bırakacaksın!”
Asude’nin yüzündeki ifade değişti.
“İrem abla…”
“Sus!”
“Ben, Kaan’ı bırakmayacağım!”Bana karşı sesini yükseltmesini beklemediğim için birkaç geri adım attım. Sesi titriyordu ama gözlerindeki kararlılık ilk kez bu kadar netti.
“Ne olursa olsun…” dedi ağlarken. “Onu bırakmayacağım. Kaan’ın benim için yapmadığı hiçbir şey kalmadı, o bu hâldeyken yanında olmalıyım. Yalvarıyorum, benden onu bırakmamı isteme.”
“Sen…”
Üzerine doğru bir adım atmak istedim ama arada ağabeyim vardı. Devrim’in ise bir anda belimden tutup geriye çekmesi canına tak ettiğinin göstergesiydi.
“İrem, yeter artık! Yeter!”
“Bırak beni!”
“İrem!”
“Bırak beni, dedim!”
“Etrafına bak!” diye kükredi bir anda kolumdan tutup beni kendisine çevirirken. “Burası bir hastane! Kaan’ın birkaç metre ötede yaşam mücadelesi verdiği yerde sen ne yapıyorsun?”
“Bu kadının ailesi yüzünden kardeşim yaşam mücadelesi veriyor!”
“Kendi ağzınla söylüyorsun ‘Bu kadının ailesi yüzünden!’ diye, o zaman ona neden yükleniyorsun?”
Söyledikleri karşısında ağzım açık kalırken onu göğsünden itekledim.
“Sen de mi onu savunuyorsun? Ben anlamadım zaten, Bolatlar’dan hesap sorulması gerekirken herkes geçmiş karşıma benden hesap soruyor! Benim size bu adamlarınızın ne halta yaradığının hesabını sormam gerekirken siz gelmişsiniz bana hesap soruyorsunuz!”
“Çünkü sen yanlış kişiden hesap soruyorsun!”
“Bırak kolumu ya!”
Kolumu Devrim’den kurtarıp merdivenlere yönelmeye çalıştım ama bu sefer de Baran’ın sevgilisi önüme durdu.
“İçeride canıyla cebelleşen kardeşin var ya…” dedi parmağıyla yoğun bakım kapısını gösterirken. “Bilincini kaybetmeden birkaç saniye önce Asude ablama emanet, dedi. Kardeşinin emanetine böyle mi sahip çıkıyorsun?”
Duyduklarımla burada daha fazla kalamayacağımı anlamış; nereye gittiğimi bile düşünmeden, vücudumun hâlâ beni taşıyabilecek kadar gücü olup olmadığını umursamadan aşağı inmeye başladım. En sonunda zemin kata vardığımda arkadan Devrim’in sesini duymama rağmen durmadım ve bahçeye çıktım. Üzerimde hastane önlüğüm olduğu için soğuk havadan dolayı irkilmiştim.
“İrem, içeri geçer misin? Hava buz gibi!”
Devrim anında yanımda bitmiş, ceketini omuzlarıma örtmüştü. Kollarıyla beni sarıp sarmalamak istediğinde ondan kurtulup tekrardan bağırdım.
“Bırak beni! Bırak! Dokunma bana, sakın beni teselli de etme! Git, o Asude’yi teselli et sen!”
Boynunu sağa yatırıp bana yalvarırcasına bakarken ellerini uzatıp titreyen bedenime dokunmak istedi.
“Sen bu hâldeyken seni nasıl bırakırım?”
“Kes! Kes… Kimseye inanmıyorum artık, gidin başımdan!”
Ellerim boğazıma giderken yine nefes alamadığımı hissettim. Başımın dönmesiyle sendelerken Devrim bu sefer yakaladı beni. Banklardan birine oturtup sıkıca sarıldı. Göğsünde beni herkesten saklarken ben sadece ağlıyor ve dilim döndüğünce konuşmaya çalışıyordum.
“Devrim, ya Kaan’a bir şey olursa?”
“Şşş…” dedi anında. “Öyle bir şey olmayacak, iyileşecek.”
“Özür dilerim.” dedim gözlerine bakmaya çalışırken. “Yemin ederim bana ne olduğunu anlamadım. Kardeşim öleceğini düşünüp onu bana emanet etmiş ama ben öfkeme yenik düştüm. İlk defa böyle oluyor Devrim. Kendimden korkmaya başladım.”
“Tamam, tamam güzelim. Düşünme şimdi bunları, daha sonra Asude ile konuşursun. Tamam mı? Sakinleşmeye çalış, derin derin nefes al. Söz veriyorum, her şey düzelecek.”
Saçlarıma defalarca öpücüklerini kondururken tek yaptığım şey başımı göğsüne yaslamak ve kalbinin ritmini dinlemekti. Gözyaşlarım yavaş yavaş tükenirken gözlerim de ağırlaşmaya başladı.
Yaşadığım vicdan azabı beni içten içe yiyip bitiriyordu. Hem Kaan için korkuyor hem Asude’ye yaptıklarım için kendime öfkeleniyordum. Kontrolümü bu kadar kaybetmiş olmam bana yabancıydı. Sanki o hastane koridorunda öfkeyle bağıran, Asude’nin saçlarını kavrayan kişi ben değildim.
İlk defa kendimden bu kadar çok korkmuştum.
Ne yapacağımı, ne hissedeceğimi, ne söyleyeceğimi, Asude’ye kendimi nasıl affettireceğimi bilmiyordum.Sadece kısa bir süreliğine her şeyi bırakmak istiyordum. Güçlü olmak zorunda kalmadan, herkesi düşünmeden, hiçbir şeyi çözmeye çalışmadan kendimi birisine emanet etmek istiyordum.
Devrim’in kalbinin düzenli atışlarını dinlerken, sanırım o kişiyi çoktan bulduğumu anladım.
***
Eveettt, yorumlarınızı alayım 🫶🏻
On beşinci bölümü gün içerisinde yükleyeceğim. Onu altıncı bölüm de inşallah cuma günü aynı saatimizde gelecek. Sizi kocaman öpüyorum!