3. bölüm / 7
YERLE YEKSAN3. Bölüm
Bölümler 7Şu an: 3. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.667 kelime
- 2 2. Bölüm1.420 kelime
- 3 3. Bölüm1.985 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4. Bölün2.444 kelime
- 5 5. Bölüm2.052 kelime
- 6 6. Bölüm2.475 kelime
- 7 7. Bölüm3.333 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Selam şekerlerim yeni bölüm geldi.
İstanbul
Derin Su Hazel
🔥🦅
Telefonumu masanın üzerine bıraktığım sırada Eslem çatalını tabağına bıraktı. Yüzündeki hafif gülümsemeden yine bir şey çevirdiğini anlamıştım.
“Bir şey diyeceğim…” dedi sesi temkinli ama heycanlıydı.
Başımı salladım.
“Diyeceksin zaten, söyle,” dedim.
Dudaklarını büzüp gözlerini devirdi.
“Şu huyundan nefret ediyorum,” dedi koyu kahverengi gözleri ara sıra telefonuna kayarken.
“Hangisinden?” diye sordum.
“Ben daha konuşmadan anlamandan.”
Gülümsedim. “Eee söyle bakalım.”
Eslem heycanla telefonu eline aldı. “O zaman hazır ol,” dedi işaret parmağını bana doğru çevirirken.
Sandalyesinden kalkıp yanıma oturdu.
Sonra telefon ekranına görüntülü bir arama düştü.
Ben kimin aradığını okuyamadan Eslem telefonu açtı.
“Deriiin SUUU!”
Elsim’in sesi o kadar yüksektiki yüzümü buruşturdum.
Eslem kahka attı.
“Bir gün düzgün aç şu telefonu,” dedim küçük bir sinirle. “Sesini bütün restoran duydu.”
“Duysun!” dedi umursamadan gülerken. “Kuzenimi özledim.”
“Ben de seni özledim,” dedim.
“Bak!” diye bağırdı hemen. “Ata! Duydun mu! İlk kez kendi isteğiyle duygusunu söyledi!”
Telefonu sağ sola salladığı için görüntü garipleşti.
“Telefonu düzgün tutsana,” dedi arkadan Ata.
“Tutuyorum işte,” dedi Eslim.
“Hayır salak, sallıyorsun,” diye cevap verdi Ata.
“Bana telefon tutmayı öğretme!”
“Öğretmiyorum.”
“Öğretiyorsun,” diye diretti Eslim.
Eslem kıkırdadı.
Ata ve Eslim dayımın ikiz çocuklarıydılar. Küçüklükkerinden beri Almanya’da yaşıyorlardı. Buna rağmen eskiden her yaz tatilinde Türkiye’ye gelir, haftalarca birlikte vakit geçirirdik.
Son iki yıldır ise ne onların işlerinden ne de benim yoğunluğumdan görüşememiştik.
İkiz olmalarına rağmen karakterleri birbirinden tamamen farklıydı. Ata sakin, sabırlı ve soğukkanlıydı. Çocukluğundan beri gökyüzüne hayrandı; sonunda hayalini gerçekleştirip pilot olmuştu.
Eslim ise teknoloji ile yatıp teknoloji ile kalkıyordu. Bilgisayar mühendisiydi ve siber güvenlik alanında çalışıyordu. Çocukken bile bilgisayarın başından kalkmaz yeni şeyler denerdi. Şimdi ise bu merakını mesleğine dönüşmüştü. Aynı zamanda hackerlık yapıyordu.
Bazen ikizi Ata’yı sinir etmek için bilgisayarına virüs bulaştırdığını bilirim.
Ata sonunda telefonu eline aldı ve iki ikizide yan yana gördük.
“Merhaba kuzen,” dedi Ata.
Aynı yaşta olmamıza rağmen abim gibiydi.
“Merhaba,” dedim yumuşak bir sesle. “Nasılsın?”
“İyiyim, sen?”
Gülümsedim. “İyiyim,” diye kısa bir cevap verdim.
Başını salladı. “Evet iyi gördüm seni.”
Elsim Ata’nın kafasını itip kameraya kafasını soktu.
“Ben?”
“Sen her zamanki gibisin,” dedi ben cevap vermeden Ata.
“Ata!”
“Çek şu elini kafamdan,” dedi Ata. Tekrar ikisini telefonda gördük. “Ne?”
“Biraz bana iltifat et,” dedi Eslim.
Kafayı yiyecektim. Habire tartışıyorlardı.
Ata derin bir nefes verdi.
“İyisin.”
“Bu iltifat mı?”
“Benim için evet,” dedi Ata umursamazca.
Eslim kaşlarını çattı.
Masadaki sessizliği Eslem bozdu.
“Klasik Ata,” dedi gülerken.
“Biraz romantik olsan ölür müsün?” dedi Eslim.
Ata’nın sabırı ile oynuyordu. “Sevgilin miyim kızım ben senin? Git sevgilin iltifat etsin.”
Eslim, “senin yüzünden bir sevgilim yok,” dedi sinirle. “O yüzden sen iltifat edeceksin.”
“Çok çirkinsin,” dedi Ata.
Bu sefer ben de güldüm.
Eslim tekrar konuşuyordu ki bölmek zorunda kaldım.
Çünkü bir başlayınca bir daha susmuyordu.
“Tamam yeter ya,” dedim küçük bir sitemle.
“Hadi ne söyleyecekseniz söyleyin artık,” dedi Eslem yanımda telefona bakarken.
“Yarın İstanbul’dayız!” dedi ikiside aynı anda.
“Ne?” dedim şokla.
“Yanlış duymadın şekerim,” dedi Eslim. “Yarın geliyoruz, biletleri aldık.”
“Ciddi misiniz?” diye sordu Eslem.
Ata başını salladı.
“Evet geliyoruz,” dedi.
“Artık telefondan konuşmaktan sıkıldık,” dedi Eslim. “Biraz da sizi rahatsız edelim dedik.”
“Edin bakalım,” dedim küçük bir tebesümle.
“Yanlız o köpeği benden uzakt tut,” dedi Eslim.
“Üstüne salacağıma emin olabilirsin,” dedim göz kırparak.
Ata kahka attı.
Biraz daha konuşup telefonu kapattık.
🔥🦅
Eslem’le restorandan ayrıldıktan sonra beni eve bırakmıştı. Eve girer girmez Amaya beni kapıda karşıladı.
Üzerimi değiştirip çantamı aldım. Aynadaki yansımama son kez baktıktan sonra evden çıktım.
Yaklaşık kırk dakika sonra cezaevinin demir kapıları önümde yükseliyordu.
Kimlik kontrolünden geçerken görevli dosyamı inceledi.
“Avukat Derin Su Hazel.”
Başımı hafifçe salladım.
“Buyurun.”
Uzun koridor boyunca görevlinin arkasından yürüdüm. Koridorun sessizliği, ayakkabılarımızın çıkardığı ses bozuyordu.
En sonunda ağır demir kapının önünde durduk.
Gardiyan anahtarı kilidine yerleştirdi.
“Beş dakikanız var.”
Kapı açıldı.
Derin bir nefes aldım.
İçeri girdim.
Masanın diğer ucunda oturan adam başını hafifçe kaldırdı.
Lacivertleri günler sonra gözlerimle buluştu.
“Demek geldin.”
Kapı arkamdan kapandı.
Mirza oturduğu yerden beni dikatlice inceledi.
Ne elimdeki dosyaya baktı ne de konuştu. Sadece beni inceledi.
Sandalyeyi çekip karşısına oturdum.
Dosyayı masanın üstüne bıraktım.
“Son kez düzgün bir şekilde konuşacağız,” dedim ciddiyetle.
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Öyle mi?”
“İki gün sonra duruşman var,” dedim.
“Kararını vermişsin,” dedi keyifle.
Nettim. “Henüz söylemedim.”
Kısa bir sessizlik oluştu.
Mirza bakışlarını üzerimden ayırmadan konuştu.
“Bir yıldır dışarı çıkmadım,” dedi ses tonu sakindi. Ama konumuzla ne alakası vardı? “En çok neyi özledim biliyor musun?”
Cevap vermedim.
“Gökyüzünü,” dedi. Kısa bir duraksadı. “Özellikle de gün batımını.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“Bana bunları neden anlatıyorsun?” diye sordum.
“Çünkü bugün onu gördüm,” dedi gözleri saçlarımda dolanırken.
“Neyi?”
“Günbatımını.”
Odanın içinde dolandı gözlerim. Kapı ve masa sandalye dışında bir şey yoktu.
Gözlerimi tekrar lacivertlerini buldu.
“Burada pencere bile yok,” dedim.
Başını iki yana salladı.
“Pencereden bahsetmiyorum,” dedi. Bakışlarını gözlerime sabitledi. “Senden bahsediyorum.”
İstemsizce kaşlarımı çattım. “İsmim Derin Su,” dedim.
“Biliyorum.”
“O halde neden bana başka bir isimle hitap ediyorsun?” dedim.
Aramızda siz biz yoktu. O konuştukça ben mesafe koymuyordum.
Ama koymam lazımdı.
Gözlerinde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Çünkü bana gün batımını hatırlatıyorsun,” dedi buna inanarak.
“Neye göre?” diye sordum.
“Uzaktan sakin görünüyorsun, ama yaklaştıkça içinde ne sakladığını merak ettiriyorsun.”
Bakışlarımı ondan ayırmadım.
“Demek insanları birkaç dakikada çözebildiğini sanıyorsun,” dedim.
“Hayır.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Öyleyse?”
“Henüz çözmedim,” dedi sakin bir sesle. “Bundan sonra sana Günbatımı diyeceğim.”
“Ben böyle bir şeye izin vermedim,” dedim net bir şekilde.
“Durdurmadın da,” dedi umursamazca.
İlk kez istemsizce dudaklarımın kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
“Oldukça kendinden eminsin,” dedim.
“Olmak zorundayım.”
Başımı hafifçe eğdim.
“Özgüven ile kibir arasındaki çizgi incedir,” dedim.
“Ben o çizgiyi geçmem,” dedi ciddi bir tonda.
“Öyle mi?”
“Öyle.”
Aramazıda kısa bir sessizlik oluştu.
İlk konuşmamız cezaevindeki o soğuk görüş odasında geçmişti. O zaman gözlerinde yanlızca hesap vardı.
Şimdi ise aynı lacivert gözlerde başka bir şey dolaşıyordu.
Adını koyamadığım bir şey.
Ben koymak da istemiyordum.
“Karar verdin mi?” diye sordum sessizliği bölerek.
Sorumu bekliyormuş gibi hiç düşünmeden cevap verdi.
“Verdim.”
“Nedir?”
“Beni savun.”
Derin bir nefes aldım.
“Bunun kolay olacağını düşünüyorsan yanılıyorsun,” dedim netlikle.
“Düşünmüyorum.”
Çoğu olayı çözmeme rağmen güvenemiyorum. Bana her şeyi doğru düzgün anlatmalıydı.
“Hakkındaki dosya ağır,” dedim.
Başını yukarı aşağı salladı. “Biliyorum.”
Emin olmak için sordum.
“Karşımda yalan söylemeyeceğine emin olabilir miyim?”
Bu kez ilk defa başlarını benden kaçırdı.
Sadece birkaç saniyeliğine.
Sonra yeniden lacivertlerinin odağı gözlerim oldu.
“Her şeyin anlatıcağım?” dedi güven veren bir sakinlikte.
“Her şeyi mi?”
“Her şeyi.”
Oturduğum yerde arkama yaslandım.
Ciddiydim. “Sakladığın tek bir ayrıntı olursa, bu davayı bırakırım.”
Yüzünde belli belirsiz yumuşama oluştu.
“Keskin çizgilerin var, Günbatımı.”
İçimden derin bir of çektim.
“Yine başladın.”
“Alış,” dedi sadece.
“Daha demin izin vermediğimi söylemiştim,” dedim.
“Ben de daha demin durdurmadığını söyledim,” dedi.
Kendime engel olamadan gözlerimi devirdim.
Bu adam gerçekten sinir bozucu olmayı çok iyi biliyordu.
Dosyayı açtım.
“O gece neredeydin, Mirza?”
Yüzündeki küçük tebbesüm silindi. Ciddileşti.
“Sana her şeyi anlatacağım Günbatımı,” dedi alçak bir sesle. “Çünkü bu davayı kazanmanın tek yolu… gerçeği bilmen.”
Bir bakışlarını üzerimden ayırmadı.
“Bir şey soracağım,” dedi.
Başımı salladım. “Sor.”
“Davamı kabul ettin mi?”
Gerçekten mi?
Parmaklarımı dosyada gezdirirken gözlerinin içine baktım.
“Buna vereceğim cevap anlatacaklarına bağlı,” dedim.
“Yani?”
“Eğer bana en ufak bir yerde yalan söylediğini düşünürsem,” dedim. “Bu dosyayı kapatır giderim.”
Mirza tek kelime etmedi.
Devam ettim. “Kim olduğun umurumda değil, geçmişin de,” dedim sert bir sesle. “Ben mahkemede yanlızca gerçeği savunurum.”
Mirza hafifçe çenesini sıktı.
İlk defa yüzündeki ciddi ifadeyi daha net gördüm.
“Öyleyse…” dedi kısa bir sessizlikten sonra. “Kasım Karahan’ın öldüğü geceyi en başından anlatacağım.”
Sadece, “Dinliyorum,” dedim.
Mirza derin bir nefes aldı.
“O gece…” diye başladı alçak bir sesle. “Saat gece biri on yedi geçerken telefonum çaldı.”
Dediği her kelimeyi akılım bir köşesine not etmeye başladım.
“Arayan numara kayıtlı değildi,” diye devam etti.
“Kim olduğunu söyledi mi?”
Başını iki yana salladı.
“Hayır.”
“Ne dedi?” diye sordum.
Mirza gözlerini bir an olsun benden ayırmıyordu.
“Kasım Karahan seni bekliyor, tek gel dedi.”
“Hmm,” dedim kafamdaki parçaları birleştirirken.
“Peki neden gittin?”
Ciddiydi. “Kasım Karahan’ın beni gece yarısı çağırması alışılmış bir durum değil,” dedi.
“Bu yüzden mi gittin?”
“Evet.”
Merak ettim.
“Korkmadın mı?”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı.
“Korkacak olsaydım gitmezdim, Günbatımı.”
Cevabı hazırdı.
Acele cevap vermemişti.
“Kaçta vardın?”
“Yirmi, yirmi beş dakika içinde ordaydım,” dedi.
En az bir buçuktan sonra olay yerindeydi.
“Adresi biliyor muydun?”
“Hayır. Konumu mesaj olarak attılar.”
“Kim attı?”
“Bilmiyorum,” dedi netçe.
“Telefon hala sende mi?”
“Polis aldı.”
Dosyaya baktım.
Emanet eşya tutanağında telefon vardı.
Devam etmesini bekledim.
Dosyadan gözlerini alıp lacivertlerine baktım.
“Kapıya geldiğimde etraf sessizdi, evin ışıkları yanıyordu. Kapıyı çaldım. Açan olmadı, tekrar çaldım, yine ses gelmedi.” dedi olayı anlatırken.
“Sonra ne oldu?”
“Kapıyı yokladım,” dedi. “Açılmayınca kırdım ve içeri girdim.”
Çok rahat anlatıyordu.
Ben bölmedim o da devam etti.
“Evin içi sessizdi, içeri yürüdüm, sesledim cevap vermedi.” Derin bir nefes aldıp devam etti. “Evin salonuna geçtiğimde, yerde yatıyordu.”
“Sen eve girdiğinde yaşıyor muydu?”
“Hayır.”
“Nerden biliyorsun?”
“Nabzını kontrol ettim,” dedi. “Nabzı yoktu. Sonra yerde duran silahı gördüm.”
“Nerdeydi?”
“Sağ elinin birkaç adım ilerisinde.”
Silahta parmak izi vardı.
“Neden dokundun?”
Sustu.
“Çünkü katilin hala içeride olduğunu düşündüm.”
Kaşlarını çattım.
“Silahı alarak mı bulacaktın?” diye sordum.
“Hayır, o an mantığımla hareket etmedim,” dedi sakinlikle. “Refleksle hareket ettim.”
Başımı hafifçe salladım.
İnanmalı mıydım?
Yalan söylüyor gibi değildi.
Zor güvenirdim. Ama hislerim güvenmelisin diyordu.
Ben sadece mantığına ve hislerine güvenerek hareket eden biridim.
“Sonra ne oldu?”
“Silahı elime aldığın an polisler geldi.”
Yapbozların parçaları yavaş yavaş yerine oturuyordu.
“Yani sen silahı eline aldıktan birkaç saniye sonra polisler geldi.”
Onayladı beni. “Evet.”
“Seni silahla gördüler ve sen cesedin yanındaydın,” dedim.
“Evet.”
Anlatıkları kafamdaki parçaları tamamlıyordu. Suçlu olması imkansızdı.
Bir tarafım inanırsan yanarsın diyordu ama ben suçsuz birini burada bırakmak istemiyordum.
“Bir şey eksik,” dedim dosyayı kapatarak.
Kaşları yukarı kalktı.
“Neymiş o?”
Nettim. “Gözlerin.”
“Gözlerim mi?” diye sordu.
“Evet,” dedim başımı sallarken. “Mirza Valeska ben insanın gözünden anlarım ne yapmaya çalıştığını.”
“Peki benim gözlerimde ne gördün? Ne eksik?”
Arkama yaslandım. “İnsanlar yalan söylerken gözlerini kaçırır derler,” dedim. “Ben buna inanmam. Asıl tehlike insanlar gözlerini hiç kaçırmayanlardır.” Birkaç saniye sustum. “Senin gözlerinde yalan göremiyorum. Ama eksik bıraktığın bir parça var, ne kadar inkar etsen de var.”
Bir yerde yalan söylüyordu ama o eksiği çok güzel kapatmıştı.
Cevap vermedi.
Sadece izledi.
“Kasım Karahan’ı nereden tanıyorsun?” diye sordum.
Dirket cevap verdi. “Düşmanımın kardeşi.”
Düşman?
Gerçekten babam gibi işleri olan bir adamdı ama bu anlattıkları doğru ise dört duvar arasında yıllarca kalması yinede izin vermezdim.
“Aranızdaki mesele neydi?”
“Kasım’la kişisel bir meselem yok,” dedi netçe.
“Öyleyse neden seninle görüşmek istedi?” dedim.
Cevap vermedi. Gözlerime baktı.
Başka bir soru sordum. “Düşmanın kim?”
Sorumu duyar duymaz çenesi kasıldı.
Lacivert gözleri bir anlığına sertleşti.
Sessizlik uzadı.
Sonunda başını iki yana salladı.
“Bu sorunun davayla hiçbir ilgisi yok,” dedi.
Sesi sakindi ama keskinliği bıçak gibiydi.
Gözlerini gözlerimden ayırmadan devam etti.
“Ve inan bana o kapıyı açmak istemezsin.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Buna ben karar veririm.”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz gerildi.
Acı bir tebessümdü bu.
“Hayır.”
Tek kelime.
Keskin.
Tartışmaya kapalı.
“Bazı savaşlar uzaktan izlenmelidir,” dedi. Masanın üstüne hafifçe eğildi. “Seni ilgilendiren tek şey müvekkilinin suçlu olup olmadığı.”
Durdu.
Bakışları yumuşadı.
Nedense ilk kez bana avukat gibi değil, korunması gereken biri gibi bakıyordu.
“Sana sadece zarar verir, Günbatımım.”
Son kelime ağzından çıkar çıkmaz kendi de fark etmişki dilini ısırdı.
Ben şaşkınlıkla birkaç saniye ona baktım.
“Günbatımım mı?”
Umursamamaya çalıştı.
“Ağzımdan çıktı.”
Kısa.
Soğuk.
Ama inandırıcı değil.
İçimde tuhaf bir his dolaştı. Sanki beni kendinden uzaklaştırmaya çalışıyordu.
Ama aynı anda…
Yakınlaştırmaktan da vazgeçmiyordu.
“Pekala,” dedim sakinlikle. Yavaşça oturduğum yerden kalktım. “Davayı kabul ediyorum.”
Yüzündeki sert ifade kırıldı.
Omuzları fark edilecek kadar gevşedi.
“O zaman senden bir isteğim var.”
“Neymiş o?”
Hiç düşünmeden cevap verdi.
“Beni… yapabildiğin kadar çabuk buradan çıkar,” dedi fısıltıya yakın bir sesle. “Kapılı yerde uzun süre kalamıyorum.”
Bir an durdu.
“Çocukluğumdan beri.”
Bunu söylerken ne utanıyordu ne de gizlemeye çalışıyordu.
Sadece gerçeği söylüyordu.
Başımı hafifçe salladım.
“Elimden gelenin en iyisi yapacağım,” dedim küçük bir tebessümle.
Bir an düşündüklerimle midem kasıldı.
Bir yıldır bu dört duvarın arasındaydı.
Korkuları vardı.
Ve ben, suçsuz olabileceğine inandığım birinin burada çürümeye terk edemezdim.
İyi ki bu davayı kabul etmişim dedim içimden.
Çünkü bu dosya benim için sadece bir dava değildi.
Ve ben Derin Su Hazel…
Pes etmeye değil, kazanmaya alışmıştım.
Kaybetmeyi hiç öğrenmemiştim.
🔥🦅
Bölüm etkileşimi
