YANILGI kitap kapağı

5. bölüm / 6

YANILGI

Bölüm 5: Duruşma

Vaveyla Yazarı: Damla Karadağ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 5: Duruşma

Cumartesi sabahı erken saatlerde Haldun Bey, Serpil Hanım ve Asu üç ayrı ceza hukuku profesörünün yanındaydı. Görüşmesi en kısa süren Asu olmuştu. Prof. Dr. Kemal İrfan Akçay, Asu’nun düşündüklerinden farklı pek bir şey söylememiş, genel hatlarıyla Asu’yu desteklemişti. Ortada tartışıp pekiştirecek bir husus olmayınca Asu günlerdir pek de bir şey yemediğini fark edip Bebek tarafında deniz kenarında sevdiği mekanlardan birine oturup kahvaltı etmeye karar vermişti. Aslında kahve içip hızlıca bir şeyler atıştırmak için oturduğu mekânda Belinay’ın da gelmesiyle uzun süre sonra yavaş ve keyifli bir kahvaltı yapmak zorunda kaldı demek daha doğru olurdu. Belinay yaşama karşı iştahlı biriydi. O an her ne yapıyorsa ondan keyif almanın bir yolunu buluyordu. Yemek yerken de sadece yemek yemiyor adeta hayatın başka bir anını tadıyordu. Bu yüzdendir ki Asu onunla beraber olduğu zamanlarda kendini yediği yemeğin tadının çıkarırken buluyordu.
Saat öğleden sonra ikiye doğru gelirken mekândan kalkıp büroya geçmek üzere yola çıktılar. Normalde büro hafta sonları açık değildi. Asu’nun hayatında çalışmak dışında pek bir şey bulunmadığından bunu dikkate almasa da hafta sonu çalıştığı vakitlerde asistanını ofise çağırmıyordu. Kendi hayatını başka insanlara da dayatan türden biri değildi, herkesin dinlenmeye ihtiyacı vardı, kendisi hariç.
Ofise gitmelerinin üzerinden birkaç telefon görüşmesi ve birkaç kupa kahve henüz geçmişti ki Serpil Hanım da aracıyla büronun arka bahçesine giriş yaptı. Dosyayı aylardır takip eden asıl avukat olarak en kaygılı olanları oydu. Savunma stratejini tamamen değiştirmek her ne kadar elleri kuvvetlenmiş olsa da onu tedirgin ediyordu. Dosyaya almış olduğu notları tekrar çıkarıp, görüş aldıkları uzmanların görüşleri ile tekrar masaya yatırdılar. Haldun Bey’in büroya gelmesi onların bu görüşmelerinin beşinci saatine yakın bir aralıktaydı. Haldun Bey’in bu kadar gecikmesi Asu’ya garip gelse de çok fazla sorgulamadı ve toplantı notlarını Haldun Bey’e de kısa bir özet geçti. Haldun Bey tüm konuşulanları sessizce ve yüzünden aralıklarla geçtiği görülen düşünce bulutları eşliğinde dinledi. Asu ve diğer ortak Serpil Hanım’ın söyleyecekleri bittiğinde toplantı odasında kısa bir sessizlik oldu. Haldun Bey birkaç dakikalık sessizliği sonrası aniden ayağa kalktı ve sandalyesinin arkasına astığı ceketini üstüne geçirip “Bugünlük bu kadar yeter” dedi. “Yarın ofiste kimseyi istemiyorum, herkes evine gidip dinlensin,” Adımlarını çıkışa doğru yöneltirken Asu’ya dönüp son bir bakış attı. “Özellikle de sen Asu” dedi gülümseyerek, “Pazartesi seni özellikle dinlenmiş görmek istiyorum.”

Pazartesiden perşembeye kadar geçen günlere yetişmek mümkün değildi. Saatler bir acelesi varmış gibi hızla akıyor, Asu zamanı yakalamakta güçlük çekiyordu. Zamanın böyle bir huzur kaçıran yanı vardı. Yavaşlatmak istediğin anlarda hızına yetişilmez, geçip gitsin istediği anlarda o ana köklenip kalırdı. Asu akreple yelkovanın peşine takılmış ve zorda olsa duruşma sabahına yetişmeyi başarmıştı. Şimdi birkaç saat sonra hayatının tamamen değişeceğinden habersiz, üzerine cübbesini giymiş mübaşirin onların dosyasını anons edişini dinliyordu. Dosya basına yansıdığı için hem duruşma salonu hem de duruşma salonunun önü oldukça kalabalıktı. Duruşma salonu çevresinde güvenlik tedbirleri arttırılmıştı. Haldun Bey duruşma salonuna ilk giren kişiydi, onu hemen arkasındaki Asu takip ediyordu. Birazdan tutuklu yargılanan müvekkilleri Hakkı Sinan Başaran da elleri kelepçeli bir şekilde polisler eşliğinde duruşma salonuna getirildi. Tüm tarafların duruşma salonunda yerlerini alması bile oldukça uzun sürmüştü. Bu duruşmanın uzun süreceği ve medyanın dosyaya olan ilgisi bilindiğinden günün son duruşma saati bu duruşmaya verilmişti. Duruşmadan birkaç gün önce fark edilen ve dosyaya yeni eklenen belgeler ve beyanlar ışığında dosya ilk günden bugüne yeniden ele alınmıştı. Asu, parmaklarını hiç kaldırmadan bir spiralin bir ucundan bir diğer ucuna sürükleyen bir çocuk gibi, davanın en başından en sonuna her şeyin üstünden elini hiç kaldırmadan geçmeyi başarmıştı. 15.30 saatli duruşmada sürekli yükselen tansiyon ve yaşanan gerilimler sebebiyle biri karar arası olmak üzere üç kere ara verilmiş ve karar ancak 19.15’te okunmaya başlanmıştı:
“Sanık Hakkı Sinan Başaran hakkında, üzerine atılı kasten öldürmeye teşebbüs suçunu işlediği iddiasıyla açılan kamu davasında; yapılan yargılama, toplanan deliller ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, sanığın üzerine atılı suçu işlediğine ilişkin her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği, mevcut delillerin mahkûmiyet hükmü kurmak için yeterli olmadığı ve sanığın atılı suçu işlediğinin sabit olmadığı anlaşılmakla, CMK'nin 223/2-e maddesi uyarınca BERAATİNE…”

Hüküm okunduğu an, Asu hayatında bir şeylerin değişeceğini çok net hissetmişti. Hakkı Sinan Başaran bir zafer kazanmış gibi sağ elini yumruk yapıp sevinçle havaya kaldırmış ve seyirci kısmında heyecanla bekleyen karısının aksine ilk Asu ve Haldun Bey’e dönmüştü. Dudaklarını oynatarak “teşekkürlerini” iletmiş ve başka hiçbir şey söylemese de bu başarının dostluklarını pekiştireceğini belli etmişti. Elinde on yedi yaşında bir çocuğun ölümüne ilişkin bir dava olmasa Asu’nun da yüzünde tebessümden çok daha fazlası olurdu. Ama yine de savcılığın faali meçhul dosyaları arasına karışacak bu dosya elindeyken çok mutlu olmak doğru gelmiyordu. Yine de Haldun Bey ve Serpil Hanım’ın tebriklerini kabul etti. Haldun Bey Asu’nun sağ omzuna destekler biçimde vurmuş ve duruşma salonundan çıkarken kulağına eğilip şöyle demişti: “Bundan sonra senin için her şey çok farklı olacak Asu.”
Asu tebessüm edip başıyla onaylamaktan başka bir şey yapmadı. Tebessümünü büyütmekten başka bir şey yapmak içinden gelmemişti. Bu tebessümün tamamen silinmesi ise uzun sürmeyecekti. Duruşma salonundan çıkıp kapının önünde konuşmak üzere kısa bir an durduklarında maktulün annesinin feryadıyla sarsıldı. Kadın duruşmanın başında fenalaştığı için sağlık ekiplerinin yanına götürülmüştü ancak beraat kararı verildiğini öğrenmesiyle bağrışlar içinde duruşma salonuna geri dönmüştü. Ve işte şimdi tüm acıları ve isyanıyla karşılarındaydı. “Oğlumu öldürdünüz, yavrumu öldürdünüz! Daha yaşayacak günleri vardı. Toprak altında değil annesinin yanında olmalıydı. Vicdanınız nasıl susacak? Siz nasıl yastığa başınızı koyacaksınız? Siz nasıl insanlarsınız? Daha çocuktu. On yedi yaşındaydı! Daha on yedi yaşındaydı!” Son cümle Asu’nun içini bıçak gibi delip geçmişti. Kadının yüzüne bakamadı. Oradan bir an önce çıkıp gitmek istiyordu. “Oğlunun gerçek katilleri bulunsun diye yaptım” dedi içinden, “Kızma bana, bu acı nasıldır bilirim.” Bunları cümlelere dökecek gücü yoktu. Mutlu ailesinin mutluluğunu sonsuza kadar çalan ilk ölümde on yedi yaşındaydı. Kardeşi Rüzgar öldüğünde tam bu yaştaydı. Tüm ailenin içindeki mutlulukla beraber bu dünyadan ayrıldığında bu yaştaydı. Rüzgar öldüğünde Asu hukuk fakültesi üçüncü sınıftaydı. Hayat bu kadına yaptığı gibi onlara da bir ölünün arkasından yas tutma hakkını bile tanımamıştı. Rüzgar’ı bu dünyadan koparanların peşine düşmeleri, acılarını değil önce hayattan koparılan sevdiklerine karşı son görevlerini yerine getirmeleri gerekiyordu. Asu duruşma salonlarıyla daha öğrenciyken tanışmak zorunda kalmıştı. Üstelik adliyeye bir hukukçu olarak değil maktulün yakınlarından biri olarak defalarca kez girip çıkmıştı. Katil ceza almıştı ama bu ceza kimsenin içini soğutmuyordu. Karardan sonra babası ilk defa kendini bırakmış ve adliyenin kapısında dizlerinin üstüne çöküp bağıra bağıra ağlamıştı. Asu babasını daha önce hiç böyle ağlarken görmemişti. İlk ölüm haberini aldıklarında bile babası kaldırımın kenarında oturmuş ve gözyaşlarını sessizce içine içine dökmüştü. Ama karar açıklandığında sanki bir baraj açılmış ve hep dağ gibi gördüğü babası bu acının altında ezilip kalmıştı. Babası uzun boylu kalıplı bir adamdı, yaşına rağmen hep çok iyi, hep çok heybetli görünürdü. Oysa o gün o adliye kapısında sanki babası küçülüp ufacık kalmıştı. Zar zor koluna girilip eve götürdüklerinde uzunca bir süre Rüzgar’ın odasında oturdu kaldı. Saat gece yarısına gelirken ilk kez ağzından birkaç kelime çıkmıştı. “Asu, kızım, yanıma gel.” Asu şişmiş gözleriyle babasının yanına gitmiş ve yatağın ucunda hemen yanına oturmuştu. Babası Asu’yu kollarının arasına almış ve bir süre de ona sarılıp gözyaşı döktükten sonra hayatlarını tamamen değiştirecek o cümleyi kurmuştu: “Hukuk fakültesine devam etmeni istemiyorum kızım. Tüm bunlar bizden uzak olsun. Çok emek verdin biliyorum ama olmaz. Bu dünya bize iyi gelmez. Başka bir şey yaparsın, ne istersen. Ama bu olmaz.” Asu donup kalmıştı. Sadece “Baba ama…” diyebilmişti. Ama cümlesinin devamını getiremedi. Babasının öfkesini anlayabiliyordu. Ama bu dünyada iyilerde vardı. Asu iyilerden olacaktı. Hakkı gerçekten savunanlardan olacaktı. İyi tarafta olduktan sonra yaptığı meslek onlara kötü bir şey hatırlatmayacaktı ki. Hayatın her yerinde iyilere, doğru karar verecek insanlara ihtiyaç vardı. O an bunların hiçbirini söyleyemedi. Çocukluktan beri hayalini kurduğu şeyin kardeşinin ölümün gölgesinde kalmasına izin verdi. Babasının öfkesinin gerçek sahiplerine yönelecek kadar azalacağına inanıyordu. O an çok fazla acı, çok fazla öfke vardı içlerinde, ne yapacaklarını bilemedikleri kadar fazla. Kendisine ve babasına bu acıyı yaşamak için izin vermedi. O konuşmayı o gece yapmadı. Birkaç ay sonra babasının bunun mantıklı bir karar olmadığını anlayacağını düşünüyordu ama bunun çok büyük bir yanılgı olduğunu anlaması uzun sürmeyecekti. Aylar sonra yaz tatili bitip okulu başladığında babasına fakülteye devam edeceğini söyledi. Konuşmanın sonunda anladığı tek şey babasının evlat acısıyla başa çıkmak için öfkesine sarıldığı ve dayanabilmek için her yere yönelttiği öfkesinin hiçbir zaman azalmayacağıydı. Üstelik artık o öfkenin yöneldiği yerlerden biri de Asu’nun ta kendisiydi.

Kadın sadece bir cümlesiyle Asu’yu kaçmaya çalıştığı geçmişindeki bir anın içine tekrar sürüklemişti. Asu içindeki acılardan sıyrılıp kadına döndüğünde kadın elinde siyah naylon poşetten çıkardığı beyaz tişörtü üzerindeki rengi solmuş trikosunun üzerine geçiriyordu. Asu’nun o tişörtün hangi tişört olduğunu anlaması uzun sürmemişti. Üstündeki kurumuş kan lekelerini ve çamur izlerini tanıyordu. Saatlerce incelediği olay yeri fotoğrafları şimdi kanlı canlı karşısındaydı. “Oğlumun üstünde bu vardı evden çıkarken. Bembeyazdı ama. Yeni yıkamıştım. Yasemin kokuyordu, en çok o yumuşatıcının kokusunu seviyordu. Anne ama babama söyleme demişti, alay eder benimle, ama çok güzel kokuyor hep ondan al sen. Oğlumun tişörtünün etiketi yoktu. Ensesini kaşındırıyor diye evden çıkmadan kesmiştim. Bak bembeyaz çıkıyorsun kirletme üstünü demiştim. Anne demişti ben çocuk muyum?” Kadının son cümlesi hıçkırıklarıyla kesildi. “Çocuktun annem, çocuktun yavrum.”

Asu yanlış bir şey yapmadığını, müvekkilinin suçsuz olduğunu, o çocuğun gerçek katilin bulunmasını hak ettiğini biliyordu ama yine de bir an önce oradan kaçıp gitmek istiyordu. Asansörlere gitmek için kadının yanından geçmesi gerekiyordu. Yönünü değiştirip kimseye bir şey demeden yangın merdivenlerine doğru koşar adımlarla ilerledi. Yangın merdivenin ağır demirini iterek açıp kendini içeri attı. Gömleğinin düğmelerini açtı. Üzerindeki cübbeyi çıkarıp çantasına koydu. Panik atak geçiriyor gibiydi, birkaç derin nefes almayı denese de denemeleri iyiye gitmiyordu. Merdivenleri koşar adım inip birkaç dakika içinde kendisini otoparktaki arabasının içine attı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

101okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.