Vazgeçiş kitap kapağı

25. bölüm / 30

Vazgeçiş

İçimdeki cenaze kalkmıyor PRT1

Vaveyla Yazarı: Ebrar Güney

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: İçimdeki cenaze kalkmıyor PRT1

Prt2 yarın akşam gelecek.💖🥰

En hüzünlü şarkılarınızı dinleyin.

💖💖💖💖💖💖💖💖💖💖💖💖💖💖

Burçin’in Anlatımından

Biz şu an paramparçaydık.

Akdeniz’in o kudurmuş dalgaları ayaklarımızın dibinde dövünürken, zaman aramızda koca bir enkaz gibi birikmişti.

Ne attığım o tokadın avucumda bıraktığı sızı dindi ne de Bora’nın göğsüme düşen gözyaşlarının sıcaklığı eksildi. İki insanın bir araya gelişi her zaman bir bütünlenme yaratmıyordu; bazen iki yaralı beden yan yana geldiğinde, sadece yaralarının büyüklüğü kıyaslanıyordu.

Bora’nın kollarındaki o çaresiz tutunuş yavaş yavaş çözülürken, başını göğsümden çıkardı. Yüzü, yılların yorgunluğunu birkaç dakikaya sığdırmış gibi çökmüştü. O çelikten komutan zırhı sökülüp gitmiş, geriye sadece sevdiği kadının ve kardeşinin enkazı altında kalmış biçare bir adam kalmıştı.

Göz göze geldik. Bakışlarındaki o kırık ifade, rüzgârın tenimi kesmesinden çok daha şiddetli bir acıyla içimi sızlattı.

"Bana bakıyorsun Burçin," dedi Bora, sesi sahildeki çakıl taşlarının hışırtısına karışacak kadar pürüzlü ve kısıktı. "Ama gözlerinde beni aramadığını görebiliyorum. Ben üç yıl önce o toprağın altına girerken sadece kendi adımı değil, senin gözlerindeki o ışığı da beraberimde götürdüm, değil mi?"

Sessizlik, vereceğim her cevaptan daha ağırdı. Parfümüne karışan barut ve deniz kokusunu içime çekerken elimi yavaşça onun soğuktan morarmış yanağına koydum. Başını hafifçe avucuma doğru eğdi; bir sığınak arar gibi, o temasın sıcaklığına muhtaçça yumdu gözlerini.

"İnsan ölünce bir kere gömülür Bora," diye fısıldadım, gözlerimden süzülen bir damla yaş onun yanağındaki kurumuş gözyaşı izine karışırken. "Ama yalanlarla yaşatıldığında, her gün yeniden toprağa veriliyor. Ben üç yıldır her sabah senin yokluğunla uyanıp her gece senin hayalinle yattım. Şimdi karşımdasın... Nefes alıyorsun, elini tutabiliyorum. Ama içimdeki o cenaze kalkmıyor."

Bora gözlerini açtı. Göz bebeklerinde beliren o amansız vicdan azabı, ruhunun en derin yerinden sökülüp gelen bir kabullenişle birleşti. Elimi tuttu, dudaklarına götürüp derin bir nefesle öptü. O öpücük bir kavuşmanın müjdesi değildi; bir vedanın, bir af dilemenin en sessiz hâliydi.

"Bir insanın vatan borcu ile sevda borcu aynı Kantar'da tartılmıyormuş," dedi Bora, bakışlarını denizin zifiri karanlığına dikerek. "Ben vatanı,sizi korudum sanırken, kendi evimin çatısını başınıza yıkmışım. Yağız’ın gözlerindeki o nefreti gördün... Beni bir abiden çok, masalını çalan bir hırsız gibi gördü. Ve haklı. Karşında duran bu adam, yaşayan bir ölüden başka bir şey değil artık."

"Öyle söyleme," dedim, göğsümdeki o katı düğüm biraz daha sıkılaşırken. "Yağız yaralı. Sen yaralısın. Ben... Ben ise bu yangında kimin külünü toplayacağımı bilemeyen bir yabancıyım artık."

Bora yavaşça doğruldu. Ayaklarının altındaki taşlar kayarken elimi tutmaya devam etti; sanki bıraksa sonsuz bir uçurumdan aşağı yuvarlanacakmış gibi sıkıca tutuyordu. Beni de yavaşça ayağa kaldırdı. Rüzgâr üzerimizdeki ıslak kıyafetleri dondururken ikimiz de birbirimizin yüzünde kaybettiğimiz geç geçmişi aradık.

"Hakikat," dedi Bora, gözlerimin içine bakarak, "bazen bir şifa değil, amansız bir zehirdir Burçin. Biz bu zehri içtik. Şimdi ne sen eski Burçin’sin, ne ben senin O bildiğin Bora’yım. Ama ant olsun ki... O çocuk bana bıçak da çekse, yüzüme de tükürse, bu acının her bir saniyesini onunla ve seninle ödeyeceğim."

Bir şey söylememe fırsat vermeden beni kendine çekti ve alnımı uzun, derin bir öpücükle mühürledi. O an anladım; bizim hikâyemiz kavuştuğumuz yerde bitmemişti.
Bizim hikâyemiz, birbirimizi yeniden tanımak ve biriken o koca yalanın enkazından bir hayat çıkarabilmek için asıl şimdi başlıyordu.

Bora, alnıma kondurduğu o derin öpücükten sonra geri çekilmedi. Dudakları cildimin üzerinde, rüzgârın dondurduğu tenimde sıcak bir iz bırakarak öylece kaldı.

Kollarını belimin etrafında biraz daha sıkılaştırdı, sanki tutunuşunu bir milim gevşetse Akdeniz’in o karanlık suları ikimizi de yutup belirsizliğe gömecekmiş gibi...

Yüzünü boynumun girintisine, saçlarımın arasına gizledi. İçini çekerken göğsünün kavisli hareketi benim göğsüme çarptı.
"Birazcık..." dedi, sesi boynumda titreşerek çıkan pürüzlü bir fısıltıdan ibaretti. "Birazcık daha böyle kalalım, ne olur... Sadece birkaç dakika daha zamanı burada durduralım gözümün nuru."

Derin, sarsıcı bir nefes daha çekti içine. Saçlarımın kokusunu zihnine kazımak istercesine kokladı.

"Sonra..." dedi, sesi bu kez kendi idam sehpasına yürüyen bir adamın kabullenişiyle kısıldı. "Sonra istediğin kadar nefret et benden. Yüzüme bakma, adımı anma, beni bu dünyadaki en büyük düşmanın belle... İstediğin kadar vur, kır, darmadağın et. Ama şimdi, sadece bu birkaç dakikalığına bana nefes olduğunu hissettir. Çünkü ben üç yıldır hiç nefes almamışım."

Cümleleri ruhuma birer mızrak gibi saplandı. Bir insandan aynı anda hem bu kadar nefret edip hem de ona bu kadar sığınmak istemek, kalbin insan akıl ve mantığına kurduğu en zalim tuzaktı. Elleri belimi daha da sıkı kavradı; çaresizliği, o mağrur komutan duruşunu tamamen eritip bitirmişti.
Yavaşça başını boynumdan çıkardı. Yüzlerimiz arasındaki mesafe birkaç santime düştüğünde, Akdeniz’in poyrazı bile ikimizin arasındaki o yakıcı sıcaklığı kesmeye yetmedi. Kızarmış, ıslak ve darmadağın gözleri directly benim gözlerimin içine çekildi.

Bakışları önce gözlerimde, sonra kurumuş, titreyen dudaklarımda gezindi.

Öpmedi. Ama bakışları öyle ağır, öyle aç ve öyle muhtaçtı ki; dudaklarının izi zihnimdeki en derin çizgiye kadar kazındı. Bir temasın yaratacağı tüm yangını, tek bir kelime etmeden sadece o bakışla dudaklarımın üzerine bıraktı. O an aramızdaki bu sessiz çekim, fiziksel bir öpücükten çok daha yakıcı, çok daha mahvediciydi. Dudakları dudaklarımın tam kıyısında durdu; nefesi, nefesime karıştı.

"Seni öpmek..." diye fısıldadı Bora. Sesi titredi, dudakları tenime değecek kadar yaklaştı ama o sınırı geçmedi. "Seni öpmek, kaybettiğim bütün o yılları tek bir nefeste geri almak demek Burçin. Ama buna hakkım yok... Dokunmaya kıyamadığım o dudaklarına bu yalanın lekesini sürmeye hakkım yok."

Sadece bekledi. Yüzü yüzüme değecek kadar yakın, dudakları dudaklarımın cehenneminde, nefesiyle tenimi yakarak öylece kaldı. O an, birbirimize sarılmamızdan da, vereceğimiz herhangi bir öpücükten de daha çok kanattı ikimizi.

"Bora..." diye inledim adeta. Sesim rüzgârın uğultusunda eridi.

"Şimdi nefret et," dedi yavaşça geri çekilerek. Bakışlarındaki o hayali öpücüğün ağırlığı hâlâ dudaklarımda sızlarken bir adım geriledi. "Şimdi bana bak ve yapman gerekeni yap. Ama unutma... Dudaklarımın üzerinde kalan tek dilek, senin af cümlen olacak."

Kollarımın arasındaki o boşluk aniden devasa bir uçuruma dönüştü. Rüzgâr ikimizin arasına tekrar girdiğinde, dudaklarımda hiç yaşanmamış ama ruhuma kazınmış bir öpücüğün hayaliyle, karanlık sahilde tek kalmıştım....

...

(konudan bağımsız komaya sokacak kadar ağlatacak şarkı önerilerinizi bekliyorum. Hem kitap icin hem de benim için👉👈)

...

Bora’nın adımları gecenin karanlığında kaybolurken, sahildeki o buz gibi rüzgâr dudaklarımda bıraktığı o değmemiş ama yakıcı öpücüğün izini silmeye yetmedi. Onu o karanlığın ortasında, kendi vicdan azabıyla baş başa bırakıp eve nasıl döndüğümü, adımlarımın sokakları nasıl tırmandığını bile hatırlamıyordum.

Eve girdiğimde zihnimdeki gürültüyü bastıracak tek bir ışık bile açmadım. Ece ve Eslem kalmaları için seçtiğim odaya gidip çoktan uyumuşlardi.

Doğrudan balkona geçtim. Hatay’ın nemli gecesi üzerime çökerken plastik sandalyeye çöküp bakışlarımı karanlık sokağa diktim. Yağız’ı bekliyordum...

Üç yıl... Bora’nın yokluğuyla, o kapkara yasla geçen tam üç koskoca yıl... Ve o üç yılın bir yalan uğruna bizden sökülüp alındığı gerçeği. Yağız’ın o sahil kenarındaki savruluşu, gözlerindeki o inanç kırıklığı gitmiyordu gözümün önünden. İçimdeki sızı Bora için miydi, Yağız için mi, yoksa üç yıldır canlı canlı gömülen kendim için miydi, bilmiyordum.

Gecenin bir yarısı, aşağıdan gelen tanıdık bir motor sesiyle irkildim. Çok geçmeden binanın dik merdivenlerinde düzensiz, ağır ayak sesleri yankılandı. Oturduğum yerden fırlayıp kapıya koştum. Kilidi çevirip kapıyı açtığımda karşılaştığım manzara göğsüme bir ağırlık daha bindirdi.

Yağız, ayakta durmakta zorlanarak duvara yaslanmıştı; gözleri kan çanağı gibiydi, üstü başı hafifçe kum ve rüzgâr kokuyordu. Yanında ise onu kolundan sıkıca tutmuş, düşmesine engel olmaya çalışan Serap duruyordu.

"Serap?.." dedim, şaşkınlıkla ikisine bakarken.

Serap hafifçe nefeslenip gülümsedi, sesinde mahcup ama rahatlatıcı bir ton vardı. "Kusura bakma bu saatte Burçin... Onu sahilde bu halde buldum. Baya kafa dağıtmış, tek başına kalmasına gönlüm razı gelmedi, arabayla eve getirdim."

Yağız başını ağır ağır kaldırıp bana baktı. Yüzünde, içindeki acıyı örtmeye çalışan ama daha da kanatan alaycı, acı bir gülümseme belirdi. Çakırkeyifti, adımları gibi kelimeleri de birbirine dolanıyordu ama sesindeki o öfke bıçak kadar keskindi.

"Gördün mü abla?.." dedi Yağız, eliyle havada anlamsız bir kavis çizip alaylı bir kahkaha atarak. "Geldik işte... İhanete uğrayanlar kulübünün başkanı eve döndü! Nasıl ama? Yıllarca bir ölüye ağlayıp, meğer koca bir tiyatronun figüranı olmak çok eğlenceliymiş değil mi?"

"Yağız, saçmalama ablam..." dedim, boğazım düğüm düğüm olurken.

"Saçmalamıyorum ya!" diye bağırdı aniden, sesi koridorda yankılandı. Sonra gözlerini kısıp acıyla güldü. "Sadece... Sadece ne kadar salak olduğuma gülüyorum. Neyse, dert etme sen. Tiyatro bitti, oyuncular dağıldı."

Serap araya girip Yağız’ın kolunu hafifçe sıktı. "Tamam Yağız, geçti. Yavaş ol biraz."
Sonra bakışlarını bana çevirdi. "Ben artık gideyim Burçin. Onu sana emanet ediyorum."

Gözlerim dolmuş bir şekilde Serap’a baktım.

"Çok teşekkür ederim Serap... İyi ki yanındaydın, gerçekten çok sağ ol."

Serap anlayışla başını sallayıp merdivenlere doğru yöneldi. Serap gözden kaybolduğunda, Yağız’ın koluna girip onu içeri çektim ve kapıyı kapattım.

Hiçbir şey söylemeden, onu yavaş adımlarla balkona doğru yönlendirdim. İçerideki basık hava ikimize de yetmeyecekti çünkü.

Balkondaki sandalyelere yan yana oturduğumuzda, Hatay’ın gecesi yine üzerimize kapandı. Şehir susmuştu, biz susmuştuk. Yağız başını geriye doğru atıp gözlerini karanlık gökyüzüne dikti. Alkollü nefesi gecenin soğuğuna karışıyordu. Bir süre tek bir kelime dökülmedi ikimizin de dudaklarından. Sadece rüzgârın ve ikimizin titrek nefeslerinin sesi vardı.

O alaylı, sinirli zırhı yavaş yavaş erimeye başladı Yağız’ın. Gözlerini kapattı. Göğsü hızla kalkıp inmeye başladığında, ilk hıçkırık boğazından söküldü.

O koca delikanlı, bir anda bütün direncini kaybetti. Yüzünü ellerinin arasına kapatıp omuzları sarsıla sarsıla, çocuk gibi ağlamaya başladı. Üç yılın birikmişliği, kandırılmışlığı, abisine olan hayranlığının darmadağın oluşu o hıçkırıklarda dışarı dökülüyordu.

Hiçbir şey demedim. Tek bir teselli cümlesi bile kurmadım. Zaten hangi kelime bu yıkımı tamir edebilirdi ki?

Sadece sandalyemi ona doğru yaklaştırdım. Kollarımı açıp onu kendime doğru çektim. Yağız hiç tereddüt etmeden başını göğsüme gömdü, kollarını belime sarıp bana sığındı. Tıpkı fırtınadan kaçan bir çocuğun ablasına sığınması gibi... Ben de çenemi onun saçlarına dayadım, parmaklarımı saçlarının arasında gezdirdim.

Benim de gözlerimden yaşlar süzülürken, birbirimizin kimsesizliğine sarılıp öylece oturduk.

Sessizlik dakika boyunca aramızda bir örtü gibi serili kaldı. Ağlaması yavaşça dindiğinde, Yağız başını göğsümden kaldırmadı. Ama durulan sesinin yerini, buz gibi, kaskatı bir kararlılık aldı.

"Abla..." dedi, sesi kısık ama yemin eder gibi net ve doğruluk doluydu. "Sana yemin ederim... Ailemi bu üç yıl boyunca mahveden, senin canını yakan, seni bu canlı cenazeye çeviren her şey için... Hepsini, hepsini pişman edeceğim."

Cevap vermedim. Sadece saçlarını biraz daha sıkı öptüm ve gecenin zifiri karanlığında, birbirimize kenetlenmiş hâlde öylece kalmaya devam ettik.

💖💖💖💖💖💖💖💖💖💖💖💖💖

Prt 2 yarın akşam gelecek

Siz nasılsınız? Neler yapıyorsunuz?

Bu aralar fena bir salgın var. Ben grip oldum salgının belirtisi bu olduğu için hemen hastaneye gidip serum aldım ertesi gün yataktan asla çıkamadım ve inanır mısınız 30 saate yakın uyudum maalesef uykumu alamadım ama olsun hdhdhdbdbdb kendinize dikkat edin

Diğer bölümde Albay’ın,Yağız’ın ve Bora'nın sahnesi ve Avcı Timi'nin sahnesi olacak .

Seviliyorsunuz her zaman

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

305okunma 25beğeni 8yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.