31. bölüm / 30
VazgeçişUnutmak affetmek değildi
Bölümler 30Şu an: Unutmak affetmek değildi
- 1 Giriş393 kelime
- 2 O da bensiz yapamazdı1.721 kelime
- 3 14 Şubat1.995 kelime
- 4 Malatya2.266 kelime
- 5 Hatay1.668 kelime
- 6 Alıntı742 kelime
- 7 Avcı Timi3.402 kelime
- 8 Sevdalanmışım1.984 kelime
- 9 Bayrama Özel1.974 kelime
- 10 Anlaşma2.971 kelime
- 11 Anlaşma hakkında açıklama112 kelime
- 12 Bin Vazgeçiş3.609 kelime
- 13 Aşka hudut çizilmiyor3.939 kelime
- 14 Üç yıl sonra uygun mudur?5.239 kelime
- 15 Eski Zamanlar1.963 kelime
- 16 Bekarlık sultanlıktır2.298 kelime
- 17 Mektup2.179 kelime
- 18 Bizim sonumuz kötü2.552 kelime
- 19 Değer vermek2.667 kelime
- 20 Bilinmeyen numara part11.474 kelime
- 21 Bilinmeyen numara part24.833 kelime
- 22 Özür dilerim2.496 kelime
- 23 DUYURU142 kelime
- 24 İçimdeki cenaze kalkmıyor PRT11.686 kelime
- 25 Gitme PRT24.851 kelime
- 26 Canım komşum3.903 kelime
- 27 Aramızdaki Hain2.946 kelime
- 28 Zeynep & Mirhan özel bölüm1.600 kelime
- 29 Sadem4.417 kelime
- 30 Unutmak affetmek değildi3.124 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
💝LÜTFEN OY VE YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN 💝
Şarkı;Linet-ihtimal
💖💖💖💖💖💖💖💖💖💖💖💖
Bora'nın gözleri gözlerime değdiğinde, zamanın gerçekten durabileceğine inanmak istedim.
İnsan bazen bir çift gözün içinde kaybolur muydu? Yıllarını verdiği, uğruna gecelerce ağladığı, yokluğuna alışmak için kendisiyle savaşmak zorunda kaldığı bir çift gözün karşısında bütün öfkesini bir anlığına unutabilir miydi?
Unutabiliyormuş.
Ama unutmak, affetmek değildi.
Bora'nın gözlerine baktığımda içimde hâlâ ona söylemek istediğim binlerce söz vardı. Üç yıl boyunca biriktirdiğim sorular, cevabını alamadığım geceler, bir mezarın başında sessizce döktüğüm gözyaşları, onun bir daha asla dönmeyeceğine inanarak geçirdiğim sabahlar... Hepsi oradaydı. Hepsi benimleydi.
Yine de bana baktığında gözlerinde gördüğüm o tanıdık ifadeye karşı koyamıyordum.
Beni seviyordu.
Bundan şüphe etmiyordum. Belki de en çok canımı acıtan şey buydu. Çünkü bir insanın seni sevdiğini bilmek, onun yokluğunda yaşadığın acıyı azaltmıyordu. Aksine, insan bazen sevildiğini bildiği hâlde neden bu kadar yalnız bırakıldığını daha çok sorguluyordu.
Bora parmaklarını yüzüme doğru uzattığında kıpırdamadım. Elinin yanağıma değmesiyle birlikte gözlerimi kapattım. Bu hareketi o kadar özlemiştim ki... Bir zamanlar sıradan olan, üzerine düşünmediğim, her gün yaşayacağımı sandığım küçücük bir dokunuş, şimdi kalbimin en hassas yerine dokunuyordu.
Başparmağı yanağımın üzerinde usulca gezindi.
"Keşke," diye fısıldadı Bora.
Gözlerimi açtım.
"Ne keşke?"
Bakışları yüzümde dolaştı. Sanki üç yıldır ezberinden silinmesinden korktuğu bütün ayrıntıları yeniden hatırlamak istiyordu.
"Keşke sana yaşattıklarımı geri alabilsem."
Dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi.
"Keşke demek kolay, Bora."
"Biliyorum."
"Hayır, bilmiyorsun." Sesim sandığımdan daha sakin çıkmıştı. "Bir insanın yokluğuna alışmaya çalışmanın ne demek olduğunu bilmiyorsun. Bir daha göremeyeceğini düşündüğün birinin fotoğrafına bakıp durmanın, sesini hatırlamaya çalışmanın, bir gün onu unutursan sanki ona ihanet edecekmişsin gibi hissetmenin ne demek olduğunu bilmiyorsun."
Bora'nın eli yanağımda hareketsiz kaldı.
"Her gün seni düşündüm," dedi. "Bir gün bile aklımdan çıkmadın."
"Ben de seni her gün düşündüm. Ama ben seni düşünürken senin geri dönme ihtimalin yoktu, Bora. Benim için sen ölmüştün."
Son cümleyi söylediğimde ikimiz de sustuk.
Bazen bir kelime, insanın içinde yıllardır kanayan bir yarayı yeniden açmaya yetiyordu.
Bora başını eğdi. Yüzünde kendisine duyduğu öfkeyi gördüm. Beni incitmiş olmanın, elimden hiçbir şey gelmeyen o üç yılın karşısında durmanın öfkesiydi bu. Ama ne kadar üzülürse üzülsün, ne kadar pişman olursa olsun, yaşadıklarımızı geri getiremezdi.
Bunu ikimiz de biliyorduk.
Bir süre sonra ellerini belime doladı ve beni kendisine çekti. Bu kez ona karşı koymadım. Başımı göğsüne yasladığımda kalbinin sesini duydum. Düzenli, canlı, gerçek...
Bir zamanlar o kalbin bir daha atmayacağına inanmıştım.
Şimdi ise kalbinin sesini dinlerken ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Bora çenesini saçlarımın üzerine bıraktı.
"Çok özledim seni," diye fısıldadı.
Gözlerimi kapattım. Dürüst olmayı seçerek içimden geçeni söyledim.
"Ben de."
Bu iki kelime ağzımdan çıktığı anda Bora'nın kolları biraz daha sıkılaştı. Sanki uzun zamandır beklediği bir cevabı nihayet almıştı. Oysa bu cevabın ardında ne kadar çok acı olduğunu ikimiz de biliyorduk.
Bir süre öyle kaldık.
Ne o konuştu ne ben.
Merdiven boşluğunda yalnızca nefeslerimiz ve uzaktan gelen belli belirsiz sesler vardı. Başımı göğsünden kaldırdığımda Bora'nın bana baktığını gördüm. Gözlerinde öyle bir özlem vardı ki bir anlığına ne söyleyeceğimi unuttum.
"Bir kere daha söyle," dedi.
"Neyi?"
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ama gözleri ciddiydi.
"Sevgilim de."
Kalbim tuhaf bir şekilde sıkıştı.
"Bora..."
"Ne olur." Başını hafifçe eğdi. "Bir kere daha. Sadece bir kere."
Onun bu hâline kızmam gerektiğini biliyordum. Beni bu kadar kolay yumuşatmasına izin vermemeliydim. Üç yıl boyunca biriktirdiğim bütün kırgınlıkları birkaç bakışla silip atamazdım.
Ama insanın kalbi bazen aklından çok daha eski bir dili konuşuyordu.
Ve benim kalbim, Bora'nın dilini hâlâ biliyordu.
Dudaklarımı araladım.
"Sevgilim."
Bora'nın yüzünde beliren ifadeyi gördüğüm anda gözlerim doldu.
Sanki o kelimeyi üç yıldır bekliyormuş gibi gözlerini kapattı. Alnını alnıma yasladı. Nefesini usulca bıraktı ve yanağını saçlarıma sürttü.
"Bir daha," diye mırıldandı.
Bu kez cevap vermedim. Yalnızca yüzüne baktım.
Çünkü bir kelimeyi yeniden söylemek kolaydı. Asıl zor olan, o kelimenin taşıdığı bütün anlamlara yeniden inanabilmekti.
Bora da bunu biliyordu. Benden daha fazlasını istemedi. Sadece ellerimi tuttu, başını hafifçe eğerek parmaklarımı dudaklarına götürdü ve bir süre öyle kaldı.
Tam o sırada telefonum çalmaya başladı.
İkimiz de irkildik.
Başımı Bora'nın omzundan kaldırıp çantama uzandım. Telefonu çıkardığımda ekranda beliren ismi görmemle birlikte yüzümdeki bütün ifade değişti.
Selma Teyzem arıyordu.
Bir an öylece kaldım.
Sanki birkaç saniye önce içinde bulunduğumuz o küçük dünya, tek bir isimle dağılıvermişti.
Selma Teyze...
Bora'nın annesi.
Üç yıldır oğlunun öldüğüne inanan kadın.
Parmaklarım telefonun kenarına tutunurken gözlerimi kaldırıp Bora'ya baktım. O da ekrana bakıyordu. Önce ismi okudu, ardından yüzündeki ifade değişti. Dudakları aralandı ama hiçbir şey söyleyemedi.
Bütün özlemi bir anda gözlerine dolmuştu.
"Annem..." diye fısıldadı.
O tek kelimeyi söylerken sesindeki titremeyi duydum.
Telefon çalmaya devam ediyordu. Beni bırakması için omzundan hafifçe ittirdigimde veni dikkatlice yere bıraktı. Elini belimden yavaşça çekerken gözüm halen telefondaydı.
"Bora, ben..." dedim ama cümlemi tamamlayamadım.
"Ne olur, aç."
Başımı iki yana salladım.
"Ben yapamam."
Bora gözlerini benden ayırmadı.
"Burçin, ne olur."
"Sen yanımdayken nasıl konuşacağım onunla? Nasıl yüzüne bakacağım? Bana oğlundan bahsederse ne yapacağım?"
Telefonun titreşimi avucumda devam ederken kendimi giderek daha çaresiz hissediyordum.
"Ben onunla kaç kere senin için ağladım, biliyor musun? Kaç kere bana seni anlattı, kaç kere sesindeki özlemi duydum... Ben şimdi nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranacağım?"
Bora başını eğdi.
Birkaç saniye boyunca konuşmadı. Sonra yeniden yüzüme baktı.
"Anlıyorum."
"Anlamıyorsun, Bora. Ben ona yalan söyleyeceğim."
"Başka türlü yapamayız, Sadem."
Bu kez sesinde bir savunma yoktu. Yalnızca kabullenmek zorunda kaldığı bir gerçeğin ağırlığı vardı.
"Biliyorsun, görevim hâlâ gizli. Bunu kimseye anlatamam. Anneme bile. Gizlilik sözleşmesi var. Onunla konuşsam, karşısına çıksam, bir şekilde öğrenmesini sağlasam her şeyi tehlikeye atabilirim."
Bunu zaten biliyordum.
Bora'nın neden ailesine dönemediğini, neden kendisini özleyen insanlara uzaktan bakmak zorunda kaldığını biliyordum. Onun hayatta olduğunu öğrenmelerinin bile görev açısından ne anlama gelebileceğini biliyordum.
Ama bilmek, acımın hafiflemesini sağlamıyordu.
Bora elimi tuttu.
"Ne olur, aç. Annemin yüzünü göreyim. Sesini duyayım. Sana söz veriyorum, hiçbir şey yapmayacağım. Yanında sessizce duracağım. Yalnızca sesini duymak istiyorum."
Gözlerimi ona çevirdim.
Gözleri dolmuştu.
"Üç yıldır doğru düzgün konuşamadım onunla," dedi. "Bazen geceleri sesini hatırlamaya çalışıyorum. Bana çocukken nasıl seslendiğini, kızdığı zaman ne söylediğini, sabahları uyandırırken kullandığı kelimeleri... İnsan annesinin sesini unutabileceğinden korkar mı, Burçin?"
Boğazım düğümlendi.
Bora'nın yüzündeki acıya baktım.
"Ben onunla konuşmak istiyorum," diye devam etti. "Ona bir şey söylemeyeceğim. Yalnızca dinleyeceğim. Ne olur, annemin sesini duyayım."
Telefon yeniden çaldı.
Bu kez aramayı kaçırmaktan korktuğum için değil, Bora'nın yüzüne daha fazla bakamadığım için gözlerimi kapattım.
Sonunda başımı salladım.
"Peki."
Bora'nın parmakları elimi sıktı.
"Ve ona hiçbir şey anlatamayız. Bunu biliyorsun."
"Biliyorum."
Ona birkaç saniye daha baktım. Ardından aramayı kabul ettim.
Ekran aydınlandı.
Selma Teyzem'in yüzü belirdi.
"Burçin'im!"
Sesini duyar duymaz dudaklarımda istemsiz bir gülümseme oluştu.
"Selma Teyzem..."
"Ah benim güzel kızım! Nasılsın? İyi misin?"
"İyiyim, teyzem. Sen nasılsın?"
"Ben de iyiyim, kuzum. Çok şükür. Mehmet'in kontrolleri devam ediyor. Doktorlar iyi olduğunu söylüyorlar, biz de dikkat ediyoruz işte."
"Çok sevindim. Mehmet Amca'ya benden selam söyle, olur mu? İnşallah her şey daha da iyi olacak."
"Söylerim kızım, mutlaka söylerim."
Selma gülümsedi. Yüzündeki o tanıdık sıcaklık, içimdeki bütün savunmaları birer birer indiriyordu. Onu ne kadar özlediğimi o an daha iyi anladım. Bazen bir insanın sesini duymak, onunla aynı odada bulunmaktan bile daha çok şey anlatıyordu.
Yanımda duran Bora ise tek kelime etmeden bekliyordu.
Telefonu ona çevirmemiştim. Ekranda yalnızca benim yüzüm vardı. Fakat onun annesini görebilmesi için ekrana yaklaşmasına gerek yoktu; Selma'nın sesi merdiven boşluğunda duyuluyordu.
Bora başını hafifçe eğmişti.
Annesi konuşurken gözlerini kapattığını gördüm. Dudaklarını birbirine bastırıyor, nefesini kontrol etmeye çalışıyordu. Bazen yüzünde belli belirsiz bir tebessüm beliriyor, bazen de çenesindeki kaslar geriliyordu.
Selma teyzenin her kelimesi, onun üç yıldır içinde taşıdığı özlemin üzerine dokunuyordu.
"Burçin'im," dedi Selma bir süre sonra, "seni de arayayım dedim. Birkaç gündür aklımdasın."
"İyi ki aradın, teyzem."
"Yağız'a da ulaşamıyorum bu aralar. Telefonunu arıyorum, açmıyor. Bir şey mi oldu acaba? Sen konuştun mu onunla?"
İçimde bir şey sıkıştı.
Bir yalanın içinden çıkamadan şimdi bir başkasını söylemek zorundaydım.
"Yok, teyzem. Yağız iyi, merak etme. Bu aralar biraz kendi hâlinde olmak istiyor galiba. Belki telefonunun şarjı bitmiştir ya da yanında değildir."
Selma'nın yüzündeki endişe hafifledi.
"Öyle mi diyorsun?"
"Evet, teyzem. İyi o. Sen merak etme."
"İnşallah kızım. İnsan ulaşamayınca ister istemez endişeleniyor."
"Haklısın."
Bir an sustuk.
Selma teyze ekrana daha dikkatli bakmaya başladı. Gözleri yüzümde dolaşıyor, sanki söylemediğim bir şeyi anlamaya çalışıyordu.
"Burçin'im..."
"Efendim, teyzem?"
"Senin gözlerin neden böyle?"
Kalbim hızlandı.
"Nasıl, teyzem?"
"Bir şey var sende. Bilmiyorum, belki ben yanlış görüyorum ama gözlerin eskisi gibi değil. Biraz üzgün gibisin. Birisi mi üzdü seni, kızım?"
Başımı hafifçe salladım.
"Yok, teyzem. Bir şeyim yok."
Selma teyze inanmadığını belli eden bir ifadeyle dudaklarını büzdü.
"Ben seni tanıyorum, Burçin. Sen üzülünce hemen belli etmemeye çalışırsın. Ama ne kadar saklarsan sakla, gözlerin seni ele verir."
Gözlerim istemsizce Bora'ya kaydı.
O da bana bakıyordu.
Bakışlarımız buluştuğunda başını öne eğdi. Selma teyze beni üzgün görmesine şaşırmıyordu. Çünkü bunun sebebini biliyordu. İçimdeki acının bir parçasının kendisi olduğunu biliyordu.
Bense ona bakarken kendimi daha da çaresiz hissettim.
Selma teyzenin gözlerinin içine bakıp onun oğlunun hayatta olduğunu söyleyemiyordum. Kadın, karşısındaki genç kadının neden üzgün olduğunu anlamaya çalışıyordu; oysa üzüntümün asıl sebebi, birkaç adım ötemde sessizce duran oğluydu.
"Gerçekten bir şey yok, teyzem," dedim. "Biraz yorulmuşumdur."
Selma teyzenin yüzü yumuşadı.
"Olur mu öyle şey, benim güzel kızım? İnsan yorulur, üzülür, bazen ne yapacağını bilemez. Ama sen hiçbir şeyi tek başına taşımak zorunda değilsin, tamam mı?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Tamam."
"Bak, bunu hiç unutma. Sen benim için yalnızca Bora'nın bana bıraktığı bir hatıra değilsin. Sen benim kızımsın. Ben seni kendi evladım gibi sevdim. Senin başına bir şey geldiğinde benim de canım yanar. Senin üzülmeni istemiyorum."
Gözlerim doldu.
Selma teyze devam etti.
"Ben seni çok seviyorum, kızım. Ne yaşarsan yaşa, kendini yalnız hissetme. Beni arayabilirsin. Bana anlatabilirsin. Ben her zaman senin yanındayım."
İçimde bir şey kırıldı.
Çünkü o sözleri duyduğumda, Selma'nın karşısında yalnızca Burçin olarak durmadığımı hissettim. Onun kaybettiği oğlunun ardından kalan bir parçaydım aynı zamanda. Ve şimdi o parçanın yanında, hayatta olan oğlu duruyordu.
İkisini de seviyordum.
İkisini de korumak istiyordum.
Ama birini korumak için diğerinden gerçeği saklamak zorundaydım.
"Ben de seni çok seviyorum, Selma Teyzem," diyebildim güçlükle.
Selma gülümsedi.
"Benim güzel kızım."
"Sen de benim annem gibisin."
"Ben seni kızım olarak görüyorum zaten."
Başımı eğdim. Gözyaşlarımın görünmemesi için yüzümü hafifçe başka tarafa çevirdim.
Bora'nın elimi tuttuğunu hissettim. Parmakları avucumun içinde usulca kapandı. Bana destek olmaya çalışıyordu ama o dokunuş bile içimdeki vicdan azabını hafifletmiyordu.
Çünkü Selma teyzenin sesi hâlâ kulaklarımdaydı.
Benim kızım...
Bu söz, biraz önce Bora'ya sevgilim deyişimden çok daha ağır gelmişti bana.
Konuşmanın sonuna doğru Selma teyze yeniden gülümsedi.
"Mehmet'e selamını söylerim, kızım. Sen de kendine dikkat et, olur mu?"
"Olur, teyzem. Sen de dikkat et."
"Öptüm seni."
"Ben de seni öptüm."
Selma teyze son kez gülümsedi.
Ardından görüşme sona erdi.
Telefonun ekranı karardığında merdiven boşluğuna ağır bir sessizlik çöktü.
Bir süre elimdeki telefona baktım. Ekranda kendi yansımamı görüyordum. Birkaç dakika önce Selma'ya gülümseyen, onunla sıcak bir şekilde konuşan, hiçbir şey olmamış gibi davranmayı başaran bir kadın...
Ama o kadının içinde şimdi büyük bir ağırlık vardı.
Telefonu yavaşça indirdim.
Bora yanımda duruyordu. Bana bir şey söylemek istiyordu, bunu yüzünden anlayabiliyordum. Annesinin sesini duymuştu. Üç yıl sonra, belki de ilk kez, onun kendisine nasıl seslendiğini yeniden işitmişti.
Başımı kaldırıp ona baktım.
Gözleri kızarmıştı.
"Burçin..." diye fısıldadı.
Elini uzattı.
Fakat ben elimi onunkinden çektim.
Bora'nın yüzündeki ifade değişti.
"Yavrum?"
"Şimdi konuşma."
Sesim o kadar soğuk çıkmıştı ki kendim bile irkildim.
"Ne olur, bir şey söyleme."
Başımı öne eğdim. Göğsümün ortasında büyüyen sıkışma artık nefes almamı zorlaştırıyordu.
Az önce Selma teyzeye...annem yerine koyduğum kadına yalan söylemiştim.
Ona, oğlunun hayatta olduğunu bildiğim hâlde hiçbir şey anlatmamıştım. Beni kızı gibi sevdiğini söylerken yüzüne bakmış, ona aynı sıcaklıkla karşılık vermiştim. Oysa birkaç adım ötemde, hayatta olduğunu söyleyemediği için annesinin sesini yalnızca uzaktan dinlemek zorunda kalan oğlu duruyordu.
Bora'nın görevini biliyordum. Gizlilik sözleşmesini biliyordum. Bu gerçeğin neden saklanması gerektiğini biliyordum.
Ama kalbim bunların hiçbirini düşünmek istemiyordu.
Kalbim yalnızca Selma teyzemin sesini hatırlıyordu.
Sen benim kızımsın.
Dizlerimin bağı çözüldü. Merdivenin basamağına doğru eğildim ve oturur gibi çöktüm. Telefon hâlâ elimdeydi. Parmaklarımın titremesini durduramıyordum.
Bora hemen yanıma geldi.
"Burçin, ne oldu?"
Cevap vermedim.
"Canımın içi, bana bak."
Elini omzuma koyduğunda irkildim. Beni kendisine çekmeye çalıştı ama kollarından sıyrıldım.
"Dokunma bana."
Bora olduğu yerde kaldı.
Yüzündeki acıyı görüyordum. Bana kızmıyordu. Ne hissettiğimi anlamaya çalışıyordu. Belki de kendisinin de aynı ağırlığı taşıdığını söylemek istiyordu.
Ama ben o an onun acısını düşünemeyecek kadar dolmuştum.
Yavaşça ayağa kalktım.
Bora bir şey söylemek için ağzını açtı.
Ben ise yüzüne bile bakmadan merdivenlere yöneldim.
Her basamakta içimdeki ağırlık biraz daha büyüyordu. Bacaklarım güçsüzleşmişti. Nefesim düzensizdi. Bir an durup arkamı dönmek, ona bakmak istedim. Çünkü ne kadar kızgın olursam olayım, onun orada tek başına kalması da canımı yakıyordu.
Ama dönmedim.
Şimdi ona sarılırsam kendimi tutamayacağımı biliyordum.
Şimdi yüzüne bakarsam, ona kızgın olduğumu bile unutabileceğimden korkuyordum.
Bu yüzden yürümeye devam ettim.
Apartman kapısına ulaştığımda ellerim hâlâ titriyordu. Anahtarı kilide yerleştirmekte zorlandım. Kapıyı açıp içeri girdim ve arkamdan kapattım.
Artık kimsenin yüzüne bakmak, kimseye iyi olduğumu söylemek, sesimdeki titremeyi saklamak zorunda olmadığım o küçücük yalnızlığın içinde, kendimi daha fazla tutamadım.
Sırtımı kapıya yasladım.
Elimdeki telefonu yavaşça yere indirdim.
Dizlerimin üzerine çökerken dudaklarımın arasından boğuk bir ses çıktı. Ardından göğsümde biriken bütün acı, tutamadığım gözyaşlarıyla birlikte dışarı taştı.
Sessiz kalmaya çalıştım.
Olmadı.
Elimi ağzıma kapattım ama hıçkırıklarımı durduramadım.
Selma teyzenin yüzü gözlerimin önüne geldi.
Bana gülümseyişi...
Bana kızım deyişi...
Oğlunun öldüğüne inanan bir annenin, karşısındaki kadına kendi evladıymış gibi sarılan sesi...
Gözlerimi sımsıkı kapattım.
"Ne yapacağım ben?" diye fısıldadım.
Kimse cevap vermedi.
Bir yanda üç yıldır öldüğüne inandığım adamın sıcaklığı hâlâ tenimdeydi. Diğer yanda o adamın annesine söylediğim yalan, göğsümün üzerine ağır bir taş gibi oturmuştu.
Bora'ya kızgındım.
Onu özlemiştim.
Onu seviyordum.
Ve bütün bunların yanında, Selma'nın gözlerinin içine bakıp gerçeği saklamak zorundaydım.
O gece ilk kez, Bora'nın geri dönmesinin yalnızca kavuşmak anlamına gelmediğini bu kadar derinden hissettim.
Bazı dönüşler, insanın içinde yeni bir hayat başlatırken eski yaralarını da yeniden kanatıyordu.
Ben de kapının önünde, üç yıl boyunca içime attığım ne varsa hepsinin altında ezilerek ağlamaya devam ettim. Canım acıyord. Üstelik bu acı sevdiğim adam tarafındandı. Tam o sırada yanda duran telefonuma mesaj geldi.
Bilinmeyen numara:
Bazen hakikat yalanlardan daha ağırdır,Burçin. Bu yalan gercek bir enkaz üzerine inşa edilen bir hikaye. Sen yalan soylemenin vicdanını yaşarken sana söylenmeyen gerçekler üzerine kurulan yalanlar bir çığ gibi büyüyor. Git,bak ve en önemlisi sorgula.
💔💔💔💔💔💔💔💔💔💔💔💔💔
Bora apartmanın o ağır, boğucu karanlığından kendini sokağa nasıl attığını bilmiyordu. Annesini gördüğü için rahatlatmıştı ama aşık oldu kadının gözlerindeki o yıkım o rahatlamanın yerini tarifsiz bir yangına bırakmıştı.
Adımları onu ne yeni evine ne de nefes alabileceği başka bir yere götürdü; doğrudan nizamiyeden içeri, askeri lojmanların ve spor salonunun o sert beton yığınına taşıdı. Üzerindeki montun fermuarı açıkta kalmış, göğsüne vuran gece ayazı bile içindeki o yangını söndürmeye yetmemişti. Kapıyı açıp içeri girdiğinde salonun loş, demir kokan havası yüzüne çarptı. Lambaları yakmadı. Ringin olduğu köşeye yürürken ayak sesleri koca salonda yankılandı. Üzerindeki yükü, o omuzlarındaki tonlarca ağırlığı atmak ister gibi montunu sert bir hareketle yere fırlattı. Bandajları sarmaya bile tenezzül etmeden, çıplak elleriyle demir iplere tutundu.
Tam o sırada kapı gıcırtıyla aralandı. İçeri giren adımların kime ait olduğunu bilmek için arkasını dönmesine gerek yoktu.
Kıraç’tı.
Kıraç, elindeki su matarasını köşedeki sehpaya bırakırken kafasını kaldırıp ringin ortasında, vahşi bir hayvan gibi soluklanan Bora’ya baktı. Üzerindeki formayla, o her zamanki alaycı ama keskin duruşuyla iplerin arasından süzülüp ringe girdi.
"Hayırdır lan?" dedi Kıraç, sesindeki o tok tını salonun duvarlarında çarparak. "Kim sikebilir ki senin kafanı bu kadar? Alt üst olmuşsun, Komutan Bora."
Bora sırtı dönük, derin bir nefes aldı. Çenesindeki kaslar öfkeyle seğiriyordu. Kafasını bile çevirmeden, "Boş ver, Kıraç," diye mırıldandı, dişlerinin arasından kaçan küfürle soluklandı. "Siktir et ve siktir ol git."
Kıraç kollarını göğsünde kavuşturup iplere yaslandı. Yüzünde zerre taviz vermeyen o harbi ifade vardı.
"Umrumda değil, gitmem de," dedi Kıraç, sesini biraz daha sertleştirerek. "Sen sanki beni bilmiyorsun amına koyayım. Ben ne zaman dostumu zorda bırakmışım ki şimdi siktir olup gideyim? Anlat hadi, ne bu halin?"
Bora yavaşça arkasını döndü. Gözleri kan çanağı gibiydi, içinde üç yılın birikmiş enkazı duruyordu.
"Burçin..." dedi, sesi çatlayacak gibi çıkarak. "Az önce... annemi aradı."
Kıraç’ın yüzündeki o alaycı maske bir anlığına düştü. Gözleri irileşti, başını hafifçe yana eğdi.
"Yenge..." dedi, sesi alçalarak. "Yenge seni affetti mi lan yoksa?"
Bora acıyla başını iki yana salladı.
"Affetmek mi? Keşke... Kadın telefonda ağladı, ben sesini dinledim o kadar. Ama Burçin... Burçin o yalanın altında ezildi, Kıraç. O kadının gözünün içine baka baka yalan söylemek zorunda kaldı benim yüzümden."
Kıraç derin bir iç çekti, yüzündeki sertlik yerini acı bir gerçekliğe bıraktı.
"Vallahi çok mantıklı davranmış," dedi Kıraç, başını sallayarak.
"Kimse affetmezdi lan. Yenge de affetmesin. Şahsen ben böyle bir şey yapsaydım... sevdiğim kadın olsaydı... o da beni seviyorsa o da affetmezdi. Yani affetmesin de, hakkıdır. En büyük ihaneti yapmışım kadına, daha ne olsun amına koyayım? Yengenin düşmana gerek yok ki, sen zaten kendi ellerinle kadının içini kurutmuşsun."
Bora duyduklarıyla hepten zıvanadan çıktı. "Siktir git lan!" diye kükredi.
"Kolay mı dışarıdan konuşmak? O masada sen oturuyor muydun?"
Kıraç hiç geri adım atmadı, tam aksine Bora'nın üzerine yürüyerek göğsüne parmağını bastı. "Kolay değil tabii amına koyayım! Ama o kadının yerinde olsam, senin yüzünü bir daha görmezdim ben! Hak ediyorsun bu acıyı, beter ol!"
Bu kadarı fazlaydı. Bora'nın içindeki o bastırılmış bütün öfke, o kelimelerle birlikte patladı.
"Var mısın ringe?!" diye bağırdı Bora, gözü dönmüş bir halde.
Kıraç bu meydan okumayı pis bir sırıtışla karşıladı. "Tabii ki varım oğlum, ne zaman kaçtım?"
İkisi de aynı anda üzerlerindeki ağırlığı atar gibi saldırdılar. Ringin tahtaları ayaklarının altında inledi.
Bora, ilk hamlede öfkenin verdiği o ham güçle saldırdı; savurduğu sağ direk doğrudan Kıraç’ın omzuna çarptı. Kıraç sarsıldı ama anında karşılık verdi; çevik bir hareketle gövdesini sağa kaydırıp Bora'nın açık kalan böğrüne sert bir yumruk indirdi. Bora nefessiz kalsa da geri adım atmadı; Kıraç'ın ikinci hamlesini ustaca kesip savurdu ve öyle bir sol kroşe çıkardı ki, darbeyi çenesinde hisseden Kıraç geriye doğru savrulup iplere çarptı.
Ağzının kenarından sızan kanı başparmağıyla silen Kıraç, inatla gülümsedi. "İyi vurdun lan," dedi soluk soluğa, hiç vakit kaybetmeden ayağını yere sağlam basıp Bora'nın üzerine atıldı.
Bora'nın karnına çıkardığı art arda iki sert yumrukla Bora'yı soluksuz bırakırken, "Ama hâlâ aptalsın!" diye bağırdı.
Nefes nefese, ter içinde, üstleri başları dağılmış bir halde birbirlerini yumruklamaya, içlerindeki bütün o zehri akıtmaya devam ettiler.
Bora, Kıraç'ın bu diklenişinden hırslanarak onu alt etmeye çalışıyor, Kıraç ise her darbesinde Bora'ya gerçeği hatırlatıyordu.
Sonunda ikisi de soluk soluğa, bitkin bir halde ringin ortasında köşelere yaslandılar. Göğüsleri körük gibi inip kalkıyordu.
Kıraç elinin tersiyle alnındaki teri silerken, gözlerini Bora'ya dikti. Sesindeki o sert ton bu kez yerini derin bir dostane öğüde bırakmıştı.
"Vallahi yenge haklıdır, oğlum," dedi Kıraç, soluk soluğa gülerek. "İlk fırsatta gideceğim, yengemin elinden öpeceğim. Çok haklı kadın! Seni daha da süründürmesi gerekiyor, az bile yapmış sana. O vicdan azabı da sabaha kadar geçmesin, bırak içini oysun."
Bora, Kıraç'ın bu sözleri karşısında başını öne eğdi. Ringin loş ışığında, tenindeki ter damlaları ve içindeki o sönmeyen yangınla baş başa kaldı. Kıraç haklıydı; ama bu hakikat,
Bora'nın o kapı önünde bıraktığı kadına geri dönmesini ve yaraları sarmasını bekliyordu.
💔💔💔💔😱💔💔💔💔💔
💝Oy ve yorum yapmayı lütfen unutmayın 💝
Nasılsıniz?
Mesaj?
Selma&Burçin&Bora?
Kıraç?
Bölümü sevdiniz mi?
Hepinizi kocaman öptüm kendinize çok iyi bakın.
SEVİLİYORSUNUZ HER ZAMAN
Bölüm etkileşimi
