Vazgeçiş kitap kapağı

29. bölüm / 30

Vazgeçiş

Zeynep & Mirhan özel bölüm

Vaveyla Yazarı: Ebrar Güney

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: Zeynep & Mirhan özel bölüm

Güz alacasının çökmeye başladığı, okul bahçesindeki ıhlamur ağaçlarının yapraklarını hafifçe fısıldattığı sert ve serin bir ekim akşamüstüydü. Zeynep, ders saatinin bitimiyle birlikte koridorlardaki cıvıl cıvıl öğrenci seslerinin yavaşça çekilişini dinledi. Masasının üzerindeki ders notlarını, kapağı hafifçe aşınmış kurumsal ajandasını ve mürekkebi kurumak üzere olan kalemini özenle çantasına yerleştirdi. Başındaki haki yeşili ipek eşarbın iğnesini parmak ucuyla hafifçe düzeltti; kumaşın yumuşaklığı ve üzerindeki zarif döküm, Zeynep’in hüzünle karışık o ağırbaşlı zarafetini tamamlıyordu.

İki hafta önce, okul binasının çevresinde güvenlik tedbirleri almak için gelen asker grubunun başındaki o komutanı, yoldan geçerken sadece birkaç saniyeliğine görmüştü. Aralarında geçen tek şey, okul kapısında verilen kısa, mesafeli ve resmî bir “Merhaba”dan ibaretti. Ancak Zeynep, o an açık duran sınıf kapısından içeri süzülen bakışları hissetmişti. Sınıfta talebelerine merhamet, ahlak ve yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmek üzerine o dingin sesiyle ders anlatırken, kapı eşiğinde duran o heybetli siluetin üzerindeki bakışlarını kaçırdığını dün gibi hatırlıyordu. Zeynep için hayat, edep ve sükûnet dairesinde akan sakin bir nehirdi; çalkantılara, yersiz bakışlara yer yoktu.

Oysa okulun bahçe kapısının dışında, arabanın kaportasına yaslanmış hâlde bekleyen Mirhan için durum hiç de sakin değildi.

Mirhan, hayatı boyunca girdiği her ortamda bakışları üzerine çekmeye alışkın, özgüveni duruşundan taşan, kadınlarla iletişim kurarken tek bir kelimesiyle istediği etkiyi yaratan, hatta biraz da çapkın namıyla bilinen bir adamdı. Hayat onun için bir oyundan, kurulup bozulan geçici heveslerden ibaretti. Ta ki o gün, o okul koridorunda durup içeriye göz atana kadar... O gün sınıfta gördüğü şey, daha önce karşılaştığı hiçbir şeye benzemiyordu. Zeynep’in tahta önündeki o mütevazı ama sarsılmaz duruşu, tane tane konuşurken gözlerinde beliren o saf içtenlik ve sesindeki ruhu dinlendiren o derin huzur, Mirhan’ın zırhını bir anda delip geçmişti. Bütün o pervasız, rahattan da öte olan özgüveni, Zeynep’in o dingin gölgesine çarptığı anda buharlaşıp gitmişti. Şimdi ise göğsünün sol tarafında daha önce hiç hissetmediği, adını koyamadığı, adamı çocuk gibi acemi kılan bir çarpıntı vardı.

Mirhan, Zeynep’in okul kapısından çıktığını gördüğünde yaslandığı arabadan hemen doğruldu. İçinden defalarca prova ettiği o havalı, rahat cümlelerin hepsi zihninden uçup gitmiş gibiydi. Derin bir nefes aldı. Postallarının sert sesini hafifleterek, Zeynep’i ürkütmekten, rahatsız etmekten çekinen ürkek bir adımla ona doğru yürüdü. İçindeki o çapkın adam ölmüş, yerine Zeynep’in muazzam zarafetinin karşısında nerede duracağını, elini nereye koyacağını bilemeyen hafif “alık”, şaşkın ve çocuksu bir adam gelmişti.

“Zeynep Hocam?”

Sesindeki o güçlü, emreden askerî ton gitmiş, yerine neredeyse pürüzlü, çekingen bir saygı yerleşmişti.

Zeynep, adının anılmasıyla adımlarını yavaşlattı. Zihni onu hemen iki hafta önceki o kısa anıya götürdü. Karşısındaki adamın Oğuz boylu heybeti, geniş omuzları ve ciddiyetiyle tırnaklarına kadar sinmiş askerî disiplini, gözlerindeki o mahcup ve şaşkın bakışla tam bir tezat oluşturuyordu. Zeynep, bakışlarını hafifçe yere indirdi. Edeple harmanlanmış o hafif tebessüm, dudaklarının kenarında belirdi.

“Hayırlı akşamlar,buyurun?” dedi Zeynep. Sesi, güz rüzgârının arasında savrulan kurutulmuş gül yaprağı kadar yumuşak ve dingindi. “Bir aksilik yoktur umarım? Okul çevresiyle ilgili bir durum mu var?”

Mirhan, Zeynep’in sesindeki o kadife dokuyu duyunca bir an ne diyeceğini unuttu. Gözleri Zeynep’in yüzündeki o berrak ifadeye, örtüsünün çerçevelediği dupduru tenine takıldı. Zihninde fırtınalar kopuyordu ama ağzından sadece ne yapacağını bilemeyen bir adamın kekelemeleri dökülüyordu.

“Yok... Yani, hayır, hayır! Hiçbir aksilik yok, ben Mirhan bu arada.” dedi Mirhan, elini ensesine götürüp çocukça kaşırken. Bütün o cool havası darmadağın olmuştu. “Güvenlik tamam. Yani askerler devriyede. Şey... Ben sadece... Sizi yürürken gördüm de. Yani okuldan çıkarken.”

Zeynep, adamın bu şaşkın ve tamamen art niyetsiz gibi duran hâllerini fark edince içten içe bir hafifleme hissetti ama aynı zamanda yanaklarına hücum eden o sıcak utangaçlığa da engel olamadı. Başını hafifçe yana eğerek, o zarif üslubuyla sordu:

“Anladım... Bir ihtiyacınız veya soracağınız bir şey mi vardı acep?”

Mirhan, Zeynep’in yanından ayrılmasını engellemek, o büyüleyici sesini birkaç dakika daha duymak için zihnini zorlamaya başladı. Günlerdir aklında dönüp duran ama bir türlü sormaya cesaret edemediği o mevzuya tutunmak istedi. Bütün o çapkın fırlatmalığını unutmuş, adeta bir öğrenci gibi Zeynep’in ilmine, bilgisine sığınacak bir bahane arıyordu.

“Şey... Aslında evet,” dedi Mirhan, adımlarını Zeynep’in yavaş yürüyüş temposuna uydurarak. Birkaç adım mesafeyi korumaya azami özen gösteriyordu. “Siz din kültürü öğretmenisiniz ya... Ben o gün sınıfta ders anlatışınıza denk gelmiştim. Şey, merhamet ve kısmetten bahsediyordunuz sanırım.”

Zeynep, şaşkınlıkla gözlerini hafifçe kaldırdı. O gün sınıfa bir anlığına bakan o keskin gözlerin, dersin içeriğini dinlemiş olduğunu öğrenmek onu şaşırtmıştı. “Evet... Kader ve rıza makamı üzerine konuşuyorduk çocuklarla.”

“İşte o...” dedi Mirhan, heyecanla söze atılarak. Sonra hemen sesini kısıp daha saygılı bir tona büründü. “Ben... Ben mesleğim gereği hep sert şeylerle karşılaşıyorum, Zeynep Hocam. Silahlar, kurallar, emirler... Benim dünyamda her şey çok somut. Ama o gün dedikleriniz kafama takıldı. Yani... Bir insanın kalbi, hiç görmediği bir şeye veya hiç bilmediği bir kadere nasıl bu kadar teslim olabilir? Yani insan, hiç hesapta yokken... Bir anda dengesini altüst eden bir şeyle karşılaşınca, bu da mı kaderdir? Yoksa bir imtihan mı?”

Zeynep, Mirhan’ın sorduğu sorunun derinliği ve adamın bunu sorarken takındığı o saf, alık ve dürüst tavır karşısında derin bir nefes aldı. Akşamın turuncu ışığı, Zeynep’in eşarbının kenarlarından yüzüne vuruyor, ona ilahi bir zarafet katıyordu. Kalbinin ritminin hafifçe hızlandığını hissetti Zeynep. Karşısındaki bu güçlü asker, onun din öğretmenliği kimliğinin arkasındaki o kırılgan, edep dolu ruhu ürkütmekten korkar gibi bükülüyordu.

“İslam’da kader,” diye başladı Zeynep, adımlarını hafifçe yavaşlatıp yolun kenarındaki kaldırımda ilerlerken. Sesi, bir nehrin berrak akışı gibiydi. “Sadece başımıza gelenler değildir, Mirhan Bey. Kader, kalbimize düşen ilk damladır da aynı zamanda. Bizler rüzgârın nereden eseceğini bilemeyiz; sadece yelkenimizi doğrultmakla mükellefiz. Bir insanın dengesinin altüst olması dediğiniz şey... Belki de ruhun uykusundan uyanmasıdır.”

Mirhan, Zeynep’in ağzından çıkan her kelimeyi bir ayet, bir kutsal metin dinler gibi pürdikkat dinliyordu. Yüzündeki o şaşkın ifade, yerini derin bir hayranlığa bırakmıştı. Hayatı boyunca pek çok kadınla konuşmuş, binlerce süslü laf etmişti ama Zeynep’in bu birkaç cümlesi, ruhunun derinliklerinde pas tutmuş bir teli titretmişti.

“Uyanmak mı?” diye fısıldadı Mirhan. Gözlerini Zeynep’in profiline çevirdi. O düzgün burun, hafifçe kızarmış yanaklar ve o edep timsali duruş... “Yani... Biri hiçe saydığı, hiç düşünmediği şeyleri bir anda hissetmeye başlarsa... Bu bir uyanış mıdır?”

Zeynep, Mirhan’ın gözlerindeki o yoğun, derin ve adamı adeta eriten bakışları fark edince gözlerini hızla yere indirdi. Yanaklarındaki pembelik elimde olmadan daha da koyulaşmıştı. Kalbinin güm güm atışı göğüs kafesini zorluyordu. Mirhan’ın ne demek istediğini, o bakışların arkasında yatan o mahcup çırpınışı anlamayacak kadar cahil değildi. Ama iffeti ve edebi, bu hissi hemen dile dökmeye engeldi.

“Öyledir...” dedi Zeynep, hafifçe utangaç bir tebessümle. “Rabbim insanın kalbine bir tohum düşürürse, o tohum taşın altında bile olsa filizlenir. Yeter ki niyet halis olsun. Bazen bir bakış, bazen bir kelime, insanı hiç bilmediği bir duaya yönlendirir.”

Mirhan, Zeynep’in “duaya yönlendirir” sözüyle adeta büyülendi. Yol uzasın, bu an hiç bitmesin istiyordu. Aklı sen Zeynep'e uygun degilsin. Zeynep daha iyilerini hakediyor diyordu ama kalbi Zeynep’i bırakmak yerine yaptıklarını bırakması gerektiğini ve bundan ders çıkarmasını söylüyordu.Zeynep’in evine giden caddenin sonuna yaklaştıklarını fark edince içini hafif bir panik kapladı. Konuşmayı uzatmak, Zeynep’i bir dakika daha yanında tutabilmek için zihnini darmadağın eden o alık hâlleriyle yeni bir soru aramaya başladı.

“Peki... Şey...” dedi Mirhan, ellerini ceketinin cebine sokup çıkararak. Bütün duruşu ciddiyetten uzakta, ilk defa âşık olan bir liseli gencin acemiliğine bürünmüştü. “Peki bir insan... Yani benim gibi biri... Duayı bile unutmuşsa? Yani kalbi çok sertleşmişse, o tohum yine de tutar mı, Zeynep Hocam? Yoksa... Yoksa toprak çok mu çoraktır?”

Bu soru, Zeynep’in adımlarını tamamen durdurdu. Akşamın alacakaranlığı, sokak lambalarının yeni yeni yanan sarı ışıklarıyla birleşiyordu. Zeynep, Mirhan’a doğru döndü. Karşısında duran bu devasa adamın bir çocuk saflığıyla ve gözlerindeki o muazzam muhtaçlıkla kendisine bakması, Zeynep’in yüreğindeki en hassas teli titretti. İçindeki o merhamet ve zarafet duygusu çağladı.

“Toprak çorak olsa, yağmur oraya yağmayı seçer miydi hiç?” dedi Zeynep. Sesi bir fısıltı kadar yumuşak ama bir hakikat kadar güçlüydü. “İnsan kalbini sert sansa da bir ustanın eli değdiğinde yumuşar. Yeter ki o kalbin sahibi, kapısını tamamen kapatmasın. Dua dediğiniz şey, sadece dille edilmez, Mirhan Bey. Bazen bir insanın bir güzellik karşısında duyduğu o derin hayret de bir duadır. Rabbim o hayreti karşılıksız bırakmaz.”

Mirhan, Zeynep’in bu sözleri karşısında adeta dilsiz kaldı. Yüreğine oturan o tatlı ağırlık, nefesini kesti. Zeynep’in gözlerindeki o derinlik, adamın hayatı boyunca sığ sulara demir attığını yüzüne bir tokat gibi vurmuştu. Zeynep gibi kapalı, ahlakı ve edebiyle bir elmas gibi parıldayan bir kadının karşısında, kendi geçmişinin hafifliği altında ezildiğini hissetti. Ama aynı zamanda Zeynep’in o zarif kabullenişi, ona daha önce hiç tatmadığı bir umut vermişti.

“Ben...” dedi Mirhan, sesi bu kez iyice kısılarak. “Ben o hayreti iki haftadır yaşıyorum, Zeynep Hocam. Ve galiba... İlk defa kapımı kapatmak istemiyorum.”

Zeynep, Mirhan’ın bu açık ama son derece saygılı itirafı karşısında derin bir mahcubiyet duydu. Eşarbının ucunu hafifçe sıktı. Bakışlarını Mirhan’ın o dürüst, yalansız gözlerinden kaçırarak sokağın sonundaki evine doğru baktı.

“Benim... Eve gitmem gerekiyor artık,” dedi Zeynep, sesi hafifçe titreyerek. Ancak bu ses titremesi bir rahatsızlıktan değil, kalbinde uyanan o incecik, zarif heyecandandı. “Hayırlı akşamlar dilerim, Mirhan Bey. Görevlerinizde kolaylıklar olsun.”

Mirhan, istemeye istemeye bir adım geri çekildi. Zeynep’in sınırlarına, o ulaşılmaz ve kutsal mesafesine duyduğu saygı her şeyin üzerindeydi. Bütün o çapkın havasını geride bırakıp askerî bir duruşla ama gözlerindeki o çocuksu ışıkla başını eğdi.

“Size de hayırlı akşamlar, Zeynep Hocam...” dedi Mirhan, yutkunarak. “Sorularımla başınızı ağrıttım, bağışlayın. Ama... Belki yine bir gün, kalbimin sertliğini yumuşatacak bir iki kelamınız olur. İzin verirseniz...”

Zeynep, hafifçe başını salladı. Yüzündeki o utangaç ama huzur dolu tebessümle, “İlim de, merhamet de paylaşmak içindir. Allah’a emanet olun,” dedi ve zarif adımlarla sokağın ilerisindeki evinin kapısına doğru yürümeye başladı.

Mirhan, Zeynep gözden kaybolana kadar olduğundan bir milim bile kıpırdamadı. Sonbahar rüzgârı yüzüne vururken Zeynep’in arkasında bıraktığı o hafif gül kokusunu içine çekti. Göğsündeki o sert adam darmadağın olmuş, yerine Zeynep’in zarafetiyle terbiye olmayı bekleyen yepyeni bir kalp gelmişti. Ve Mirhan ilk defa bir kadının peşinden koşmak için değil, onun karşısında diz çökecek kadar mütevazı olmak için can atıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

190okunma 14beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.