YALANIN BENDE KALSIN kitap kapağı

11. bölüm / 17

YALANIN BENDE KALSIN

YALANIN BENDE KALSIN

Vaveyla Yazarı: 145 145

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: YALANIN BENDE KALSIN

Gece eve döndüğümüzde kimse olanlar hakkında tek kelime etmemişti. Belki de hepimiz, söylenecek tek bir cümle bulamamıştık. Gerçi konuşulacak çok şey vardı ama olanlardan sonra kimsenin konuşmaya halinin kalmadığına emindim.

Zaten Cihangir de konuşmadı. Beni eve getirdiğinden beri yüzünde ne düşündüğünü ele verecek tek bir ifade görmemiştim. Arabada yanı başımda otursa da bir kez olsun bana bakmamıştı. Gözlerini yoldan asla ayırmaması, çenesinin her zamankinden daha gergin durması...

Ona bir şey sormayı düşündüğüm her an bakışlarımı kendimden emin bir şekilde başka yöne çevirmiştim. Çünkü soru sormak bile o an da başlı başına bir sorundu.

Odama çıktığımda üzerimi değiştirdim, yatağa uzandığımda gözlerimi kapatsam bile her seferinde gecenin farklı bir anı zihnimde beliriyordu. Cihangir’in beni öpmesi, benim onu öpmem. Daha sonra Cahit’in yüzü, söyledikleri. Beni tanıdığını iddia ederken sesindeki o tuhaf keskinlik.

Ve Cihangir.

Onun bütün bunların neresinde durduğunu anlayamıyordum. Daha doğrusu, anlamaya çalıştıkça karşıma yeni bir duvar çıkıyordu.

Sabaha kadar yatağın içinde dönüp durduğum için doğru düzgün uyuyamamıştım. Gün ışığı perdelerin arasından yüzüme vurduğunda hala aynı sorunun etrafında dönüp duruyordum.

Cahit beni nereden tanıyordu?

Çocukluk arkadaşım olduğunu söylemişti. Peki, neden onu da hatırlamıyordum?

İnsan birini unutabilirdi. Bunu biliyorum ve kabul de ediyorum. Ama birinin karşısındakini bu kadar iyi tanıdığını iddia etmesiyle, o kişiye dair zihninde tek bir anının bile bulunmaması arasında insanın içini kemiren bir şey vardı.

Benim içimi kemiren de tam olarak buydu zaten. Hatırladığım tek bir çocuk vardı. O da oydu işte.

Sarı...

Ama o Cahit değildi. Olsaydı hissederdim, tanırdım onu.

Yataktan kalktığımda dolaptan üzerim için bir şeyler aldım. Hazırlandığımda ise odadan çıkmıştım. Merdivenlerden inerken mutfaktan gelen tabak seslerini duydum. Sanırım kahvaltı hazırdı.

Bakışlarım masaya kaydığında Cihangir orada oturuyordu. Beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, bir eliyle kahvesini tutarken diğerinde telefonundan bir şeyler bakıyordu. Yüzünde benim aksime uykusuzluğun izine rastlamak mümkün değildi. Sanki gece boyunca mışıl mışıl uyumuş gibiydi.

Acaba gerçekten öyle uyumuş muydu bu adam?

Ben onu gözetlerken başını kaldırmadan, “Günaydın,” dedi. Bana bakmamıştı fakat yine de beni fark etmişti.

“Uyandığımı nereden anladın?” diye sordum.

Kahvesinden bir yudum aldı, hala bana bakmıyordu.

“Merdivenlerdeki sesinden.”

Demek ki evin içinde çok sesli yürüyordum. Halbuki taş çatlasın elli bir kilo falandım.

Masaya ilerlediğimde sandalyeyi çekip karşısına oturmayı düşündüm. Bunun yerine yanındaki sandalyeye oturmuştum. Adam bütün gece ve şimdi de dahil bana bakmamıştı ve ben yine de onun yanına oturuyordum.

Bu kalbimin vücudumu yönetme işini bırakması gerekiyordu.

Aslında yanına oturma nedenim aramızdaki mesafeyi kapatmak istediğimden değildi. Belki de yüzünü daha yakından görebilirsem aklından geçenlere dair bir şey yakalayabileceğimi düşünüyordum.

Yakalayamamıştım.

Çünkü Cihangir’in yüzünde okunabilecek hiçbir şey yoktu.

Bir süre kahvaltıyla ilgileniyormuş gibi yaptım. Çatalımı elime aldığımda tabağımdaki yiyecekleri oynatıyordum. Ama soru sorma isteğimi bastıramıyordum.

Zaten sonunda dayanamadım.

“Sence Cahit beni nereden tanıyor olabilir?”

Dün geceden beri yüzüme bakmayan adam, Cahit adını duyduğunda bakışlarını doğrudan bana çevirmişti.

“Cahit mi?”

Sanki adını ilk kez duyuyormuş gibi soruyordu bir de. Oysa ikimiz de neden ondan söz ettiğimi biliyorduk.

“Çocukluk arkadaşım olduğunu söylüyor.”

Parmaklarımı çatalın sapına doladım. “Ama ben onu hatırlamıyorum. Yüzüne baktığımda bile tanıdık gelen bir şey yok. Yani ne bileyim insan unutsa bile hatırlamasa bile görünce bir şey anımsamaz mı? Yoksa gerçekten çocukluk arkadaşım mı?”

Cihangir elindeki çatalını yavaşça bıraktı.

“Bunu bana da sormuştun. Çocukken tanışıp tanışmadığımızı,” dedi.

Bakışlarımı ondan ayıramıyordum.

“Gerçekten, çocukluğunu hiç hatırlamıyor musun, Sena?”

Gerçekler...

Onun sesi, tanıştığımızdan beri ilk kez bu kadar yabancı gelmişti kulağıma. Aramızdaki o tanıdık sıcaklık bir anda sönmüş gibiydi.

Cevap veremedim. Cihangir birkaç saniye daha yüzüme baktığında sandalyesini geriye doğru yasladı.

“Dün gece,” dedi, “Serkan’la senin hakkında biraz araştırma yaptık.”

Ne araştırmasıydı bu? Yani bana gelip sorabilirdi. Bütün gece yatağın içinde kendimi sorgulamama gerek kalmazdı hiç değilse...

“Ne araştırması bu?”

“Cahit’in seninle olan bağını,” diye devam etti, ne bağım olabilirdi ki o yüzsüz, arsız, kötü pislikle!

“Seni tanıdığını dün gece öğrendim.”

Ne!...

Yıllarca aradığım, daha doğrusu hatırlamaya çalıştığım o çocuk Cahit 'miydi?

O, sarı olabilir miydi?

Bana anlattıkları doğru muydu?

“Yani...” Sesim düşündüğümden de güçsüz çıkmıştı. “Gerçekten çocukluk arkadaşım olabilir mi?

Cihangir cevap vermek yerine elini elimin üzerine koydu. Parmakları elimi daha sıkı tuttuğunda gözlerinde karanlığa bakıyordum.

“Önce bir şeyi açıklığa kavuşturalım, Sena.”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Cahit’le ne gibi bir bağım vardı benim de bu adam böyle davranıyordu.

Cahit’le neydik, biz?

“O gece, Cahit buraya geldiğinde söylediklerini duydun. Benimle ilgili söylediklerini de.” Başparmağı elimin üzerinde bir kez hareket etmişti.

“Aklından, sana oyun oynadığımız gibi saçma sapan şeyler geçiyorsa çıkar onları.”

Yani geçmedi desem yalan olurdu. Hatta tam da bu yüzden Cihangir’e silah doğrultmuştum.

Ama şimdi karşımda oturmuş elimi tutuyordu.

“Biliyor musun,” dedim yavaşça, “Cahit’in... yani Mert’in çocukluğuma dair söylediklerini hala tam hatırlayamıyorum.”

Cihangir şaşırmış gibiydi.

“Nasıl yani?”

“Bu geceye kadar hiçbir şey hatırlamıyordum yani.” Bir an duraksadım. “Sadece onun söyledikleriyle değil, çocukluğumla ilgili de... Sanki bir şeylerin olması gerektiğini biliyordum ama ne olduğunu bir türlü bulamıyordum.”

Cihangir başını anlayışla sallamıştı. Fakat gözleri yüzümde sanki az önce söylediğim cümledeki her ayrıntıyı yeniden değerlendiriyor gibiydi.

“Hatırladım mı, yoksa söyledikleri yüzünden bazı şeyleri ilk kez mi düşünmeye başladım, bilmiyorum.”

Elimi onun elinin altında biraz daha oynatmıştım. Artık parmaklarımız iç içeydi.

“Ama bir şeyler var, Cihangir. Bunu hissediyorum.”

Bakışlarımı bir an mutfaktaki masaya çevirdim. Zihnimde beliren görüntüleri bir araya getirmeye çalışırken sesim kendiliğinden çıkmıştı.

“Bahçedeki o ahşap evde çocuklarla oynardım. Sanırım Mert de onlardan biriydi. O zamanlar beş yaşlarında olmalıyım. O da okula gidiyordu galiba, belki yedi ya da sekiz yaşlarında olabilirdi.”

Duraksadım, hatırlamaya çalıştıkça zihnimdeki görüntüler birbirine karışıyordu. Yüzler o kadar belirsizdi ki bir şeyleri tam olarak hatırlamıyordum. Fakat şundan emin olmuştum ki sarı diye anımsadığım çocuk gerçekten sarışındı.

Yine de devam ettim.

“Gerçi çocukluğuma dair hatırladığım o kadar az şey var ki...” dedim, yeniden Cihangir’e dönerek.

“Hatta benim doğru düzgün bir çocukluk fotoğrafım bile yok. İzmir’e taşınırken hepsi kaybolmuş.”

Cihangir tüm dikkatini bana vermişti.

“Çocukluğuna dair bir şey hatırlamaman ilginç.” dedi. “Fotoğrafının da olmaması garip... Ama yaşadığınız onca şeyden sonra anne babanın ölümü, deden ve babaannenin yaşadıkları...”

Kısa bir an öylece durdu ve konuşmadı.

“Ama şu an asıl önemli olan mevzu baban,” dedi sonunda.

Babam mı?

Başımı kaldırdım.

“Babam hakkında ne biliyorsun, Cihangir?”

“Zamanında İstanbul’da saygı gören bir adammış, Sena,” dedi Cihangir.

Bir an ona baktım inanmayan gözlerle.

“Ne demek saygı gören?”

“Adı pek çok yerde duyulurmuş. İnsanlar onu tanır, sözüne değer verirmiş. Bazı meselelerde fikri sorulurmuş.”

Babamı düşündüm.

Onu hatırlamaya çalıştığımda zihnimde beliren o dersleri vardı. Benim babam bir aile babasıydı. Evet bizim içinde saygın bir adamdı. Ama herkes için öyle miydi? Bilmiyordum.

Şimdi karşımda oturan adam, babamın benim hiç bilmediğim bir hayatı varmışçasına onu bana anlatmaya başlamamıştı. Üstelik anlatacakları, babamın geçmişine dair bildiğim birkaç şeyden çok daha fazlası gibi duruyordu.

“Peki, babamın Cahit’le ne alakası var?”

Cihangir elimi bıraktığında kahvesinden bir yudum aldı. Ardından yeniden yüzüme döndüğünde cevabı biliyor da ne kadarını benimle paylaşacağını karar veremiyormuş gibi bir hali vardı.

“Cahit’in babası, Macit. Bir dönem senin baban için çalışıyormuş?”

“Ne iş yapıyordu, o da mı inşaat sektöründeydi?”

“Başlangıçta sıradan işler. Bağlantılar kurmak, insanlarla ilgilenmek, bazı meseleleri çözmek...”

Dudaklarının kenarında beliren belirsizlik beni çileden çıkartıyordu. Bir şeyi neden dolandırıp anlatırdı ki bir insan?

“Fakat Macit’in senin babanla da çalışmadan önce de başka bağlantıları vardı. Üstelik bunlar, onun için uzak durulması gereken türden bağlantılardı.”

Sandalyemde biraz daha doğruldum.

Duyduklarım karşısında nutkum tutulmuştu.

Macit...yıllar önce babam için mi çalışıyordu yani?

Cihangir anlatmaya devam ediyordu fakat beynim resmen şu an da duyduklarını anlamlandırabilmek için geride kalmıştı.

“Babanla tanışmadan önce silah kaçakçılığı yapıyormuş Macit. Çeçenlerden Çarboz’a çalışıyormuş. Bir gün Rusya’dan Türkiye’ye kaçak silah sokarken, malları Gürcülere satmış.”

Başımı kaldırıp da Cihangir’in gözlerine bakamıyordum, gerçekten babamın böyle bir adamla ne işi olurdu?

“Başta kimse anlamamış tabi,” diye devam etti. “Sınır bölgelerinde mallara el koymak sık rastlanan bir şeymiş. Ama Çarboz, Gürcülere haber verince gerçekler ortaya çıkmış. O andan sonra işin boyutu değişmiş.”

Ses tonu asla değişmiyordu. Anlattığı şeylerin ağırlığında ben eziliyordum buna rağmen yüzünde en ufak bir değişim göremiyordum. Dirseğini masaya dayamış, parmaklarını çenesine götürmüştü. Sanki yıllar önce yaşanmış bir olayın ayrıntılarını değil de herkesin bildiği sıradan bir hikayeyi anlatıyordu. Oysa benim için sıradan olan hiçbir şey kalmamıştı.

“Çeçenler silahları istemiş Gürcülerden. Onlar da satın aldıklarını söyleyince iki taraf birden Macit’in peşine düşmüş.”

Cihangir’in sözleri bittiğinde sessizlik, beynimin içinde uğuldamaya başlamıştı.

“Yani...” dedim sonunda boğazımı temizleyip yeniden konuştum. “Babam, bu... Macit’le iş birliği mi yapmış?

Cihangir başını salladı, sessizce bekledi. Dün gece, duymam gereken gerçekleri tam da şimdi duyuyordum.

Peki...” dedim. ““Sonra ne oluyor? Anladığım kadarıyla Macit hala hayatta... Babam onun böyle biri olduğunu bilmiyor muydu?”

Aslında sormak istediğim bundan daha fazlasıydı. Babam, silah kaçakçılığı yapan bir adamı neden korumuştu? Onunla nasıl bir ilişki kurmuştu? Ve bütün bunların Cahit’le, dolayısıyla benim çocukluğumla ne ilgisi vardı?

Fakat sorularımın hiçbirini tamamlayamadan Cihangir yeniden konuştu.

"Macit'i baban kurtarmış ellerinden."

Nasıl yani... Tarık Algın mı?

Babam mı?

Bir an için duyduğum cümleyi zihnimde yeniden kurdum. Sanki yanlış anlamış olmalıydım. Çünkü karşımda oturan adamın anlattığı kişiyle benim tanıdığım babam arasında hiçbir benzerlik bulamıyordum.

“Emin misin Cihangir?” dedim. “Benim babam olduğuna? Başka bir Tarık Algın olmasın?”

O, bu tepkim karşısında gülmüştü.

“Mert’e adını koyan kişi de senin babanmış, Sena” dedi.

İnanılır gibi değildi olanlar. Benim babam, ona bir de isim mi koymuş. Hadi isim koydu, tamam. Peki daha fazla niye arkadaş olmuş öyle birisiyle ya. Hiçbir şey anlamıyordum. Üstelik ben babamın geçmişine dair bunların hiçbirini bilmiyordum.

“O zamanlar baban saygı duyulan bir adammış,” diye devam etti Cihangir. “Eli kolu uzunmuş yani. Önemli yerlerde dostları varmış.”

Sesindeki sakinlik beni bitiriyordu resmen. Bir şeyleri bana anlatmaya çalışırken o, sanki çoktan çözülmüş bir meselenin yalnızca eksik parçalarını anlatır gibiydi. Sonra yüzündeki bu ifade silindiğinde bakışları koyulaştı. Elini masanın üzerine koydu.

“Macit yalvarmış, babana,” dedi.

“Ne için yalvarmış o, babama?”

“Canını kurtarması için.” Gözlerimin içine bakıyordu. ‘Karım hamile... doğacak çocuğumun yüzü suyu hürmetine kurtar beni,’ demiş.”

Bir adamın, henüz doğmamış çocuğunu öne sürerek başka bir adamdan merhamet dilemesi... Babamın o an ne düşündüğünü hayal etmeye çalıştım ama beynim o kadar ambale olmuştu ki hayal falan edemezdim şimdi.

“Babam da kurtarmış yani... öyle mi?” dedim, sorgularcasına. “Hiçbir karşılığı olmadan yani?”

Soruyu sorarken bile içimde bir yer bu ihtimali reddediyordu. Çünkü babam karşılıksız hiçbir şey yapmazdı. Evet, babam insanlara yardım etmiş olabilirdi, birinin hayatını kurtartmış da olabilirdi. Fakat böylesine tehlikeli bir adamı, iki tarafın da peşine düştüğü bir kaçakçıyı kurtarmak... Ne bileyim bu onluk bir şey değildi. Yalnızca merhametle açıklanabilecek bir şey değildi en azından.

“Karşılıksız mıydı, yoksa bir karşılığı var mıydı, bilmiyorum Sena” dedi Cihangir.

“Sen nereden biliyorsun tüm bunları?” dedim.

Cihangir, sorumun üzerinde fazla durmayı seçmemişti. Omuzlarını hafifçe geri itti.

“Tüm bildiğim bu Sena. Babanla ilgili farklı bir şey öğrenirsem sana söylerim ama şimdi şirkete gitmem lazım.”

Cümlesini öyle rahat bitirmişti ki bir an, sanki olağan bir şeyi anlatmış gibiydi. Bence bildiğinden daha fazlasını saklıyordu ama anlatmak istedikleri bu kadardı hem sanki şirket onun değilmiş gibi bana bahane üretiyordu.

Yine de bugün babamla ilgili öğrendiklerimi sindirmem gerekliydi. Zihnim zaten birbirine girmiş düşüncelerle doluydu. Bir de onun peşine düşüp ağzından laf almaya çalışacak halim hiç kalmamıştı. En azından kendime söylediğim buydu. Sandalyemi geriye itip ayağa kalkmak üzereydim ki parmaklarımın üzerinde elini hissettim.

Cihangir elimi tutmuştu. Ona baktığımda koyu gözlerinde tanıdık bir parıltı vardı. Dudaklarındaysa beni şimdiden huzursuz etmeye yeten o küçük gülümseme.

“Dün gece, başka şeylerde olmuştu” dedi.

Aman Allah’ım!

Dün gece...

Onu öpmüştüm!

Bunca şey yaşanmamış, sabahın başından beri babamın geçmişiyle ilgili akıl almaz gerçekleri dinlememişim gibi Cihangir’in dediği karşısında şok geçiriyordum.

İşin garip tarafıysa şu an yanaklarımın resmen alev alev olduğuna yemin edebilirdim. Ne yazık ki Cihangir, saklamaya çalıştığım şeyleri fark etmekte inanılmaz bir yol kat etmişti.

“Beni öperken, bu kadar utanmamıştın Sena,” dedi alayla üstelik gözlerini bir an bile benden ayırmıyordu. Utandığımı gördükçe bundan daha fazla keyif alıyor gibiydi karşımda.

Elimi hala bırakmamıştı.

“Cesaretimi senin beni öpmende bulmuştum Cihangir Soytürk. Unuttun mu?” dedim, gözlerimi kaçırmadan.

Sözlerim ağzımdan çıkar çıkmaz içimdeki zafer duygusu kısa süreli olmuştu. Çünkü utanıyordum. Fakat onunla baş edebilmenin ilk kuralını öğrenmiştim.

Karşısında geri adım atmamak...

Yine de gözlerindeki hınzır bakış, o gülümsemeyle birleşince, Cihangir Soytürk’le baş edemeyeceğimi anlamam gerekirdi, karşısında geri adım atmamak bir hikayeydi.

Daha fazla uzatmamak için tuttuğu elimi bırakmaya çalıştığımda birden masada beni kendisine doğru çekti.

Öylesine yakındık ki dudaklarımız neredeyse birbirine değecekti. Onu öpmek yerine yüzünü izledim. Dudakları özenle çizilmiş gibiydi, alt dudağının üzerindeki hafif dolgunluk, yüzündeki sert ifadeyle tuhaf bir tezat oluşturuyordu. Çenesine yayılan kısa sakalları, yüz hatlarını daha keskin göstermişti. Nedensizce parmaklarımı orada gezdirmek istedim, teninde hissedeceğim o hafif pürüzü merak etmek istedim.

Resmen kollarının arasında olduğum bu adamın yüzünü, sanki hayatımda gördüğüm en ilgi çekici şeymiş gibi inceliyordum.

“Beni incelemen bitti mi, Sena?”

Bir anda sesini duyunca gözlerimin mavisi, karanlıklarında kaybolmuştu.

Aramızdaki mesafe artık nefes kadar yakındı. Dudaklarından çıkan sıcaklığı dudaklarımda hissedebiliyordum.

“Ne incelemesi, canım. Öyle bakıyordum.”

Beni yakalamıştı.

“Bakmak istersen biraz daha yakından bakabilirsin, güzelim”

Ve birden dudaklarıma bıraktığı sıcak öpücükle, vücudumun her yerinde karıncalanma başlamıştı. Dün onu öpmüştüm ama o, üstün körüydü. Şimdiyse gerçekten öpüşüyorduk. Daha sıcak daha gerçekti. Parmaklarım ne yapacağına karar vermeden önce onun göğsüne yerleşti. Gömleğinin altındaki sıcaklığı hissederken kalbimin ritmi iyice bozulmuştu.

Benden uzaklaştığında derin bir nefes aldı ama aramızdaki mesafeyi açmamıştı. Burnunun ucu neredeyse yüzüme değiyordu.

“Etkilendiğini bu kadar belli etmesen, benden hoşlandığını asla anlayamazdım Sena.” diye konuştu Cihangir.

Sabah sabah neler oluyordu böyle?

Akşamdan sonra sabahın ilk saatlerinde aşk itirafının gelme olasılığını, hiç düşünmemiştim. Aşk itirafı demek doğru olur muydu, ondan bile emin değildim. Cihangir’in ağzından çıkan sözler, bir adım yaklaşırken diğer adımı geri atan türdendi. Beni kendine çekiyor, sonra bunu yalnızca benim hislerimmiş gibi göstermeyi başarıyordu. Ayrıca o yüzündeki emin ifade, ona kızmamı bile zorlaştırıyordu.

“Sen de benden etkileniyorsun, Cihangir. Yalan mı?” dedim, ona meydan okurcasına.

Aramızdaki tutku neredeyse elle tutulur hale gelmişti. Mutfağın vanilya kokusu Cihangir’in teninden yayılan kehribarın sıcak ve baş döndürücü kokusuna karıştığında yaz sabahının sıcaklığı aramızdaki havayı alevlendiriyordu.

“Hmm... etkileniyor muyum acaba?” dedi Cihangir.

Bana meydan okuyordu.

Cevap vermek yerine yakasını tutup onu kendime çektim, dudaklarımı dudaklarına bastırdım.

Bu kez öpücüğümde meydan okumadan çok arzu vardı. Cihangir’in bir anlığına duraksadığını hissediyordum. Ardından eli belime yerleşti. Elimi ensesine götürdüğümde saçlarının arasından parmaklarımı geçirip onu biraz daha kendime bastırdım.

Daha sonra istediğimi almış gibi Cihangir’den nefes nefese geri çekildiğimde gözlerinde derin bir arzu gördüm.

Bir öpücük bizi ne hale getirmişti?

“Artık benden etkilendiğini kabul etmişsindir, umarım” dedim.

“Sorunun cevabını biliyorsun, Sena.”

Gülümsemesi yavaşça derinleşiyordu. Sonra birden beni kucağına aldı. Beklenmedik hareketiyle kollarımı boynuna doladım. Beni yeniden öpmeye başladığında sırtım mutfak duvarına yaslanmıştı. Duvarın serinliğiyle onun bedeninden yayılan sıcaklık arasındaki tezat, vücudumun sıcaklığına engel olamıyordu. Cihangir, beni kollarında tutarken öpücüklerinin arasındaki o kısacık anlarda bile yüzüme bakıyor, sanki her tepkimi aklının bir köşesine kaydediyordu.

Bu adam gerçekten ne yaptığını biliyordu.

Nasıl yaklaşacağını, ne zaman duracağını. Ne zaman o kendinden emin gülümsemesiyle bütün dengemi bozacağını biliyordu. Üstelik bunu yaptığının farkındaydı.

Mutfaktan duyulan sesler ikimizin de derin nefes alışlarıydı. Dudaklarımdan ayrıldığında hala duvara yaslı ve onun kucağındaydım. Alnını alnıma yasladı. Nefesimiz düzelmiyordu. Gözlerimi açtığımda, yüzündeki o alaycı ifadenin yerini daha koyu, daha ciddi bir bakışın aldığını gördüm.

“Bana öyle bakma,” diye fısıldadım.

“Nasıl bakıyorum, Sena?”

“Sanki aklımdan geçen her şeyi biliyormuş gibi.”

Dudaklarını dudaklarıma değdirmişti yeniden.

“Peki, aklından ne geçiyor, kızıl?”

Cevap veremedim. Çünkü söyleyeceğim şeyin beni ele vereceğini biliyordum. Parmaklarımı ensesinde gezdirip onu yeniden kendime çektim. Ne yapacağımı anlamıştı.

Beni yeniden öptü, bu sefer arzu daha tutkuluydu. Dili dudaklarımın üzerinde gezindiğinde üst dudağını dişlerimin arasına aldım. Gözlerindeki ifade bir ton daha koyulaştı.

Sırtımı dayadığım duvardan ayrılıp beni mutfak tezgahına oturttuğunda, karşımdaki adam dudaklarını dudaklarımdan çekerek boynuma indirdi. Artık izlerini dudaklarım dışında her yere bırakıyordu. Parmaklarım saçlarının arasına karışırken gözlerimi kapattım. Her hareketiyle beni biraz daha kendine alıştırmak ister gibiydi.

Ve en kötüsü, buna izin veriyordum.

Dudakları köprücük kemiğime yaklaştığında parmaklarımı omuzuna bastırdım. Biriyle bu kadar uyumlu olamazdım. Şimdiye kadar böyle düşünmüştüm.

Çıplak tenimde bıraktığı izler tüylerimin diken diken olmasına neden oluyordu. Bende bıraktığı her iz hızlı nefesler vermeme neden olmuştu. Sonunda nefesimi toplayabilmiştim.

“Cihangir,” dedim sesim titreyerek içimdeki sıcaklık başımı döndürüyordu adeta. Yarı kapalı gözlerimle devam ettim konuşmaya.

“Gerçekten ne hissediyorsak öyle mi davranacağız?”

Bu soruyu beklemediği aşikardı fakat yine de iyi düşünülmüş bir cevap vermişti.

“Sen, aklımda yokken etkilendiğim tek kişisin, Sena.”

Belki ‘sana aşık oldum’ dememişti, belki ‘senden hoşlandım’ da dememişti ama söylediği cümleler benim için yeterliydi.

Dudaklarına ufak bir öpücük kondurmak için eğildiğimde o bunu aramızdaki mesafeyi hızla kapatarak değiştirmişti. Resmen aramızdaki mesafeyi kapatma ihtiyacı nefesimi kesmişti. Onun kolları arasında aldığım sıcaklık ve başımı döndüren kokusu kalbimin göğsümün üstünde hızla atmaya başlamasına neden oluyordu. Olduğum yerde kıpırdandığımda dudaklarımdan küçük bir inleme çıktı.

Öpüşmemiz derinleşirken mutfağın kapısının açılmasıyla, şehvet dolu anım yerini utanca bırakmıştı.

Gelen kişi Serkan’dı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

24okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18