ZEHİRLİ MİRAS kitap kapağı

5. bölüm / 17

ZEHİRLİ MİRAS

Beşinci Bölüm

Vaveyla Yazarı: İremsu Köksal

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: Beşinci Bölüm

Selamlar tekrardan, nasılsınız?
Yeni bir bölümle daha beraberiz, lütfen satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın 🌸
Kitabıma şans verdiğiniz için teşekkür ederim, sevdiklerinize ve tanıdıklarınıza Zehirli Miras'ı önermeyi unutmayın 🩵
Keyifli okumalar diliyorum 🍀
***
(Yazarın Anlatımıyla)
Depo, zamanın unuttuğu bir yerdeydi.
Duvarlardaki çatlaklardan sızan nem, ortama keskin bir pas kokusu yayıyordu. Tavandaki eski ampul, her an sönecekmiş gibi titreyerek yanıyor, ışığıyla zeminde kırık gölgeler oluşturuyordu. İçeride hava soğuk ama ağırdı, nefes almak bile yorucuydu.
O deponun ortasında elleri ve ayakları bağlanmış, sandalyede yarı açık yarı kapalı gözlerle uyuklayan Baran oturuyordu. Yüzü Araf Kuzgun tarafından güzelce dağıtılmıştı. Bir çift şişmiş göz, patlatılmaktan beter edilmiş dudak, kırılmış bir burun ve daha fazlası... Yüzünün her tarafından kanlar süzülüyor olmasına rağmen hâlâ sırıtıyordu ve bu Araf Kuzgun'u deli ediyordu. İçi içini yiyordu ama dışarıdan yine hiçbir şeyi belli etmiyordu. Yüzü ifadesizdi.
İrem Kuzgun'un silahla vurduğu sağ ve sol omzundaki kurşunlar ise çıkarılmış, bandajlanmıştı ama defalarca Kaan Kuzgun tarafından kanatılmıştı.
"Beni daha ne kadar burada tutacaksınız?" diye sordu Baran ağzına gelen kanı tükürdüğü sırada.
"Sen buradan canlı çıkabileceğini mi sanıyorsun?"
Kaan'ın sözü üzerine, Baran'ın saçlarından tutup kafasını geriye doğru eğmesi ve bir de o şekilde yumruğunu suratına yapıştırması bir olmuştu. Baran acı içinde inlemiş, sandalyeyle birlikte kafasının üzerine düşmüştü. Kaan ise bir türlü öfkesini atamıyordu, ablasının bileklerindeki sargıları hatırladıkça bu adamı daha çok dövüyordu ama yine de tam olarak rahatladığını hissetmiyordu. En sonunda birkaç kez yerde sertçe tekmeledikten sonra Baran'ın saçlarını tekrar tuttu.
"Böyle mi tuttun saçlarını?" diye fısıldadı dişlerinin arasından.
"Söyle!"
Baran'dan ses çıkmazken Kaan saçlarını bırakıp Baran'ın iplerle bağlanmış ellerini yakalamıştı.
"Bu elinle mi dokundun ona?"
Baran kahkahalarla gülmeye devam ederken bir anda kahkahaları yarıda kesilmişti.
Çünkü o an depoyu dolduran ses... Baran'ın kırılan parmaklarının sesiydi.
Ardından gelen acı dolu haykırışlar birkaç dakikanın ardından yerini inlemelere ve iç çekişlere bırakmıştı.
Kaan ağabeyinin yanına geçtiğinde artık zamanın geldiğini anlamıştı Araf. Adamlarına doğru dönüp kafasıyla Baran'ı gösterdi. Adamlar saniyeler içerisinde Baran'ı yerden kaldırıp tekrar sandalyenin üzerine oturttular ve Araf Kuzgun silahını kaldırıp Baran'ın alnına dayadı.
"Yolun sonuna geldin." dedi Araf, Baran'ın onun gözlerine benzeyen gözlerinin içine bakarken. Baran sadece tebessüm etti. İlk defa gerçek yüzünü, maskesi olmadan Araf'a sergiliyordu.
"Yap." dedi Baran acıyla. Gözlerini kapatmış, ölümünü bekliyordu.
"Yap! Yoksa her şey daha da kötü olacak!"
Araf ise bunun bir manipülasyon olup olmadığını düşünüyor, kardeşi olan bu adamın canına nasıl kıyacağını düşünüyordu. Yapacağı işten vazgeçmemek için silahı daha sıkı tuttu, derin bir nefes verdi.
"Bitir artık şu işi!" dedi Kaan öfkeyle fısıldarken. Bir taraftan da dışarıdaki adamları kontrol ediyordu.
"Bu kadar uzamasının bir anlamı yok." dedi ardından, Araf cevap vermedi.
"Bu adam kız kardeşimi alıkoydu." diye tekrar etti içinden defalarca. Çünkü ancak böyle kendine gelebilirdi, ailesini bir beladan kurtarabilirdi. En sonunda hırsı ve öfkesi gözlerini tekrardan bürümüşken tam tetiği çekecekti ki o sırada başka bir silah sesi duyuldu.
Ardından bir "Ah!" sesi.
Vurulan kişi planlanıldığı gibi Baran değil, Araf'tı.
Hissettiği acının ardından omzundan süzülen kan gömleğine bulaşırken silah da ellerinden kayıp düşmüştü. Kaan refleksle öne atılmış, silahını çoktan eline almıştı. O sırada deponun içine doluşan adamlar ile kimse ne yapacağını anlayamadı.
Herkes apar topar bir yerlere saklanıp silahlarını çıkartana kadar çoktan çatışma başlamıştı hatta Kuzgunlar'ın birkaç adamı yerde kanlar içerisinde yatıyordu. Kaan kafasını sıyıran kurşunun rüzgarını hissettiğinde neyse ki geç olmadan ağabeyini kolilerin arkasına çekmişti. Üzerindeki ceketini çıkarıp ağabeyinin omzuna bastırdı. Araf acıyla inlerken bi taraftan da yerden aldığı silahla adamlara doğru ateş ediyordu. Yaralı hâliyle bile hâlâ kardeşini korumaya çalışıyordu.
O sırada içeri atılan sis bombasıyla göz gözü görmezken Araf adamlara doğru bağırdı.
"Baran'ı çıkartmalarına izin vermeyin!"
Adamların hiçbirinden cevap gelmezken depoyu dolduran tek şey acı içinde inlemeler ya da kesik nefeslerdi. Araf kısa bir küfür savurdu. Herkes ya yaralanmıştı ya da ölmüştü.
Tam o sırada demir kapının sesini duydular ve Kaan, o sisin arasında Baran'ın iki tane adamın kollarında dışarı çıkarıldığını gördü. İsabet ettirme ihtimali çok düşüktü ama o an tek bir şey yaptı.
Babasının öğrettiği gibi nişan aldı, gözünü kırpmadan ateş etti. Kurşun Baran'ın boğazını sıyırıp geçerken Baran, boğazından akan kanla adamların kollarının arasına bayılmıştı. Yine de durmadı adamlar, hızlıca Baran'ı oradan çıkarttılar ve depoya kasvetli bir sessizlik çöktü.
Kaan hâlâ bilmiyordu, yaraladığı kişinin ağabeyi olduğunu.
Öfkeyle kolilere tekme savurduğu sırada öfkesi kendineydi, öfkesi elinde tuttuğu silahaydı.
"Bir işi de düzgün yap!" diye kızdı kendi kendine aynı küçükken babasının ona bağırdığı gibi.
"Kaan!" dedi ağabeyi. "Sakinleş!"
Kaan öfkesini yutup abisinin yanına ilerledi ve ona destek vererek depodan dışarı çıkardı. Geriye kalan birkaç adam ise yaralı olanlarla ilgilenmeye başlamışlardı. Ortalık mahşer yeri gibiydi; her taraf kan, her taraf çamur... Kaan hızlıca babasını arayıp durumu izah etmiş, buraya daha fazla adam yollamasını söylemişti. Ardından babasının öfkeli sesini dinlemeden telefonu yüzüne kapatmış ve ağabeyine dönmüştü.
Araf Kuzgun'un yüzü yine ifadesizdi. Aklında tek bir soru vardı: Baran'a kim yardım etmişti?
Masada Baran'ın arasının iyi olduğu tek bir insan bile yoktu. Baran gibi bir insan için de bu işi parayla yapacak insan da olamazdı! Zira karşı tarafın adamlarının çoğu da yerde hareketsiz bir şekilde yatıyordu. Kısacası eğer çok kalabalık gelmeselerdi, Baran'ı buradan kolay kolay çıkartamazlardı. Bunu kim yaptıysa gerçekten Baran'a önem veriyor olmalıydı ya da Baran'ın ona bir konuda lazım olması gerekiyordu. Araf artık şundan emindi: Bu iş, sandığından daha büyüktü.
(Bir Hafta Sonra, İrem Kuzgun'un Anlatımıyla)
Yaşananların üzerinden geçen bir hafta nedense fırtına öncesi sessizlik gibi geliyordu insana. Devrim Bey ile karşılaşmamızdan sonra ameliyata girip çıkmış ve akşamında eve dönmüştüm. Gece yarısı duyduğum gürültüyle ise yatağımdan fırlamış, önce yengemi kontrol etmiştim. Sessizce uyuduğunu gördüğümde içime az da olsa su serpilmişti ama asıl kıyametin aşağıda olduğundan hâlâ bir haberdim.
Annemle koşarak aşağı indiğimizde ağabeyimin koltukta uzandığını ve omzunun kanlar içinde olduğunu görmüştüm. O hâline rağmen ama hâlâ "Elif'i uyandırmayın." diye sayıklıyordu. Annem, yengemin doktorunu uyandırmak için odasına koşarken ellerim otomatik olarak hareket etmeye başlamıştı.
Doktor yanımıza gelene kadar yarasına yapabildiğim kadar tampon yapmıştım. Doktor anlamaz gözlerle bize bakarken hiçbirimizin açıklama yapacak zamanı yoktu. Zaten açıklamaya da gerek yoktu.
O an tek gerekli olan şey reflekslerimiz ve bilgilerimizdi!
Yaklaşık on beş dakika boyunca bir kadın doğum uzmanı ya da bir diş hekimi olarak değil, sadece bir hayatı kurtarmaya çalışan iki insan olarak uğraşmıştık.
Sonunda da kurşunu çıkarmıştık.
Kadın doğum doktoru hâlâ neler olduğunu sorgularken dikişleri atmış, o sırada ben de sargı bezlerini ve bandajları hazırlamıştım. Yarayı kapattıktan sonra ise elimin tersiyle alnımdaki teri silmiş ve dizlerimin bağı çözülmüştü, yere çöktüğümü hatırlıyordum.
Olanları az çok tahmin edebiliyordum ama emin olmak için ağabeyimin gözlerinin içine bakmıştım. Annem görmeden ağzımı oynatarak "Kurtuldu mu?" diye sormuştum.
"Kurtulmadı, kurtarıldı." demişti o da fısıltıyla.
Bugün tam olarak bir hafta geçmişti o gecenin üzerinden. Hastanede, odamdaydım. Ameliyat saatimin gelmesini bekliyordum. Önümdeki kahve çoktan soğumuştu ve ben bir yudum bile almamıştım daha. Dakikalar geçmek bilmezken derin bir nefes verip sandalyemden kalktım ve aynamın karşısına geçip saçlarımı düzelttim. Zira halletmem gereken bir mesele daha vardı.
Üzerimde beyaz boğazlı kazağım; altımda yeşil, uzun, hafif yırtmaçlı eteğim ve ayaklarımda uzun topuklu botlarım vardı. Saçlarımı hafif dalgalı bırakmış, perçemlerimi her zamanki gibi şekillendirmiştim. Makyaj olarak ise sadece göz altlarımı kapatmış ve gözlerimin maviliği ortaya çıksın diye sade bir göz makyajı yapmıştım. Fena durmuyordum sanırım.
Saatimi kontrol ettikten sonra hastaneye gelirken aldığım beyaz orkideleri kucağıma aldım ve odamdan çıktım. Topuklu botlarımın sesi koridorda yankılanırken asansöre bindim ve onuncu katın düğmesine bastım. Evet, doğru anladınız. Sevgili Beyefendi'nin annesini ziyarete gidiyorum!
Hemşireden ve kat asistanlarından öğrendiğime göre annesinin yanında çoğu zaman kız kardeşi ya da erkek kardeşi kalıyordu ama haftada iki kez kesin olmak şartıyla Sevgili Beyefendi de annesini ziyarete geliyor ve bazen kardeşlerini eve gönderip annesinin yanında o kalıyordu. Ayrıca kapının önünde muhakkak iki tane koruma duruyordu.
Daha şimdiden gümbür gümbür atan kalbim yüzünden olduğum yerde durduk yere tökezlediğim sırada sinirle kendi kendime söylendim! Ya bugün annesinin yanında o varsa; ya heyecandan saçmalarsam? O kadar çok endişeliydim ki bir ara asansörü durdurup inmeyi bile düşünmüştüm ama çoktan onuncu kata varmıştım.
Ben normalde bu kadar düşünen ve arada kalan bir insan değildim. Bu adam gerçekten beni değiştiriyordu, sadece ona karşı.
Tedirgin ama sert bir adımla asansörden indim. Son kez derin bir nefes alıp başımı dik tuttum ve 1008 numaralı odaya doğru yürüdüm. Kapıda duran iki adama açıklama yapmak için ağzımı açığım sırada yanlarında duran adamın söylediğiyle şaşırmıştım.
"Hoş geldiniz İrem Hanım."
Bu adamı Sevgili Beyefendi'nin yanında hep görüyordum. Sanırım en güvendiği adamı oydu.
"Merhaba..." dedim gerginliğimi belli etmemeye çalışarak.
"Ben Hakan, çok kez karşılaştık ama bir türlü tanışamadık. Geldiğinizi Devrim Bey'ime hemen haber vereyim."
Hakan kapıyı tıklatıp bir süre bekledi, içeriden "Girin!" sesini duyduğunda kapıyı araladı ve içeriye doğru bir şeyler söyledi. Önce sert adımlarını duydum, ardından o an aramızdaki tek engel olan kapı tamamen açıldı.
Siyah boğazlı kazağı, siyah pantolonu, siyah ceketi ve yeni yeni çıkmaya başlamış sakallarıyla nefes kesici bir şekilde karşımda duruyordu. Koyu kahverengi saçlarını geriye doğru taramış, bir o kadar şaşkın bir o kadar da sanki burada olmamdan memnun olmuş gibi bana bakıyordu.
"Hoş geldiniz, buyurun lütfen..."
Çekingen ama kendimden emin bir şekilde içeri girdim ve kapıyı kapattım.
"Müsaittiniz değil mi?"
"Evet evet... Nasılsınız?"
Gülümsedim ve heyecanımın az da olsa geçtiğini fark ettim.
"İyiyim, siz nasılsınız?"
"Her zamanki gibi..." dedi kaçamak bir cevap verirken. Gözlerim bir süre üzerinde oyalandı. Sanki bugün ekstra gergindi, bir şeyler olmuştu sanırım.
Ya da bir şeyler mi olacaktı?
Tekrardan gülümseyip birkaç adım daha attım ve annesini gördüm.
Oğlu gibi kahverengi saçları vardı eskiden, şimdi ise kemoterapi yüzünden bütün saçları dökülmüştü. Gözlerinin altları çökmüş, cildi inanılmaz derecede kurumuştu. Gözlerindeki o ışık ise hâlâ yerli yerinde duruyor, gülümseyerek bakıyordu bana.
"Ah, hoş geldin kızım!" dedi içten sesiyle. Gülümseyip yanına doğru yürüdüm ve önce çiçekleri uzattım.
"Çok geçmiş olsun Melek Hanım. İlk duyduğumda gelmek istedim ama o gün acilen ameliyata girmem gerekiyordu. Sonra da bazı istenmeyen durumlar yaşandı, bir türlü size vakit ayırıp da gelemedim." dedim hüzünlü çıkan sesimi engelleyemeden. O ise gülerek çiçekleri kokladı ve kenara koyması için oğluna uzattı.
"Aman ne olacak kızım, buradasın ya şimdi! O yeter bana. Gel de sarılayım sana şöyle, özledim valla!"
Gülerek beni kendine çektiği sırada ben de güldüm ve sıkıca sarıldım ona. Kollarındaki sıcaklık içimi öyle bir doldurdu ki sanki bir anlığına zaman durmuş gibi hissettim.
Ardından beni yatağın kenarına yanına oturttu, sanki hiçbir şey olmamış gibi havadan sudan konuşmaya başladı. Önce annemleri sordu, daha sonra yengemi ve bebeği sordu. Bir süre daha aileler hakkında konuştuktan sonra beni ve işimi sordu. Mesleğimden mutlu olup olmadığımı, kızının da bu sene üniversite sınavına hazırlandığını ama ne okumak istediğini bilmediğinden bahsetti.
"Yani evet..." dedim sorduğu soruya karşılık. "Okurken biraz sıkıntı çektim çünkü ilk sene gerçekten çok zordu. İki-üç seneden sonra stajlara başladığımız zaman zevk almaya başlamıştım. Cerrahi alanda bir hocamız vardı, aşırı iyi bir profesördü. Biraz da onun sayesinde aslında ağız ve çene cerrahisi yazmıştım sınavdan sonra. Çalışmayı da seviyorum, bir de ameliyathanedeyken kaçırılma olasılığım baya düşük!" dedim ve boşboğazlık yaptığımı düşündüm ama Melek Hanım büyük bir kahkaha atmıştı. Göz ucuyla Devrim'e baktığımda onun da hafif tebessüm ettiğini görmüştüm.
Ardından ufak bir sessizlik olmuştu. Melek Hanım'ın esnediğini gördüğümde ise yorulduğunu anlamıştım. Büyük ihtimalle ilaçların etkisinden dolayı çabuk yoruluyordu. Onu daha fazla yormamak adına ayaklandığım sırada elimi tuttu.
"Nereye gidiyorsun? Otur biraz daha! Uzun zaman sonra kendimi çok iyi hissediyorum, biraz daha kal."
Sözlerine içten bir şekilde tebessüm edip yanına geri oturdum. Aniden sorduğu soruyla ise kıpkırmızı olduğuma emindim.
"Ee, evlilik falan düşünmüyor musun?"
Bu soru üzerine Devrim'in telefonunu kenara koyması dikkatimden kaçmamıştı.
"Yani... Şu anlık yok gibi." dedim gözlerimi onlardan kaçırırken. Melek Hanım ise asıl vurucu darbeyi sonra yapmıştı.
"Eh, bizim oğlanda da şu anlık yok gibi."
Devrim boğazını temizleyip annesinin gözlerinin içine bakarken çenesinin kasıldığını fark etmiştim. Biz göz göze geldiğimizde ise gözlerindeki o uyarıcı ifade anında kayboldu. Tabii ki gözlerini ilk kaçıran yine ben olmuştum. Telefonum da tam zamanında çalmaya başlamıştı!
"Çok pardon, ağabeyim arıyor."
Ayağa kalkıp kapıya doğru ilerledim ve odadan dışarı çıktım.
"Efendim ağabey?"
"İrem! Yengenin suyu geldi! Biz hemen hastaneye geliyoruz, doktorlara haber ver!"
"Ne? T-tamam dur hemen hallediyorum!"
Telefonu ağabeyimin suratına kapattığım gibi tekrardan içeri girdim.
"Melek Hanım sizinle daha çok sohbet etmek isterdim ama yengem doğuruyormuş! Şimdi hastaneye geliyorlar, o yüzden gitmem lazım ama yanınıza tekrar uğrayacağım."
"Ah, öyle mi? Tamam kızım hiç sorun yok, inşallah tez zamanda, bir şey olmadan kavuşur yavrusuna yengen!"
Teşekkür edip çantamı kaptığım gibi odadan çıktım ve asansöre binmek yerine merdivenlere yöneldim. Alelacele merdivenlerden inerken içimde yaşadığım sevincin kelimelerle bir karşılığı yoktu.
Ben hala oluyordum!
Evet; bir taraftan da hâlâ korkuyordum, hayattan, babamdan, Baran'dan...
Sevdiklerime bir şey olur mu, korkusu beni yiyip bitiriyordu ama hayat tüm korkularıma rağmen akmaya devam ediyordu.
Bazen olacakları yaşayıp da görmek gerekiyordu.
Bundan sonra en fazla ne olabilirdi ki?
***
Oh, bu bölümün de sonuna geldik. Devrim ve İrem yavaş yavaş mesafeleri aşıyorlar, siz ne düşünüyorsunuz?
Bir sonraki bölümlerle ilgili tahminlerinizi bekliyorum 👉🏻
Kitabıma şans verdiğiniz için teşekkür ederim, sevdiklerinize ve tanıdıklarınıza Zehirli Miras'ı önermeyi unutmayın 🩵
Kendinize dikkat edin, sevgiyle kalın 🍀

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

34okunma 11beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18