14. bölüm / 17
YALANIN BENDE KALSINYALANIN BENDE KALSIN
Bölümler 17Şu an: YALANIN BENDE KALSIN
- 1 YALANIN BENDE KALSIN1.561 kelime
- 2 YALANIN BENDE KALSIN3.040 kelime
- 3 YALANIN BENDE KALSIN2.135 kelime
- 4 YALANIN BENDE KALSIN1.958 kelime
- 5 YALANIN BENDE KALSIN2.279 kelime
- 6 YALANIN BENDE KALSIN2.445 kelime
- 7 YALANIN BENDE KALSIN2.190 kelime
- 8 YALANIN BENDE KALSIN1.671 kelime
- 9 YALANIN BENDE KALSIN2.203 kelime
- 10 YALANIN BENDE KALSIN1.995 kelime
- 11 YALANIN BENDE KALSIN2.697 kelime
- 12 YALANIN BENDE KALSIN4.137 kelime
- 13 YALANIN BENDE KALSIN924 kelime
- 14 YALANIN BENDE KALSIN1.486 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 YALANIN BENDE KALSIN1.020 kelime
- 16 YALANIN BENDE KALSIN1.679 kelime
- 17 YALANIN BENDE KALSIN1.727 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yazdan Kalma Bir Günden...
123 Gün Önce
Ertesi Sabah- Sena.
Uyandığımda odanın içi henüz tam aydınlanmamıştı. Aralık kalan perdelerin arasından sızan güneş, duvarın bir köşesinden odaya yansıyordu.
Birkaç saniye boyunca kıpırdamadan yattım, gözlerim tavana dikiliydi. Başımı kaldırdığımda yatağın kenarına bıraktığım elbisemi gördüm. Dün gece üzerimden nasıl çıkardığımı tam olarak hatırlamasam da onu yatağın kenarına bıraktığımı anımsıyordum.
Yavaşça yataktan doğruldum, ayağımı yere bastığımda ne kadar çok içtiğimizi şimdi daha iyi anlıyordum.
Banyoya geçip yüzümü yıkadım, aynadaki yansımama baktığımda yüzüm oldukça yorgundu. Birkaç kez suyu yüzüme çarptıktan sonra ellerimi lavabonun kenarına dayayıp derin bir nefes aldım. Kendime gelmeye çalışırken aklım dün geceye kaymıştı.
Bence arkadaşlarımın hepsi tanışma hikayemizi kendilerine göre şekillendirmişlerdi.
Resmen aynanın karşısında hakkımızda üretilen teorileri düşünürken mutlu oluyordum.
Odaya geri döndüğümde gözüm komodinin üzerindeki telefona takıldı. Ekranı açar açmaz Cihangir’den gelen mesajı gördüm.
Şirkete geçtim.
İnsan bir günaydın der, ne bileyim biraz daha samimi olur yani... Sanki karşısındaki kişi gece boyunca aklından çıkmamış gibi değil de sıradan birine haber veriyormuşçasına yazmıştı.
Dün gece beni kıskanan adam neredeydi peki?
Yeni uyandım. Kahvaltıya iniyorum.
Cevabı gecikmemişti.
Akşam konuşuruz.
Ekrana bakakaldım.
Akşam konuşuruz mu?
Kaşlarım çatılmıştı. Ne kadar da resmiydi böyle! Sanki dün gece bana o imaları yapan, en ufak bir şeyden kıskançlığı belli olan adam o değilmiş gibi davranıyordu.
Telefonu yatağın üzerine bırakıp başımı iki yana salladım. Daha sabahın bu saatinde bu adamın ne düşündüğünü çözmeye çalışarak kendimi yormayacaktım. Hem belki de ortada çözülmesi gereken bir şey bile yoktu.
Üzerime salaş bir şey giyinip odadan çıktım. Merdivenlerden inerken resmen evin sesi yoktu. Bahar Hanım çoktan kahvaltıyı hazırlamıştı, o da olmasa bu evde sıkıntıdan patlayabilirdim.
Masaya göz gezdirirken tabağıma bir şeyler koymaya başladım. Bir yandan da telefonumu masanın üzerine bırakmıştım. Cihangir’e tekrar mesaj atmamak için kendimle küçük bir mücadele veriyordum. Sonunda pes edip telefonu elime aldığımda mesaj gelmişti.
Bu kez Sude yazmıştı.
Mesajı açtığımda karşımda çıkan cümleyi okuyup istemsizce güldüm.
“Dün akşamdan sonra Serkan benimle ilgili bir şey söyledi mi?”
Kahvaltı masasında sesli bir kahkaha attığımda Bahar Hanım meraklı gözlerle bana bakıyordu. Arkadaşlarım kadar bende deliydim.
“Yok ya. Ama bakışmalarınızı fark ettim.”
Üç nokta belirdi.
“Fark ettin mi gerçekten... Aras da fark etmiş midir sence?”
Gözlerimi devirdim.
“Ne, senin derdin Serkan değil Aras mıydı? İnanamıyorum...”
Bu sefer kahkaha emojisi falan gelmedi. Ekrana bakakaldım. Resmen şok yaşıyordum.
Vay arkadaş, ben gerçekten ne kadar saftım.
Sude’yle yazışmayı bitirdikten sonra kahvaltıma döndüm. Fakat iştahımla birlikte neşem de yavaş yavaş azalmıştı. Bu evin sessizliği, günlerin birbirine benzeyen düzeniyle birleşince insanın üzerine çöküyordu.
Urla’da olsam, günün ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini anlamazdım bile.
Evimin bahçesi, zeytin ağaçlarının arasından süzülen rüzgar ve havaya sinmiş deniz tuzu kokusu...
Düşüncesi bile içimi yumuşatmaya yetiyordu. Orası benim için yalnızca yaşadığım bir ev değildi. Kendime ait hissettiğim, düşüncelerimden kaçabildiğim, kimseye bir şey açıklamak zorunda kalmadan nefes alabildiğim bir yerdi. Buradaysa zaman geçmek bilmiyordu. Gün içinde yapacak bir şeyler bulsam bile aklımın bir köşesi hep Urla’da kalıyordu.
Tam önümdeki fincana uzanmıştım ki telefonum çalmaya başladı.
Ekranda Makbule Abla’nın adını görünce şaşkınlıkla gülümsedim. Bu kadını aramayı nasıl sürekli unuttuğuma bir kez daha hayret ettim. Bunca zamandır aklımdaydı ama her seferinde başka bir şey araya girmişti.
Telefonu kulağıma götürdüm.
“Alo, Makbule Abla?” dedim, olabildiğince sevecen sesimle. Çünkü bana kızgın olduğunu biliyordum.
“Bir ablanın olduğunu hatırlamışsın Sena, şaşırdım doğrusu!” dedi. “Telefonu açtığında ‘Kimi aramıştınız?’ diye sorarsın sanmıştım ama beni şaşırttın!”
İçimden Keşke yaşadıklarımı, bilseydin diye geçirdim. O zaman böyle konuşmazdı. Ama ona her şeyi anlatmaya kalksam bu iş uzadıkça uzardı.
“Ablacığım, aşk olsun,” dedim. “Çok yoğun günler geçirdik. O yüzden sana dönemedim.” Gerçekten de karmaşanın tam ortasındaydım. Ben şimdi bunu Makbule Ablaya nasıl anlatırdım yani.
Bir süre onun nazını ve sitemlerini çektikten sonra araya serpiştirdiği iyi dilekleri de sunmayı ihmal etmeden telefonu kapattım.
Tam rahat bir nefes almıştım ki telefon yeniden çaldı.
“Ey Allah’ım,” diye söylenirken buldum kendimi. “Bugün telefonum kulağıma yapıştı resmen ya...”
Ekrana baktım.
Aa... Cihangir arıyordu.
Bir saniye önce bütün dünyaya sitem eden ben, bir anda sustum.
Hemen açtım.
“Efendim, Cihangir,” dedim.
“Sesin biraz yorgun geliyor,” dedi o tok ve sakin sesiyle.
“Ev çok sessiz,” dedim. “Bugün nedense yaptığım tek şey telefonla konuşmak ya da mesajlaşmak. Bir de...” Duraksayıp etrafıma göz gezdirdim. “Ne bileyim, Cihangir... burada zeytin ağaçları yok mesela. Biliyor musun?”
Kendi kendime güldüm. Ne kadar saçma konuştuğumun farkındaydım ama içimden geçenleri ona anlatıp nazlanmak istiyordum.
"Canım sıkılıyor, bir şeylerle oyalanıyorum ama olmuyor. Sıkıldım ben.”
Telefonun diğer ucunda birkaç saniyelik sessizlik oldu. Ardından Cihangir’in güldüğünü duydum.
“Zeytin ağaçları mı?” diye tekrarladı.
“Evet, Cihangir. Zeytin ağaçları.” Sesime istemsizce bir sitem yüklenmişti. “İnsan alıştığı şeyleri arıyor demek ki, sen bilmezsin.”
“Peki, zeytin ağaçlarının yerini ne tutabilir sence, Sena.”
“Bilmiyorum ki.” Omuzlarımı silktim, sanki beni görebiliyormuş gibi. “Belki biraz sen.”
Bunu bu kadar kolay dile getireceğimi bende beklemiyordum. Ama demiştim, geri falan alamazdım.
“Demek sadece biraz ben, ha?” dedi sonunda.
“Kesinlikle, koskoca ev bana dar geliyor. Sen lazımsın, bana.”
“Güzel.” Sanırım bu hoşuna gitmişti. “O zaman hazırlan.”
Kaşlarımı çatmıştım masada.
“Nereye gideceğim ki?”
“Şirkete geliyorsun, Sena.”
Bir an ne diyeceğimi bilememiştim. Ardından yüzümde kocaman bir gülümsemeyle buldum kendimi.
“Şirkete mi?” diye sordum, sanki teklifini yeniden duymaya ihtiyacım varmış gibiydi.
“Hayır, Sena. Ay’a. Tabii ki şirkete. Bana sen lazımsın, demedin mi? Hem madem evde sıkılıyorsun, gel burada sıkıl gözümün önünde. Hem belki birkaç zeytin ağacı da buluruz sana.”
“Cihangir!”
Kahkahası kulaklarımı doldurmuştu.
“Ne var? Çözüm üretmeye çalışıyorum, güzelim.”
“Benimle dalga geçiyorsun ama.”
“Biraz.” Ardından sesi öyle güzel gelmişti ki. “Ama gelmeni de istiyorum.”
İşte, bütün mesele buydu. İçimdeki o bütün anlamsız huzursuzluk gitmişti.
Yine de hemen teklifine balıklama atlamamalıydım. Nazlanmam gerekiyordu.
“Peki, şirketinde ne yapacağım ben?”
“Öncelikle beni göreceksin, sonrasına birlikte bakarız.”
“Peki,” dedim sonunda bu kadar naz yeterliydi bence. “Geliyorum.”
Telefonu kapattıktan sonra Bahar Hanım’a seslendim.
“Bahar Hanım, ben şimdi şirkete gidiyorum. Kaçta dönerim bilmiyorum.”
Elindeki işi bırakıp bana şaşkın bir ifadeyle bakmıştı kadıncağız. Neden ona haber verme ihtiyacı hissettim, bende bilmiyordum ama neyse...
Cevabını beklemeden merdivenlere yönelmiştim bile.
Odama çıkıp hızlıca üzerimi değiştirdim. Çok düşünmeden, ama özenerek kendimi iyi hissettiren bir elbise seçtim. Saçlarımı düzelttim, aynada son bir kez kendime baktım, hazırdım.
En azından dışarıdan öyle görünüyordum.
Bahçeye indiğimde Hakan, arabayla kapının önünde bekliyordu. Beni görür görmez hafifçe başını salladı ve arka kapıyı açtı.
“Hazır mısınız, Sena Hanım?” dedi nazik biriydi bu Hakan.
“Hazırım,” dedim biraz gergin, biraz heyecanlı.
Kalbim hem Cihangir’i hem de şirketteki onca insanı düşününce hızla çarpıyordu. Arabaya bindiğimde gözlerim koltuğun üzerinde duran küçük bir çantaya takıldı.
Bu da neydi ki?
Çantayı elime alıp açtım, merakımdan.
“Cihangir abimin talimatı,” dedi Hakan aynadan bana bakarak. “Bu çantayı mutlaka yanınızda bulundurmalısınız.”
Kaşlarımı çatmıştım. Çantanın içindekileri merak ederek yeniden baktım. Birkaç dosya, bir dizüstü bilgisayar ve üzerinde Cihangir’in el yazısıyla yazılmış bir not vardı. Kağıdı elime aldım.
“Bugün gözlemle, not al, sorularını hazırla.”
Bir an duraksadım. Notu tekrar okudum.
“Bir dakika...” dedim. “Cihangir bu notu ne zaman yazdı? Konuşalı daha yirmi dakika bile olmamıştır. Şirketten burası neredeyse kırk dakika sürüyor.”
Hakan gözlerini yoldan ayırmadan konuştu.
“Cihangir abim bu çantayı dün arabaya koymuştu.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Nasıl yani?” dedim. “Benim şirkete gitmek isteyeceğimi önceden biliyor muydu?”
Hakan omuzlarını silkti.
“Ben bilmem, Sena Hanım,” dedi sakin bir tonla. “İsterseniz Abime sorarsınız.”
Elimdeki nota yeniden baktım. Bu adamın beni benden iyi tanımış olması inanılmaz derecede tuhaftı. Üstelik mesele yalnızca ne yapacağımı tahmin etmesi değildi. Ben daha kendi sıkıntımın adını doğru düzgün koymamışken o, beni nasıl oyalayacağını bile düşünmüştü.
Çantadaki dosyalara göz attığım da üzerinde farklı başlıklar, tarihler ve birkaç kısa not vardı. Dizüstü bilgisayarın da çantaya eklenmiş olması, Cihangir’in beni yalnızca görmek için çağırmadığını açıkça gösteriyordu.
Galiba beni işe alıyordu.
Aklımdaki sorular çoğaldıkça notu katlayıp çantaya geri koydum. Yol boyunca Hakan’a başka bir şey sormadım. Zaten Hakan da nazik biri olsa bile konuşma gereği duymamıştı benimle. Pencereden dışarıya baktığımda yol kenarındaki ağaçlar, geride bıraktığımız evler ve giderek kalabalıklaşan caddeler gözlerimin önünden akıp giderken aklım hep aynı yerdeydi.
Cihangir Soytürk.
İstanbul’un sokakları geride kalırken araba yavaşlamıştı. Şirketinin önüne gelmiştik. Hakan ben daha kapıya uzanmadan inmiş, benim için kapıyı açmıştı. Bir an insan üstü olduğunu düşündüm arabanın içinde.
Şirkete adım attığımda içerideki soğuk hava ve şık giyimli insanlar beni şimdiden germişti. Herkes inanılmaz derecede bir yere yetişmeye çalışıyor gibi davranıyordu.
Hakan’ın yönlendirmesiyle asansöre bindim. Aynadaki yansımama baktığımda sanki birkaç saat önce pijamalarıyla kahvaltı masasında oturan ben değildim. Burada bambaşka birine dönüşmüştüm.
Ofis çalışanı Sena Algın! İç mimar Sena Algın!
Kulağa inanılmaz güzel geliyor.
Asansör durduğunda Hakan kapıyı işaret etti.
Cihangir’in odası.
Elimi kapıya götürmeden önce kısa bir tereddüt yaşamıştım. Sanki sınava giriyormuş gibi hissediyordum. Yine de kapıyı tıklattım.
“Gel,” dedi içeriden tok ve gür sesiyle.
Bu adam demek ki her yerde böyleydi.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde ilk hissettiğim şey soğuktu. Odanın kendisi değil, havası, duruşu, çizgileri...
Gri duvarlar, keskin hatlar, ağır mobilyalar. Her şey fazlasıyla kontrollüydü.
Tıpkı Kuzguncuk’taki gibi.
Cihangir masanın kenarına yaslanmış, gülümseyerek beni izliyordu. Sert duruşunun aksine yüzündeki ifade oldukça rahattı.
“Burası... çok sert görünüyor,” dedim, dikkatle etrafı süzerek. “İş dünyasının ağırlığını hissediyorsun burada Cihangir.
Gülümsemesi biraz daha belirginleşmişti.
“İşte bu yüzden buradasın,” dedi. “Benim gözüme sadece rakamlar, dosyalar ve projeler çarpıyor. Ama senin gözün...”
Bir an durdu.
“...başka şeyleri fark ediyor, güzelim.”
Bölüm etkileşimi
