1. bölüm / 6
YANILGIBölüm 1: Mutluluk
Bölümler 6Şu an: Bölüm 1: Mutluluk
Birkaç yıl önce bir yerde, amacı olmayanların yolunu kaybedeceğine dair bir yazı okumuştu ama amacı olanların da yolda kendini kaybedebileceğini ona kimse söylememişti. Biraz nefes alıp kendine gelebilmek ve belki evine giden yolda biraz da olsa kendini bulabilmek için taksiden birkaç sokak önce indi. İner inmez vücudu gecenin ayazıyla buluşmuş ve titremeye başlamıştı ama yine de apartmanın önüne geldiğinde eve girmek istemiyordu. Çantasının içinde anahtarını ararken tüm gece boyunca tutmaya uğraştığı gözyaşları yanaklarından süzülmeye başlamıştı. Gözyaşlarının yüzünde açtığı yollar, gecenin ayazında geçtiği yollardan daha çok üşütüyordu. Yüzündeki ıslaklığı elinin tersiyle silerken eve girmek için kapı ziline basmayalı kaç yıl olduğunu düşündü. Evde birinin olması hissini özlediğini böyle bir gecede fark etmeyi hiç beklemezdi. Çantasının içinde halihazırda yeni bulmuş olduğu anahtarları yeniden çantasının derinliklerine yollayıp sahile giden sokağa doğru yürümeye başladı. Nadiren sarhoş olurdu, iradesini kaybetmekten hiç hoşlanmaz, emin olmadan vereceği kararlarının onu esir alacağı düşüncesinden ölesiye korkardı. Bu gece de onu sarhoş eden ardı ardına kaldırılan kadehler değil beklenmedik bir anda gelip tüm ruhunu kaplayan boşluk hissiydi.
Bugünden tam sekiz sene önce, yirminci yaş gününde, mumları üflerken dilediği her şey şimdi bir kırmızı halı gibi ayaklarının altındaydı. Avukatlık ruhsatını aldığı gün cübbesini giyerken yanında durup onu alkışlayacak kimsesi yokken, bugün büyük bir avukatlık ortaklığı tabelasına onun soy ismi de eklenmiş ve onu alkışlamak için bekleyen onlarca kişinin olduğu bir ofise girmişti.
Ama mutlu hissetmiyordu, aslında hiçbir şey hissetmiyordu. Bugünü düşlerken yıllardır kurduğu hayalleri ile bugünün gerçekleri birleşince ortaya boş bir kümeden başka bir hiçbir şey kalmıyordu. Bu anı hiç böyle hayal etmemişti.
Her şeyi planlamıştı, her şeyi. Planı öyle kusursuzdu ki hiçbir sapma olmadan son aşamaya kadar gelmişti, hatta onun kadar planlı yaşamayan birçok insana göre kusursuz planını başarıyla tamamlanmıştı bile. Ama onun için daha bitmemişti. Kusursuz planının son aşaması mutlu olmaktı.
Kendini kanıtladığı “o” işinden sonra şampanyalar patlatacak, tüm alkışları içine alıp ruhundaki kırıkları onaracak, ona inanmayan herkesin duyacağı kadar yüksek sesli kahkahalar atacak, ailesine “başardım” mesajları gönderip telefonunu bakmamak üzere bir kenara kaldıracaktı. Bu aşamalardan birinin arasında da mutlu olacaktı işte; hangi aşamada, nasıl olacağını bilmiyordu ama mutlaka olacaktı. Şimdi geçmişe dönüp baktığında bu aşamayı aslında yeterince iyi planlamadığını fark etti. Sonuçta mutlu olmak kolay olan kısımdı. Üniversiteye ilk adım attığı andan bugüne kadar geçen on yılda onca şeyi başardıktan sonra mutlu olmayı başaramayacak değildi ya. Ama bilmediği tek şey mutlu olmanın bir kitabı ya da formülü olmadığıydı. Planlamadığı tek şey ise yıllar sonra hayalini kurduğu şeyi gerçekleştirdiğinde, hissedeceği duygunun saf bir mutluluk değil kirli bir vicdan azabı olacağıydı. Vücudunun her zerresini kaplayan şüphe ve vicdan azabı öyle büyüktü ki içindeki boşluğu da doldurabilecek hiçbir duyguya yer bırakmıyordu.
Sahile geldiğinde adımlarını durdurdu ve uzun, derin bir nefes aldı. Sanki içindeki tüm bulantıyı geçirmek için tüm İstanbul’u içine çekmek istiyor gibiydi. Dibe battığı zamanlarda onu tekrar ayağa kaldıran, içindeki karanlıktan kurtulmasını sağlayan iki şey vardı. Bunlardan birisi deniz kenarına inip derdinden uzaklaşana kadar yürümekti. O yüzden on dakika yürüyerek sahile varabileceği bu semte taşınmıştı. Her sabah erkenden bu sahile iner ve sanki yolun sonunda güneşe ulaşacakmış gibi gün geceden sabaha dönene kadar sahil boyunca koşardı. Ama çok nadir de olsa geceleri geldiği de olurdu. Sabahı bekleyemeyecek kadar karanlığa battığı gecelerde sahile inip güneşi kendi doğurmaya çalışırdı. Bunu en son iki yıl önce annesini kaybettiği günün gecesinde yapmıştı. O gece ne kadar denese de içindeki güneşi doğuramamıştı. Ailesinin ona nefreti öylesine büyüktü ki annesinin toprağa verilişinde bile yanında olma hakkı tanınmamıştı. Tüm olan biteni gece gelen bir telefonla öğrenmişti. “Annemi de öldürdün… Mezarına gelmek istersen diye arıyorum, isteme. Çiçek dikersen sökerim, dikme! Mezarına su dökme!”
Rüzgarla dağılan saçlarını arkasında toplayıp tekrar yürümeye başladı. Bu kez denizi değil birbirine karışan adımlarını izleyerek yürüyordu. Bu halini görseler yeni ortaklarının ne kadar kızacağını düşündü. Yüzünde acıyla karışık bir tebessüm birkaç saniye kalıp gecenin derinliğine karıştı. Yedi senedir hep en iyisi olmak için çabalamıştı ama şimdi dönüp bakınca kim olduğunu bile hatırlayamıyordu. Stajını tamamlayıp ofise avukat olarak alındığı ilk gün Haldun Bey onu yanına çağırmıştı. “Gözlerindeki ateşi görüyorum Asu” demişti. “O ateşi sakın kaybetme. Daha yolun başındasın ama en iyilerden olabilirsin.” O zaman bu sözler onu öyle mutlu etmişti ki odadan çıkarken içinde sanki bir ışık yanmış ve Haldun Bey’in sözleri bir yemin gibi diline dolamıştı. “Daha yolun başındayım, kendim değil en iyisi olmalıyım.” En iyisi.
Dakikalarca attığı çapraz adımlar izin verdiğince, şehrin ışıklarına rağmen kendini göstermeyi başaran yıldızları izleyerek yürüdü. Ancak bir süre sonra dönen başı gökyüzündeki yıldızları tek tek kaydırmaya başlamış ve sonunda da gecenin ayazıyla daha fazla başa çıkamayan üşümüş vücudu avukatlık dünyasının bu yeni yıldızının da kaymasına neden olmuştu. Şanslıydı ki o gece o sahil kenarında dertleriyle boğuşup derdini İstanbul’a anlatmaya çalışan tek kişi o değildi. Karşıdan gelen gri kapüşonlu adam sadece birkaç saniyedir orada olmasına rağmen birkaç adım ötesinde yürüyen bu kadının ince topukluları üzerinde daha fazla duramayacağını anlamıştı. Asu’nun sendeleyen bedenini havada sıkıca kavradı. Bir yıldız kaymasına şahit olduğundan habersiz kısa bir süre donup kaldı, bir yıldız kaydığını bilse belki dilek tutardı. Asu’nun gözleri kapanmadan önce gördüğü son şey adamın gözleriydi.
Üzerinde bir koyu gri bir örtüyle yüksek tavanlı, duvarlarına sadece sıva atılıp bırakılmış gibi duran bir odada, rahatsız büyük kahverengi deri bir koltukta uyandı. Odanın sol köşesinden ortasına doğru uzanan büyük cam bir masa, açık mutfak benzeri küçük bir köşe, köşeyle doğru orantılı küçük bir buzdolabı ve üzerinde uzandığı deri koltuk dışında başka pek bir eşya olmayan odanın pencereye bakan kocaman duvarında içinde eski bir fotoğraf olan küçücük bir çerçeve ve onun hemen çaprazına doğru asılmış oldukça korkunç ama tanıdık gözüken kocaman bir yağlı boya tablo asılıydı. İçini ürperten tablodan hızla gözlerini kaçırdı, tanıdıklığı meşrulaştırmaya çalışmak içinden gelmedi. Kesik kesik hatırladığı bir gecenin sabahında depodan bozma bir yerde uyanmıştı ve kendini daha fazla korkutmasına gerek yoktu. Yattığı yerde hafifçe doğruldu ve oturur pozisyona geldiğinde üzerinde hala dün geceki elbisesi olduğunu fark etti, üşümüştü. El yordamıyla yastığın altında ve koltuğun üzerinde telefonunu aradı. Ama telefonu yanında değildi. Gözlerini odada bu sefer daha dikkatli gezdirmeye başladı. Cam masanın ucundaki metal ayaklı sandalyenin kenarından sarkan çantasını görmesi uzun sürmedi. Üzerindeki örtüyü hızla ama sessizce kaldırıp çantasına doğru yöneldi. Çantasının içinden telefonunu almaya çalışırken birkaç parça yere düştü ve ruju masanın altına doğru yuvarlanıp gözden kayboldu. Nerede olduğu hakkında en ufak bir fikri olsa eğilip rujunu almakta tereddüt etmezdi. Ama şimdi harcadığı her fazla saniye hayatını tehlikeye attığı anlamına geliyor olabilirdi. Telefonun ekranına birkaç kere dokundu ama siyah ekranda hiçbir hareketlenme yoktu. Daha gece mekandan çıkarken şarjı bitmek üzere olan telefonu tabi ki kapanmıştı. Elini şakaklarına götürüp sıkarken baş ağrısını bir nebze azaltmayı ve gecesinin neden kapısına kadar gittiğini hatırladığı evinde değil de bu hiç tanıdık olmayan garip yerde sonlandığını hatırlamayı denedi. Evinin kapısına gelmişken eve girmekten vazgeçişi ve adımlarını evinin hemen alt sokağındaki sahil yoluna çevirişi saniyelik fotoğraflar halinde hafızasında görünüp siliniyordu ama buraya nasıl geldiği hakkında hala hiçbir fikri yoktu. Elleriyle ovuşturarak biraz bacaklarını ısıttıktan sonra ayağa kalkıp nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Sessiz ve küçük adımlarla gezinerek odada göz gezdirdi. Duvarda bulunduğu odayla pek de uyumlu olmayan işlemeli ahşap bir çerçeve içinde küçük bir çocuk ve bir kadının fotoğrafı asılıydı. Çocuğun yüzünde kocaman bir gülümseme vardı, gözlerinin parıltısı fotoğraftan bile anlaşılıyordu. Yanında annesi olduğunu düşündüğü kadının tebessümü ise mutluluktan ziyade hüzün doluydu. Birkaç dakika boyunca dalıp gittiği fotoğraftan bakışlarını ayırıp gerçek dünyaya geri döndü. Bu odada, üzerindeki elbisesi, sandalyeye asılı halde duran çantası ve şarjı bitmiş işe yaramaz telefonundan başka kendine ait hiçbir şey göremiyordu. Sessizce koltuğa geri oturdu. İçinde korkudan çok daha baskın bir duygu vardı. Daha önce çok ölüm yaşamıştı, ölüm acısını bilirdi. Şimdi hissettiği şey de kendi cenazesine katılabilse yaşayacağı türden bir acıydı. Dün gece ne yaşadığını ve buraya nasıl geldiğini hatırlayamasa da belli ki dün geceden onunla bugüne gelen tek şey içindeki bu histi.
Planlarındaki sapmalar giderek daha belirgin hale geliyordu. Planlarına göre hak ettiği versiyonu olan Asu’ya dönüştüğünde yeni yaşına girmeden hemen önceki gece yastığa başını koyacak ve sürekli geleceği planladığı geçmişinden, bugününü yaşayacağı yeni güne uyanacaktı. Şimdi yeni yaşının ilk sabahında nasıl geldiğini ve kime ait olduğunu bilmediği bir evde, hiçbir zamana ait olmayarak uyanmıştı. Kısa bir an “Hayat belki de o kadar önemsenecek bir şey değildir” diye düşündü. Kontrolü kaybettiği zamanlarda yaptığı gibi korkudan ağlamaya başlamakla sessizce tanımadığı bu evden çıkıp gitmek arasında bir seçim yapması gerekiyordu. Çıplak ayaklarla soğuk zeminde dış kapıya doğru ilerledi, ayakkabılarının nerede olduğunu bilmiyordu, ama yapacağı en mantıklı şeyin daha fazla düşünmeden bu evden çıkmak olduğuna karar vermişti. Kapıyı açmak için demir kolu çevirmeye çalıştı ama kapı kilitliydi. O ana kadar içinde var olan endişe yerini gerçek bir korkuya bırakmaya başlamıştı. Kapının önünde durup boşluğa doğru seslenmeyi düşündü ama bu fikirden hızla vazgeçti. Tepeden birkaç spotla aydınlanan koridorda bir süre sessizce bekledi. O sessiz bekleyişe kadar ne hızlanan kalp atışının seslerini ne de koridorun sonundaki odadan gelen sesleri duymamıştı. Elleriyle bulanan midesini sıkıp derin bir nefes aldı ve sese doğru yürümeye başladı. Eski demir kapılı odanın dibine kadar gitti, kapı aralıktı ve içeriden kavgaya benzer sesler geliyordu. Korkuyla aralıktan kafasını uzattı, odada tek bir kişi vardı. Adamın yüzünü gördüğü an buraya nasıl ve kiminle geldiğini hatırladı. Bu adamı tanıyordu.
Adam dağılmış ve yer yer ıslak yüzüne yapışmış koyu kumral saçları, eski olduğu anlaşılan yara izleri ve de bandajlı elleriyle bir kum torbasını yumrukluyordu. Vücudundaki derin yara izleri ve kanayan elleriyle kaybetmek üzere olduğu bir savaşın tam ortasında kalmış ama vazgeçmeye niyeti olmayan bir asker gibiydi. Birkaç dakika gözlerini kırpmadan adamı izledi. Adamın birbiri ardına gelen yumrukları, ağzından aralıklarla çıkan iniltilerle de birleşince Asu izlediği şeyin rahatsız edici olduğu kadar ilgisini de çektiğini fark etmiş ve bu durumdan içten içe rahatsız olmuştu. Bu görüntü Asu'nun kendi hayatında çizdiği keskin çizgilerin tam tersiydi. Ama yine de adamı izlemekten kendini alamıyordu. Düşünceleri karşıdan gelen sesle bıçak gibi kesildi:
“Uyanmışsın.”
Bölüm etkileşimi
