10. bölüm / 17
YALANIN BENDE KALSINYALANIN BENDE KALSIN
Bölümler 17Şu an: YALANIN BENDE KALSIN
- 1 YALANIN BENDE KALSIN1.561 kelime
- 2 YALANIN BENDE KALSIN3.040 kelime
- 3 YALANIN BENDE KALSIN2.135 kelime
- 4 YALANIN BENDE KALSIN1.958 kelime
- 5 YALANIN BENDE KALSIN2.279 kelime
- 6 YALANIN BENDE KALSIN2.445 kelime
- 7 YALANIN BENDE KALSIN2.190 kelime
- 8 YALANIN BENDE KALSIN1.671 kelime
- 9 YALANIN BENDE KALSIN2.203 kelime
- 10 YALANIN BENDE KALSIN1.995 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 YALANIN BENDE KALSIN2.697 kelime
- 12 YALANIN BENDE KALSIN4.137 kelime
- 13 YALANIN BENDE KALSIN924 kelime
- 14 YALANIN BENDE KALSIN1.486 kelime
- 15 YALANIN BENDE KALSIN1.020 kelime
- 16 YALANIN BENDE KALSIN1.679 kelime
- 17 YALANIN BENDE KALSIN1.727 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Merhaba güzelim,” dedi, dudaklarının kenarında kural tanımayan bir gülümsemeyle.
“Ben Cihangir’in arkadaşı, Cahit Mert Kolcuoğlu.”
Cahit.
Cihangir’in bahsettiği Cahit o olmalıydı.
Şaşkınlıkla karşımda duran adamın yüzüne bakıyordum. Etrafımızdaki sesler o kadar silikleşmişti ki kelimelerin yerini kalp atışlarım aldı. Bacaklarım istemsizce titriyordu. Onun yüzünden gelmişti başıma bütün bunlar.
Oysa, bu halimden oldukça memnun görünüyordu.
Elini omzumdan aşağıya doğru kaydırdığında, refleksle elini sertçe ittim. Etrafımızda birkaç meraklı bakış olsa da kimse müdahale edecek kadar yakın değildi.
“Bana dokunma!”
Sesim düşündüğümden daha sert çıkmıştı.
Sahi, Cihangir neredeydi?
Biraz önce yanından ayrılırken beni görüş alanında tutacağını söylemişti. Şimdi ise Cahit’le baş başaydım.
Cahit, sesini biraz alçaltıp gözlerini üzerimden ayırmadan konuştu.
“Demek sonunda gerçekten tanışıyoruz. Korkmana gerek yok, Sena. Cihangir beni sana nasıl anlattı bilmiyorum ama...” dedi, yüzüme doğru biraz daha eğildi. Alkol kokan nefesi midemi bulandırmıştı.
“Seni sandığından daha iyi tanıyorum.”
Bir an nefesim kesilmişti. Beni nereden tanıyordu?
Gerçekten hatırlamıyordum.
Cahit’in dudaklarında iğrenç bir gülümseme vardı.
“Beni nasıl bu kadar kolay unuttun?” diye sordu ısrarla. “Sen küçükken prenses olurdun... Her oyunda. O ahşap ev senin için bir şatoydu. Ben de...”
Hala gülmeye devam ediyordu. Elindeki içkisinden bir yudum daha aldı.
“Ben de seni koruyan kişiydim, hatırlasana. Kapında nöbet tutan, kimseye yaklaşmasın diye bekleyen.”
İçimdeki huzursuzluğu bastırmaya çalışıyordum.
“İnan bana,” dedim, dudaklarımı biraz büzerek, “seni hiç ama hiç hatırlamıyorum.”
Belli ki verdiğim cevaptan hoşlanmamıştı.
“Evet, bahçemizde bir ahşap ev vardı. Ama orada sen yoktun. En azından benim hatırladığım hiçbir anımda.”
Sözlerimle birlikte yüzündeki ifade daha da sertleşti. Sanırım kızmıştı...
Elindeki kadehi masaya bıraktı. Bu kez yüzündeki alaycı ifade bütünüyle kaybolmuştu.
“Hiç düşündün mü?” dedi.
Bakışlarımı ondan ayıramıyordum.
“Neyi?”
Biraz daha bana yaklaştı.
“Neden çocukluğunu hatırlamıyorsun?”
İşte o an duraksadım. O bunu nereden biliyordu?
“Hatırlamadığımı da nereden çıkardın? Seni hatırlamıyorum diye çocukluğumu da hatırlamıyor olmam gerekmiyor.”
Cahit kısa bir kahkaha attı. Söylediklerim onu eğlendirmişe benziyordu.
“Öyle mi?
Bıraktığı kadehi yeniden eline aldığında dirseğini masaya dayayıp bana doğru eğildi.
Bu adam, çocukluğuma dair bazı anılarımı hatırlamadığımı nereden biliyordu? Çünkü bunu benim dışımda yalnızca belirli kişiler bilirdi.
Tam cevap vermek üzereydim ki bana doğru gelen Cihangir’i gördüm. Yanında Serkan da vardı. Göz göze gelmemiz bir saniye sürdü ve beni hiç düşünmeden kolumdan çekti, arkasına aldı.
Bu kez Cahit ile aramda Cihangir vardı.
“Ne işin var lan senin burada?” diye bağırmıştı Cahit’e.
Sonra bana dönmeden devam etti.
“Ne konuşuyordun Sena’yla?”
Cahit’in o iğrenç kahkahası tüm salonun ortasında yankılanmıştı.
“Hop hop,” dedi alaycı bir tavırla. “Bir şey yok. Sakin ol. Sadece iki eski dost olarak konuşuyorduk.”
Serkan, birden Cahit’in yakasına yapıştı.
“Dostluğuna başlatma lan! Ne dostluğundan bahsediyorsun?”
Etrafımızdaki herkes ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu, meraklı gözlerle.
O sırada Cahit’in korumaları içeri girdiğinde çoktan silahlar çekilmişti.
Cihangir benim önümde duruyordu, sonra bir adım daha attı, beni tamamen arkasına aldığında elindeki silahın namlusunu doğrudan Cahit’e doğrulttu.
Ben... nereye düştüm ya?
Bu nasıl bir kâbus?
Bir açık arttırmadan... nasıl oldu da buraya geldik, vay arkadaş?
Tam o esnada, salonun içinden yaşlı ama tok bir ses yükseldi.
“Gençler,” dedi sakin ama otoriter bir tonla. “Bu gece burada neden olduğumuzu unutmayalım.”
Herkesin bakışı o yöne çevrildi.
“Cihangir oğlum,” dedi. “Silahını indir.”
Cihangir adamın dediğini duymamazlıktan gelip silahı Cahit’e doğru tutmaya devam etti.
Yaşlı adam bu kez Cahit’e döndü.
“Cahit! Gönder şu köpeklerini!” diye bağırdığında Cahit, bir baş hareketiyle salondaki korumalara dışarı çıkmalarını emretti.
Korumalar çıktıktan sonra Cihangir’in bakışları beni bulduğunda bir saniyelik tereddütten sonra namluyu yavaşça aşağı indirdi.
Derin bir nefes alabilirdim artık.
“Rıza abi... olaylar yanlış anlaşıldı.” dedi Cahit.
Rıza abi dediği kişi elbette, Rıza Altınsoy'du. Bu ismi herkes bilirdi. İş dünyasında sözü kanun sayılan, kimsenin karşısına kolay kolay çıkmadığı bir adam aynı zamanda Palace Hotel’’in sahibi.
Rıza Altınsoy bastonuna yaslanarak bir adım öne çıktı.
“Başlatma şimdi olayına,” dedi sertçe. “Benim mekanımda kimse birbirine silah çekemez. Bunu bilmiyor musun?”
Cahit az önce sert çıkan sesini yumuşatarak konuşmaya başladı.
“Sena, benim çocukluk arkadaşım. Onunla konuşuyorduk sadece.”
Kalabalığın içinden fısıltılar dolaşıyordu. Herkes zaten daha dün resmimizi görmüştü Cihangir’le.
Şimdi de Cahit çıktı başıma!
Cihangir’in sabır dilercesine aldığı nefesi fark ettiğim de çoktan Cahit’e doğru yaklaşmıştı.
“Sena, senin arkadaşın değil Cahit. Hele çocukluk arkadaşın hiç değil!”
Herkesin gözü üzerimizdeydi. Beni bir adım daha yanına çektiğinde Cihangir herkesin duyabilmesi için gür sesiyle konuştu.
“Benim sevdiğim kadınla konuşamazsın!”
Ne... ne dedi şimdi bu?
Cahit’in yüzündeki gülümseme ilk kez silindi. Rıza Altınsoy ise yüzündeki keskin tavırdan vazgeçmiyordu.
“Demek öyle,” dedi sakin ama tartan bir sesle.
“Öyleyse daha dikkatli olacaksın Cahit. Hem sözlerine hem sınırlarına.”
Cahit’in öfkesi yüzünden okunuyordu. Dişlerini sıkarak gözlerimin içine baktı.
“Seni korurum, Sena. Onunla kalmak zorunda değilsin,” dedi Cahit, bunu söylerken başıyla Cihangir’i işaret etti.
Cahit sözünü bitirdiği anda yüzüne aldığı yumrukla geriye sendeledi. Bir, iki adımda dengesini zor toparladı.
Yumruğun sahibi Cihangir’di.
Etrafımızda insanlar geri çekilirken bazıları telefonlarına sarıldı, bazıları korkuyla yerinden kımıldayamadı. Cahit kendini toparlamaya çalışırken Cihangir bir adım daha attı. Gözleri kararmıştı resmen. Öfke sadece yüzünde değil, adeta tüm bedeninden taşıyordu.
“Bir daha...” dedi, parmağını Cahit’e doğrultarak, “bir daha onun adını ağzına alırsan seni öldürürüm Cahit! Öldürürüm!”
Cahit’in korumaları yeniden salona girip hamle yapmak istediler ama Cihangir’in adamları anında önlerine geçmişti.
Salonun ortasında iki taraf kilitlenmişti.
Ben olduğum yerde olan bitenin gereksizliğini tartışıyordum. Birisi benimle konuştuğu için niye öldürülmeliydi ki?
Hayatımda duyduğum en saçma korunma şekliydi.
Cihangir tekrar hamle yaptığında bu kez Serkan’la birlikte kolundan yakaladık.
“Cihangir!” dedim sertçe, “kendine gel, yeter artık!”
Etrafımızdaki kalabalık, bunu benim söylemiş olmama en az Cihangir’in az önce attığı yumruk kadar şaşırmışlardı.
İnanılır gibi değildi?
O esna da bastonun yere vurulma sesi duyulduğunda bir saniye önce fısır fısır konuşan insanların sesi birden kesildi.
Rıza Altınsoy.
“Yeter,” dedi yüksek sesle.
Bakışlarını Cahit’e çevirdi.
“Sen,” dedi net bir tonla, “bu mekândan çıkıyorsun!”
Cahit’in itiraz etmesine fırsat verilmeden Rıza Bey’in adamları Cahit’i ve yanındaki adamlarını hızla salonun dışına çıkardı.
Cahit’in çıkarılmasının ardından, Cihangir’in yüzü hala öfkeyle bakıyordu. Hiçbir şey söylemeden elimi tuttu; tutuşu canımı acıtmıştı. Ardından Serkan’a kısa bir baş işareti yaptı.
“Gidiyoruz.”
Beni arkasından sürükleyerek salonun kapısına doğru ilerledik. Hala etrafımızda hakkımızda konuşan insanlar vardı. Kapıdan çıkacakken Rıza Altınsoy’un sesi duyuldu.
“Cihangir.”
Cihangir, istemsizce başını çevirdi. Rıza Altınsoy, bastonuna yaslanmış, ona bakıyordu. Sesi bu kez daha yumuşaktı ama hala ağırlığını koruyordu.
“Oğlum,” dedi, “sevdiğin kadını korumak istiyorsun, bunu anlıyorum.”
Bir an durdu.
“Ama bunu yaparken yanındakileri yakma. Sen ne demek istediğimi anlarsın.”
Allah Allah, dışarıdan çok mu aşık görünüyorduk biz ya...
Gerçekten bu gece yaşanan hiçbir şeyi anlamlandıramıyorum.
Cihangir’in eli elimde biraz gevşedi. Ardından Serkan’a baktı, beni işaret ederek kısa bir hareket yaptı. Serkan emir almışçasına koluma girdi ve beni yanından çekip aldı. Çıkışa doğru ilerlerken arkamızdan fısıltılar yükseliyordu.
Kapıdan adımımızı atar atmaz flaşlar patladı.
“Cihangir Bey’le tartıştığınız doğru mu, Sena Hanım. Kavga mı ettiniz?” dedi bir muhabir.
Merdivenlerden inerken başka bir soru daha geldi.
“İçerideki tartışmanın sizin yüzünüzden çıktığı söyleniyor, doğru mu Sena Hanım? Detaylarını anlatır mısınız?”
Serkan, kameraların karşısında önümde durdu. O durmasa, ben duracaktım sonunda.
“Arkadaşlar,” dedi net ve sert bir sesle, “Sena Hanım rahatsız. Daha fazla soru kabul etmiyoruz. Lütfen yolu açın.”
Flaşlar biz arabaya binene kadar durmadı. Işıklar, sesler, bağrışlar...
Hepsi üst üste bindi.
Ve Palace Hotel’in kapıları yeniden açıldığında bu kez tüm flaşlar oraya döndü.
Gelen Cihangir’di.
Muhabirler bir anda yön değiştirdiğinde, sorular yağmaya başlamıştı.
“Cihangir Bey, içeride birisiyle kavga ettiğiniz söyleniyor, doğru mu?
“Kavga ettiğiniz kişi kimdi, açıklama yapacak mısınız?”
“Sena Hanım’la birlikte misiniz?”
Cihangir tek bir soruya bile cevap vermedi. Muhabirlere attığı sert bakış yeterince uyarıcıydı.
Fakat bir muhabir kalabalığın içinden öne atladı ve son bir hamle yaptı.
“Cihangir Bey,” dedi yüksek sesle,
“Sena Hanım’ın Cahit Mert Kolcuoğlu’yla bir ilişkisi olduğu söyleniyor. Bu konu hakkında ne diyeceksiniz?”
Her şey o cümlede kopmuştu. Üç gündür tanıdığım bu adam, içeride dağıttığı yargıların şimdi on mislini burada yapabilirdi. Ki zaten öyle de oldu.
Cihangir muhabirin sorduğu soruyu duyduktan sonra bir an durdu. Başını yavaşça o yöne doğru çevirdi.
Bir saniye.
İkinci saniyede yumruğu muhabirin yüzüne inmişti.
Muhabirin yüzüne inen darbenin sesi flaşlardan bile daha yüksek çıktı. Adam geriye savrulurken bağrışmalar yükseldi.
“Cihangir!” diye bağırdı Serkan arabadan fırladığında. Cihangir’i kolundan yakaladı.
Kulağına bir şeyler söylüyordu.
Zaten o sırada tüm korumalar bir duvar gibi Cihangir’in önüne geçtiler. Bazı objektifler indirildi, kameralar ellerinden alındı.
Ortam tam anlamıyla kaosa dönmüştü.
Arabadan indiğimde Serkan, Cihangir’i zorla arabaya doğru çekiyordu. Halen daha çok sinirliydi, Cihangir.
“Şimdi hiç sırası değil, Cihangir,” dedi alçak sesle Serkan. “Şimdi hiç değil yani.”
Cihangir’in nefesi düzensizdi. Yüzü öfkeyle bakıyordu bana.
Sanki bütün o soruları ben sormuştum ona...
Arabaya bindiğimizde Cihangir yanımda oturuyordu. Yumruğunu hala sıkıyor, bakışlarını bir noktaya kilitlemiş, sessizce düşünüyor gibiydi. Nedensizce konuşmaya cesaret edemiyordum. Ağzımı açsam, sanki bütün olanlar benim üzerime kalacakmış gibi hissediyordum.
Neyse ki Serkan sessizliği bozdu.
Ama muhatabı Cihangir değil, bendim.
“Resmen bir skandal bu gece olanlar, Sena. Skandal!” dedi hala şoktaymış gibi.
Vallahi ben ondan daha çok şoktaydım.
“Sen niye gidip Cahit itiyle konuşuyorsun ki? Ne istiyorsun yani bu adamın çileden çıkmasını mı? Cihangir’in senin için daha ne yapmasını bekliyorsun?”
Ona anlamayan gözlerle baktım.
“Ne demek ne yapmasını istiyorum? Daha üç gündür tanıyorum onu. Olaylar nasıl bu hale geldi anlamıyorum!” diye bağırdım arabanın içinde.
Hayır benim ne suçum vardı ki olanlarla da benim üstüme oynuyordu bu Serkan?
“Cahit Mert Kolcuoğlu kim? Siz kimsiniz? Sizi bile tanımıyorum doğru dürüst.”
Bir an durup nefes alma ihtiyacı hissettim.
“Evet, Cihangir’i öptüm, doğru. Ama biz gerçekten sevgili değiliz. O da bunu biliyor. Bir gece yatağında yattım diye hemen sevgilisi mi oluyorum ben!!”
Serkan cevap vermek üzereydi ki Cihangir bir anda konuştu.
“Sena,” dedi, sert bir sesle.
Başımı ona çevirdim.
“İçeride bana ne dedin hatırlıyor musun?” diye devam etti.
“Cihangir, artık yeter. Kendine gel!” diye bağırdın.
Cihangir bunu söylerken istemsizce dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Aklım dağılmıştı üç günde yemin ederim ki.
Gülümsememin aksine Cihangir’in sesi daha da sertleşti.
“Sen nasıl bana herkesin içinde bağırırsın, Sena? Ben zaten kendimdeydim,” diye devam etti. “Ama o iti senin yanında gördüğüm an kendimi kaybettim, anladın mı?”
Bir an durdu, sonra ekledi.
“Urla’da o gece ölebilirdin! Ve sen yine de onunla konuştun!” dedi.
En sonunda dayanamadım.
“Yeter ya yeter!” diye bir çığlık attım arabanın içinde. “Ne yapacaktım, Cihangir konuşmayıp? Sonuçta ben onu, bana ismini söyleyene kadar tanımıyordum. Ve ayrıca beni tanıdığını ısrarla iddia eden biri vardı karşımda.”
Cihangir derin bir nefes aldı.
“Haklısın,” dedi sonunda. “Kontrolümü kaybettim,”
Bakışlarını benden kaçırmadı.
“Çünkü seni onun yanında gördüm, Sena. Cahit masum biri değil ve sana yaklaştığında bunun tesadüf olmadığını çok net biliyordum. Benim hatam, seni bu dünyanın içine bu kadar hızlı çekmek.”
Sözleri bitmeden başımı iki yana salladım.
“Cihangir,” dedim, sesim sakin ama sertti, “ben kimsenin sahiplenecek bir eşyası değilim. Benimle konuştu diye bir adamı öldürecek noktaya gelmeni kabul edemem.”
Gözleri bir an tereddütle baktı.
“O gece Urla’da evet, adamı vurduğunu gördüm ama sadece bir sıyrıktı anladın mı? Ama sen gerçekten birini öldürmekten bahsediyorsun ve bence bu konuda oldukça ciddiydin. Bir de hangi dünyadan bahsediyorsun? Hatırlatırım, benim babam da bir iş adamıydı. Az çok bu ortamları biliyorum.” dedim.
Cihangir, söylediklerim karşısında hiçbir cevap vermedi. Onun yerine Serkan öne doğru eğilip, aynadan ikimize baktı.
“İkiniz de şunu kabul edin,” dedi ve telefonu eline aldı. “Her ne kadar haberleri engellemeye çalışsam da eminim Cahit şerefsizi olan biteni basına çoktan sızdırmıştır.”
“Ya bu Cahit’in problemi, gerçekten sizinle girdiği ihale yüzünden mi? Yani bu kadar şeyi yapmasına gerek yok. Ne bileyim, bu arazi çok mu değerli?” Dedim.
O anda birinin telefonu çalıyordu.
Etrafa bakındığımda çalan telefon benimdi. Çantamdan telefonu çıkardığımda ekranda Kerem’in adı vardı.
Açtım.
“Sena,” dedi doğrudan, “Cahit Mert Kolcuoğlu’yla ne ilişkin var kızım, senin?
Tövbe yarabbi... Herkes de beni biriyle sevgili yapma derdinde bu gece!
“Hiçbir ilişkim yok,” dedim hızlıca. “Bir etkinlikte karşılaştık konuştuk. Hem Cihangir’de vardı yanımda.”
“Bak bu olanlar yanındaki yüzünden biliyorsun değil mi?” dedi sinirle.
“Kerem, abartıyorsun. Bunun, onunla hiçbir ilgisi yok!” dedim.
Konuşurken birden telefonum elimden alındı.
“Neden bahsediyorsun Kerem Günay?” dedi sert bir sesle Cihangir.
Telefondan Kerem’in sesi geliyordu. Gelmekle kalmıyor haykırıyordu.
“Cahit gibi birinin Sena’yla ne işi olur lan, onu soruyorum.”
Cihangir hiç düşünmeden cevap verdi.
“Hiçbir işi olamaz lan! Bu yüzden bu gece cevabını aldı.”
Kerem bir şey söyleyecek gibi olmuştu ama Cihangir hiç beklemeden telefonu yüzüne kapattı.
Ne yaptığını sorgular gibi Cihangir’e baktığımda oda bana baktı. Ve ilk kez, ikimizin de bildiği ama dillendiremediği bir gerçek vardı.
Sanırım buna ilk görüşte aşk deniyordu.
Bölüm etkileşimi
