13. bölüm / 17
YALANIN BENDE KALSINYALANIN BENDE KALSIN
Bölümler 17Şu an: YALANIN BENDE KALSIN
- 1 YALANIN BENDE KALSIN1.561 kelime
- 2 YALANIN BENDE KALSIN3.040 kelime
- 3 YALANIN BENDE KALSIN2.135 kelime
- 4 YALANIN BENDE KALSIN1.958 kelime
- 5 YALANIN BENDE KALSIN2.279 kelime
- 6 YALANIN BENDE KALSIN2.445 kelime
- 7 YALANIN BENDE KALSIN2.190 kelime
- 8 YALANIN BENDE KALSIN1.671 kelime
- 9 YALANIN BENDE KALSIN2.203 kelime
- 10 YALANIN BENDE KALSIN1.995 kelime
- 11 YALANIN BENDE KALSIN2.697 kelime
- 12 YALANIN BENDE KALSIN4.137 kelime
- 13 YALANIN BENDE KALSIN924 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 YALANIN BENDE KALSIN1.486 kelime
- 15 YALANIN BENDE KALSIN1.020 kelime
- 16 YALANIN BENDE KALSIN1.679 kelime
- 17 YALANIN BENDE KALSIN1.727 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yazdan kalma bir günden...
124 gün önce’
Cihangir...
Yüz yirmi dört gün sonra her şeyin nasıl sonuçlanacağını henüz bilmiyordum. Bildiğim tek şey, o gece attığım adımlarım hayatımdaki hiçbir şeyin eskisi gibi kalmamasına neden olacağıydı.
Bahçedeki büyük masanın etrafında Serkan ve Aras’la oturuyorduk. Normal şartlarda bu saatte çoktan kollarım arasında Sena ile uyuyor olurdum. Fakat bu gece, kafamın içindeki düşüncelerden kaçmak için kendime bile tahammül edemiyordum.
Serkan, kadehini masaya bırakarak bana baktı.
“Oğlum bugün her şey yolunda gitmiş gibi görünüyor,” dedi. “Ama Cahit tahmin ettiğimizden fazla yaklaştı. Bundan sonra daha dikkatli olmalıyız. Planın bu kadar hızlı ilerlemesi Sena’nın dikkatini çekebilir.”
Sena.
Adını duymak bile gün boyunca bastırmaya çalıştığım düşünceleri yeniden zihnime taşıdı.
Rakı kadehimi elime aldım ama içemedim. Çünkü Sena’nın yüzündeki o ifadeyi hatırlamıştım. Beni kendinden emin biri sanıyordu. Oysa ne düşündüğümü, neyi amaçladığımı hatta bazen neden sustuğumu bile anlamıyordu.
Böyle kalmalıydı.
Bana güvenmeliydi.
Çünkü bu işin sonunda kaybedeceği şeyin ne kadar büyük olduğunu henüz bilmiyordu.
Ama ben biliyordum.
Ve bu, canımı tahmin ettiğimden çok daha fazla yakıyordu.
Onu kaybedecektim.
“Evet, bugün her şey yolundaydı, abi” dedi Aras. “Ama Serkan abi haklı. Oyun yalnızca senin planladığın gibi gitmeli. Ve abi...” Bir an duraksadı, söyleyeceklerini düşünüyordu. “Bence biraz fazla yaklaştın ona. Kızı kendine alıştırırsan, sonra işler istediğimiz gibi gitmediğinde ne yapacaksın? Öldürebilecek misin onu?”
Öldürebilecek miydim onu?
Parmaklarım elimde tuttuğum kadehi sıkıyordu. Camın ince bir çatlakla ikiye ayrılmasını sağlayacak kadar bastırdığımı fark ettiğimde elimi gevşettim.
Aras’ın yüzüne baktım. Söylediği şeyin ağırlığını anlayıp anlamadığını kestiremiyordum.
Sena’yı öldürmek.
Bu iki kelimeyi zihnimde yan yana getirmek bile midemi bulandırıyordu. Oysa yıllardır kendime, günün birinde bu ihtimalle yüzleşmek zorunda kalabileceğimi söylüyordum. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesaplamıştım. İnsanların ne yapacağını, kimin nerede duracağını, ne zaman ortaya çıkacağını.
Ama hiçbir hesabımda Sena’yı karşıma alıp gözlerinin içine bakarak ona zarar verebileceğim bir anın gerçekliğini düşünmemiştim.
Çünkü onu incitmekle, onu kaybetmek arasında benim için hiçbir fark yoktu.
Ve ben ikisini de yapacaktım.
Başımı öne eğip alnımı ovuşturdum.
“Onu korumak için ne gerekiyorsa yaparım,” dedim sonunda kendime bile inanmayarak.
Aras, karşımda acı bir ifadeyle güldü.
“Ben de tam olarak bundan korkuyorum, abi.”
Başımı kaldırdım. Neden korktuğunu biliyordum. Kurduğumuz bu planı, Sena yüzünden bozacağımdan oldukça emindi.
Gözlerimi ona çevirdim.
“Sena’nın hayatının altüst olmasının nedeni zaten ben olacağım.”
İkisi de bana bakıyordu.
Ama gerçek buydu.
Bir gün Sena, benim yüzümden canı yandığında, gözlerindeki o güveni kendi ellerimle yok edecektim. Ve benden hesap sormak için karşıma dikildiğinde ona ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Belki de bütün bunları onun iyiliği için yaptığımı söyleyecektim. Ama insan sevdiği birini korumak için ona yalan söylediğinde, gerçeği öğrendiği gün kendisini affetmesini bekleyebilir miydi?
Kadehimi elimi aldım. Bu kez büyük bir yudum içtim. Rakının boğazımdan geçerken bıraktığı yanma, göğsümdeki ağırlığı hafifletmeye yetmemişti bile.
Kadehimi masaya bıraktım. Bir süre sessizce önümdeki masaya baktım. Aklımda bin bir türlü şey vardı.
“Sende farkındasın, değil mi?”
Serkan’ın sesiyle başımı kaldırdım. Telefonunu masaya bırakmış, dikkatle yüzüme bakıyordu.
Beni yıllardır tanıyordu. Söylemediklerimi anlamak için cümlelerimi tamamlamama gerek yoktu.
“Neyin?” diye sordum, gereksiz yere.
Kaşlarından birini kaldırdı.
“Cihangir, yapma.”
Derin bir nefes verdim. Serkan’ın bu huyundan nefret ediyordum. İnsanların sesli dile getiremedikleri şeyleri yüzlerine vurmakta üzerine yoktu.
“Farkındayım,” dedim sonunda. Sesim, istediğimden daha yorgun çıkmıştı. “Duygularımı kontrol altında tutmaya çalışıyorum ama ona dayanamıyorum.”
Serkan gözlerini benden ayırmıyordu. Tanıyordu beni.
“Senelerdir bu anı bekliyordum, oğlum. Biliyorum bir söz verdim, serveti korumak için. Ama aynı zamanda Sena’yı da güvende tutmak zorundayım.”
Son cümleyi söylerken sesim kendime bile yabancı gelmişti. Belki de kendime hatırlatmam gerekiyordu. Sena’ya yaklaşmamın bir nedeni vardı. Onu korumak zorundaydım. Bunun dışındaki her şey, kendime hakim olamadığımın göstergesiydi.
Serkan, masanın üzerindeki telefonunu yeniden eline aldı. Ekranda Tarık Algın’ın mal varlığını ilişkin kayıtlar açıktı. Birkaç saniye boyunca sayfayı aşağı kaydırdı.
“Küçük bir hata dahi olsa işimiz biter,” dedi Serkan parmağını ekrandaki bir kaydın üzerinde durdurarak. “Söz konusu servet ve Sena’nın güvenliği olduğunda hiçbir ayrıntı gözden kaçmamalı, biliyoruz.”
Aras ekrana doğru eğilmişti.
Ben ise Serkan’ın söylediklerinden çok, yıllar önce verdiğim yemini düşünüyordum. O gün bu masada oturacağımı, Sena’nın benim yatağımda uyuyacağını bilmiyordum. Önümde yalnızca tamamlamam gereken bir iş, yerine getirmem gereken bir söz vardı.
Şimdiyse o sözün içine hiç hesapta olmayan bir şey karışmıştı.
Sena.
Hayatımın hiçbir hesabında ona yer vermemiştim. Şimdi ise onu bu işin dışında tutabilmek için kendimle mücadele ediyordum. Fakat onu bu hesaba dahil edende bendim, dışarıda kalmasını isteyende...
Aras, telefonunu bırakıp bana döndüğünde yüzümde bir cevap arıyordu.
“Güvende tutmak...” diye tekrarladı, “Peki ya kalbin daha fazlasını isterse, abi?
Çenemi sıktım.
“Aras yeter...”
“Hayır abi. Beni dinle. Biz bu planı yıllardır yapıyoruz. Her adımı hesapladık. Ama sen...” Durdu, sanki söyleyeceği şeyi tartıyordu. “Sen ilk defa hesaplayamadığın bir şeyin peşinden gidiyorsun. Sena’nın yanımızda olması bile hesapta yoktu.”
Haklıydı. Beni asıl öfkelendiren de buydu.
Ama ona değil, kendime kızıyordum. Çünkü o gece Urla’da bunların hiçbirinin yaşanmaması gerekiyordu. Cahit piçi her şeyin içine etmişti.
“Plan değişmedi. O gece başka seçeneğim yoktu. Sena’yı orada bırakamazdım.”
“Abi...” dedi Aras, “Dikkat et. Bir noktadan sonra geri dönüşü olmayacak. Kalbin bu işin içine daha fazlasını katarsa hiçbirimiz olanları toparlayamayız.”
Serkan kadehini masaya bıraktı.
“Aras haklı, Cihangir. Sende bunun farkındasın. Her şeyi kontrol edebileceğini düşünüyorsun ama bazı şeyler bir kez ortaya çıktı mı onları yeniden saklayamazsın.”
Bakışlarımı Serkan’a çevirdim.
“Ne demeye çalışıyorsun dün ki çocuk muyum ben? Sena’nın bir şeylerden şüphelenmesine izin vereceğimi mi düşünüyorsunuz?”
“Ya Sena fark ederse, abi?”
Hiç tereddüt etmedim. Böyle bir şey söz konusu bile olamazdı.
“Fark etmeyecek. Her şey olması gerektiği gibi gidiyor.”
Tam kadehime uzanmıştım ki Serkan cebinden küçük bir not çıkardı.
“Eğer bulduğumuz nokta doğruysa, Cahit de aynı noktaya bakıyordur.”
Kâğıdı parmaklarımın arasında katlayıp cebime koydu.
“O halde,” dedim, “artık o piçle aynı masada değiliz belki... ama aynı oyunda olduğumuz kesin.”
Bölüm etkileşimi
