3. bölüm · Vazgeçiş
14 Şubat
Şarkı;Metro-sonbahar
💔💔💔💔💔💔💔🥺💔💔💔💔💔💔
Derin bir nefes alıp bilgisayarı kapattım. Kızlara haber verdikten sonra annemin yanına gitmek için odamdan çıktım. Salonda belgesel izleyen annemin yanındaki tekli koltuğa oturduğumda, nihayet annem bana bakabilmişti.
Kumandanın tuşuna basıp televizyonu kapattı ve bana döndü. Uzanıp elimi tuttuğunda, soğuk ve titreyen elim onun sıcacık elleri arasında biraz olsun rahatladı. Nefesim hâlâ düzensizdi ama bu küçük temas kalbime biraz huzur getirdi.
“Burçin anneciğim… biliyorsun değil mi seni ne kadar çok sevdiğimi? Ben de her anne gibi senin iyiliğini istiyorum. Perişan oldun yavrum… önüne bakmanı istiyorum. Çünkü bu senin iyiliğin için.”
Kafamı salladım.
“Biliyorum, anne…” dedim kısık bir sesle.
Onun sesindeki sıcaklık acımı biraz olsun yumuşatıyordu.
Bir süre sessiz kaldık. Annemin eli hâlâ elimdeydi, sıcaklığı içime işliyordu.
Ama gözlerimi kapattığımda aklıma Bora geliyordu; gülüşü, sesi, birlikte geçirdiğimiz kısa ama unutulmaz anlar… Hepsi bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.
“Anne…” diye fısıldadım, sesim titriyordu. “Bazen sanki kapıdan girecekmiş gibi geliyor. Bora… sanki yanımda.”
Annem sadece dinledi. Hiçbir şey söylemedi. Sessizliği, duygularımın ağırlığını hafifletir gibiydi.
“Biliyorum kızım,” dedi sonra yavaşça. “Ama unutma… o seni böyle görmek istemezdi. Hayat devam ediyor. Sen de ayakta kalmalısın. Ben her zaman yanında olacağım.”
Onun sözleri içimi sıcak bir battaniye gibi sararken gözlerim doldu. Nefesim derinleşti, titremem biraz olsun durdu. Bir an için, tıpkı eski günlerdeki gibi kendimi güvende hissettim. Ama o boşluk hâlâ duruyordu. Bora’yı özlemek bitmemişti.
Derin bir nefes daha aldım ve anneme bakarak sessizce dedim:
“Tamam, anne… Birlikte bu acıyı taşıyacağız. Ama söz ver… bir daha kimse bana ‘önüne bak’ demeyecek. Bu acıyı yaşamak benim hakkım.”
Annem başını hafifçe salladı.
Gözlerinde hem üzüntüyü hem sevgiyi gördüm. O an anladım ki bazen sadece yanında birinin olması, acıyı biraz olsun hafifletiyordu.
Gülümsemeye çalıştım.
“Ay neyse anne… sana bir haberim var.”
Annem hafifçe tebessüm etti. Bekler gibi yüzüme bakıyordu.
“Tayinim çıktı… hem de İskenderun 39. Piyade Tugayı’na.”
Söylediğim anda annemin yüzündeki tebessüm silindi.
“Y- yani… Hatay’a mı?”
Onaylar gibi başımı salladım.
Annem bana sanki dünya başına yıkılmış gibi bakıyordu. Ellerini bir anda elimden çekti. Sıcaklığı gidince, yeni ısınmaya başlayan elim boşlukta daha da üşüdü.
Annem ayağa kalktı.
“Olmaz!” diye sert bir sesle konuştu.
Sesi öyle bir çıktı ki olduğum yerde
irkildim.
“Oraya gidemezsin, Burçin.”
Kaşlarım çatıldı. Kalbim hızlanmaya başladı.
“Ne demek gidemem?” dedim. Sesim hâlâ sakindi ama içimde bir şeyler kaynamaya başlamıştı.
Annem yüzünü başka yöne çevirdi. Ellerini saçlarına götürdü. Sanki ne diyeceğini bilemiyordu.
“Orası…” dedi, sesi titredi.
Devamını getiremedi.
Ama ben getirdim.
“Bora’nın şehit düştüğü yer.”
Annem gözlerini sıkıca kapattı.
Bu sefer ben ayağa kalktım.
“Anne, zaten gitmemin sebebi bu!” dedim. Sesim yükselmişti. “Anlıyor musun? Onun son olduğu yer… benim de orada olmam gerekiyor.”
“Hayır!” diye bağırdı.
Gözlerim büyüdü.
“Sen hâlâ farkında değilsin!” dedi. “Oraya gidersen… bu acı hiç geçmez!”
Boğazım düğümlendi.
“Zaten geçmiyor ki…” diye fısıldadım.
Sessizlik oldu.
İkimiz de birbirimize bakıyorduk.
Annem bana çaresizlikle bakıyordu.
Vazgeçmezdi. Ben de vazgeçmezdim.
“Hem belki de kader… bu acıyı unutmamı istemiyordur.”
Annem bu sözümden sonra bir hışımla salondan çıktı. Peşinden gittim. Ben odaya vardığımda annem çoktan dolabın üstündeki büyük siyah valizi yatağa koymuştu. Titreyen elleriyle açmaya çalışıyordu.
“A- anne, ne yapıyorsun?”
Öfke dolu gözlerle bana döndü. İşaret parmağını kaldırdı.
“Sus! Hani çok gitmek istiyorsun ya… git Burçin! Git ve bir daha dönme!”
Annem dolabın kapağını sertçe açtı. Askıdaki kıyafetlerimi çekip bavula savurmaya başladı.
“Anne…”
Beni duymuyormuş gibi davranıyordu.
“ANNE, YETER! YETER!”
Yanına gidip ona sarıldım. O anda annem hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Dizleri çözülür gibi oldu. Onunla birlikte yere çöktüm.
“Sen şu lanet ilaçlarla ayakta kalıyorsun!” dedi ağlayarak. “Kaç kere kendine zarar vermek istediğini gördüm… beni düşünüp vazgeçtin, bilmiyor muyum sanıyorsun?”
Sesi titriyordu.
“Benim yavrum gözümün önünde erirken nasıl sakin kalabilirim? Sen buradayken bile iyi değilsin… oraya gidersen nasıl olacaksın? Hem tek başına…”
Bana daha sıkı sarıldı.
“Bizim birbirimizden başka kimimiz var? Üç yıl önce gitmene Bora’ya güvendiğim için izin verdim… şimdi kime güveneceğim? Ya birini ona benzetip panik atak geçirirsen? Ya yine kendine zarar verirsen?”
Sesi gittikçe kısıldı.
“Ben yine hastane koridorlarında beklemek istemiyorum… yine saçlarını toplamak istemiyorum… seni kaybetmek istemiyorum…”
Annem bana sarılarak ağlarken, ben de onunla birlikte ağlıyordum.
Annemin omzuna yüzümü gömdüm. Omuzları sarsıla sarsıla ağlarken, ben de onu daha sıkı tuttum. Sanki bıraksam dağılacaktı.
“Anne…” dedim kısık bir sesle. “Gitmek zorundayım…”
Başını hızla iki yana salladı.
“Hayır… zorunda değilsin. Hiçbir şey senden daha önemli değil.”
Gözlerimi kapattım. İçimde bir şey parçalanıyordu.
“Ben onsuz kaldım…” dedim. Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “En azından ona ait bir yerde olmak istiyorum.”
Annem geri çekildi. Ellerini yüzüme koydu. Gözlerimin içine baktı.
“Sen hâlâ onu bırakmadın…”
Bir an sustum.
Cevap veremedim.
Çünkü haklıydı.
“Bırakamam,” dedim sonunda. “Çünkü o beni bırakmadı ki… her yerde.”
Boğazım düğümlendi. Gözlerim tekrar doldu.
“Gözlerimi kapatıyorum, o. Uyanıyorum, o. Nefes alıyorum… yine o.”
Annemin gözlerinden yaşlar süzülmeye devam ediyordu.
“Peki ya ben?” diye fısıldadı.
O an… kalbime biri sıkıca bastırmış gibi oldu.
Başımı kaldırdım.
Annemin gözlerinde ilk defa kendimi gördüm.
Korkmuştu.
“Ben de varım Burçin…” dedi. “Ben de seni kaybediyorum.”
Bu cümle… her şeyden daha ağır geldi.
Bir şey diyemedim.
Sadece baktım.
Ve ilk defa… onun acısını hissettim.
Yavaşça ellerini tuttum.
“Seni bırakmıyorum, anne…” dedim. “Hiçbir yere gitmiyorum demiyorum… ama seni bırakmıyorum.”
Annem başını eğdi.
“Ben seni bir kez kaybetmenin eşiğinden döndüm…” dedi titreyerek. “Bir daha aynı şeyi yaşayamam.”
Derin bir nefes aldım.
“Bu kaçmak değil,” dedim. “Bu… yüzleşmek.”
Annem gözlerini kaldırdı.
“Ya yüzleşemezsen?”
Cevap veremedim.
Çünkü ben de bilmiyordum.
Odaya ağır bir sessizlik çöktü.
Sadece nefes alışlarımız duyuluyordu.
Sonra annem yavaşça ayağa kalktı. Bavula baktı. İçindeki dağınık kıyafetlere…
Bir süre öylece durdu.
Sonra eğilip bavulu kapattı.
Ama kilitlemedi.
Bana döndü.
“Gitmek istiyorsan…” dedi yavaşça. “Git.”
Kalbim sıkıştı.
“Ama bu sefer…” diye devam etti, sesi kırıldı.
“Güçlü olmak zorundasın. Kendin için değil… benim için.”
Gözlerim doldu.
“Ve söz ver…” dedi.
“Ne olursa olsun… kendine zarar vermeyeceksin.”
Bir an duraksadım.
Sonra başımı salladım.
“Söz.”
Annem yanıma geldi.
Alnımdan öptü.
O an… içimde bir şey değişti.
Acı hâlâ oradaydı.
Ama yalnız değildim.
Gözlerim bavula kaydı.
Sonra kapıya.
Ve ilk defa… gideceğim yer gerçekten gerçek gibi hissettirdi.
İskenderun.
Bora’nın son bastığı yer.
Belki de… benim yeniden başlayacağım yer.
Annem “İyi geceler,” deyip odamdan çıktı. Derin bir nefes alıp odamı toplamaya başlamıştım ki masada duran fotoğrafımıza gözüm takıldı.
Fotoğrafı elime aldığım an zaman durdu sanki.
Parmaklarım titrerken gözlerim o ana kilitlendi.
14 Şubat…
Yanımda olduğu son 14 Şubat… 2023.
Gözlerimi kapattım.
Ve her şey yeniden başladı.
(FLASHBACK)
“Gözlerini kapat.”
“Bora…” dedim şüpheyle. “Yine ne yapıyorsun?”
“Kapaaat,” dedi narince yanağımdan öperek.
Gözlerimi devirdim ama kapattım.
“Arabaya biner misin?”
“Ciddi misin?”
“Burçin…”
Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
“Tamam, tamam.”
Arabaya bindim. Gözlerim kapalıydı ama yüzümde istemsiz bir gülümseme vardı.
Araba hareket etti.
“Bak açarsan indiririm,” dedi.
“Tehdit mi bu?”
“Haşa.”
Kahkaha attım.
Yol boyunca nereye gideceğimizi dair bir sürü soru sordum, ama cevap alamadım.
Ama ben hep şunu düşünüyordum:
Bu çocuk yine ne hazırladı?
Araba durduğunda kalbim hızlandı.
Kapıyı açtı.
“Elimi tutar mısınız majesteleri?”
Elimi uzattım. Parmaklarımız birbirine değdiği anda içim ısındı.
Biraz yürüdük.
Rüzgâr yüzüme çarpıyordu.
Deniz kokusu…
Deniz sesi...
“Bora…” dedim fısıldayarak.
“Şimdi aç.”
Gözlerimi açtım.
Ve…
Gerçekten nefesim kesildi.
Deniz kenarındaydık.
Ama öyle sıradan bir yer değildi.
Küçük ışıklar asılmıştı.
Yere ince bir örtü serilmişti.
Üzerinde onun hazırladığını düşündüğüm yemekler…
Her şey inanılmazdı.
Ve…
Çok güzeldi.
Gözlerim ona döndü.
“Bunları sen mi yaptın?”
Omuz silkti.
“Biraz.”
“Bora…”
Gözlerim doldu ama bu sefer mutluluktandı.
“Bu çok güzel…”
Başını hafifçe eğdi.
"Bence de.” ona baktığımda yere değil bana baktığını fark ettim.
Kalbim o an garip bir şekilde sıkıştı.
Kollarımı sıkıca boynuna doladığımda hemen karşılık verdi. Açıkta kalan omzuma kafasını gömüp derin bir nefes çekti içine. Elimi tutup hazırladığı sofraya yönlendirdi beni.
Oturduk.
Yemek yerken saçma sapan şeylerden konuştuk. Beni utandırdı, atıştık, birbirimize yemek yedirdik. Sanki son zamanlarımızmış gibi bakıyordu… hayranlıkla bakıyordu… güzel bakıyordu.
Güldük.
Ama sonra…
Bir an oldu.
Sessizlik çöktü.
Bora bana bakıyordu.
Ama öyle böyle değil…
Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi.
“Ne oldu?” dedim.
Başını iki yana salladı.
“Çok şey…”
Çatalı elinden bıraktı.
“Burçin…”
Sesi değişmişti.
Kalbim hızlandı.
“Ben…” dedi, durdu.
Derin bir nefes aldı
.
“Seni bırakmayacağım.”
Gözlerim büyüdü.
“Ne olursa olsun… nereye gidersem gideyim…”
Bir an gözlerini kaçırdı.
Sonra tekrar bana baktı.
“Seni ilk gördüğüm an var ya…”
Hafifçe gülümsedi.
“Kalbim durdu sandım.”
Nefesim kesildi.
“Şimdi?” diye fısıldadım.
Biraz daha yaklaştı. Elimi alıp kalbinin üzerine koydu. Alışık olduğum kalp atışları artık daha hızlıydı.
“Şimdi çok hızlı atıyor.”
Kalbim o an kontrolsüz atmaya başladı.
Gözlerimi kaçırdım.
“Bora…”
Diğer elimi tuttu.
Bu sefer cebine uzanmadı hemen.
Önce parmaklarımı sıktı.
Sonra cebinden küçük bir şey çıkardı.
Avucumu açtı.
Küçük bir künye bıraktı içine.
Üzerinde benim adım yazıyordu.
Gözlerim doldu.
“Bunu taşı,” dedi.
Sesi yumuşaktı.
“Ben yanında olamasam bile… bu olsun.”
Başımı kaldırdım.
“Saçmalama…” dedim gülmeye çalışarak. “Nereye gidiyorsun?”
Gülümsedi.
“Aynı yerdeyim işte.”
Ama…
O an içime bir şey oturdu.
Açıklayamadığım bir his.
“Ben sana hediyemi vermeyi unuttum.”
Çantama koyduğum küçük kutuyu ve albümü çıkardım.
Önce küçük kutuyu uzattım. Önüme gelen saçlarımı nazikçe geriye itti. Gözleri aşkla parlarken,
“Ne gerek vardı güzelim… benim en büyük hediyem senin benden gitmemen,” dedi.
“Gitmem sevgilim… ama hediyeye gerek vardı.”
Kutuyu tekrar uzattığımda aldı. Açtığında, neredeyse maaşımın yarısını verip aldığım saate beğenerek bakıyordu.
“Teşekkür ederim sevgilim… bebeğim… aşkım… canım… canımın içi…”
Bunları söylerken yüzüme kondurduğu sayısız öpücük kahkaha atmama neden oldu.
Boynuma bıraktığı iki öpücükle kahkahamın yerini küçük bir tebessüm aldı.
“Bu saati bana geç kalma diye aldım. Hele geç kal…”
Yanağımı sert bi şekilde öpünce diyeceklerim yarıda kaldı.
“Sana geç kalmam sevgilim… geç kalırsam bile seni çok sevdiğimi bil.”
“Söz mü?”
“Söz sevgilim, söz.”
“Ay her neyse… kutunun içindeki süngeri kaldırsana.”
Dediğimi yaptı.
Süngerin altından, ellerimle yaptığım ortasında sonsuzluk işareti olan bileklik çıktı.
Saatten daha çok sevmiş gibi hemen takmam için bana uzattı.
Bilekliği taktığım sırada mırıldandım:
“Bunu nöbetlerde boş kaldığım zaman yaptım… aşkımız sonsuz olsun diye. Bunu ancak aşkımız biterse çıkarırsın. Olur da bir şey olursa bil ki… bu bilekliği çıkardığım gün sana dair hiçbir şey hissetmiyorumdur.”
“Şşh… sakın! Yok öyle bir şey. Benim sana dair hislerim bitmez, bitemez. Senin de bitmesin sevgilim.”
Sesi yalvarır gibiydi.
“Ay tamam… neyse, sen de benim bilekliğimi tak.”
Beyaz bilekliği koluma taktığında bileğimi yan çevirip tam nabzımın üzerinden öptü.
İçim titredi.
“Aşkımız bitse bile sevdamız bitmesin. Bu bizim için vazgeçiş olmasın, tamam mı canımın içi?”
Kafamı salladım.
"Tamam,canımın içi."
Sıra albüme geldiğinde, iki haftadır uğraştığım; içinde yazılar ve o yazıların üstünde fotoğraflar olan albüm Bora’nın derin bir nefes almasına neden oldu. Her fotoğrafta yüzü yumusuyordu.
“Çok… çok güzel. Tüm bu güzel anılar senin sayende, biliyorsun değil mi?”
Utandım, bakışlarımı kaçırdım.
Bora narince çenemi tutup ona bakmamı sağladı.
Konuşmasa bile gözlerinin içindeki aşk tüm cümlelere, şiirlere, şarkılara bedeldi.
Saçlarımdan derin bir nefes alıp öptü.
“Oh… mis gibi kokuyor.”
Güldüm.
“Sevgililer günün kutlu olsun sevgilim. Bugün olmasa bile ben seni her zaman sevgilim, hatta ileride karım olarak görüyorum. Bu seni daha çok sevmeme sebep oluyor. O ketum adamı değiştirdiğin için teşekkür ederim… her şeyim.”
Söyledikleri içimi ısıttı.
“Senin de sevgililer günün kutlu olsun sevgilim. Böyle süslü cümleler kuramayacağım ama bana böylesine bir aşk, sevgi, sevda ve daha sayamadığım bir sürü duygu yaşattığın için teşekkür ederim. İyi ki varsın. Aşkım bittiğini hissetsen bile gözlerime bakman yeter… yeter ki senin baktığın yerde olayım.”
dudaklarına derin bir öpücük bıraktım.
Utandığım için…
“Fotoğraf çekilelim mi?” dedim bir anda.
Gülümsedi.
“Olur,yavrum”
Telefonu yuksek olan sehpaya koydu.
Yanıma geldi.
Kolunu belime sardı.
Ben başımı ona yasladım.
Tam fotoğraf çekilecekken kulağıma eğildi.
“Seni hep böyle hatırlamak istiyorum.”
Klik.
(ŞİMDİ)
Gözlerimi açtım.
Fotoğraf elimdeydi.
Ama artık sadece bir fotoğraf değildi.
Bir söz…
Bir his…
Yarım kalmış bir şeydi.
Künyeyi boynumda hissettim. Bileklik ise bileğimdeydi ama olması gerekenden fazla sıkıyormuş gibiydi.
Bana verdiği kolyeyi değil, onun kolyesini takmıştım. Taşındığım zaman annem öyle bir künye görmediğini söyleyerek beni geçiştirmişti.
Gözlerim doldu.
“Seni bırakmayacağım demiştin…” diye fısıldadım.
Sesim titredi.
“Ben hâlâ buradayım, Bora…senin baktığın yerde olmasam da buradayım.”
Derin bir nefes aldım.
Ve ilk defa…
Gitmem gerektiğini bu kadar net hissettim.
💔💔💔💔💔💔💔🥺💔💔💔💔💔💔💔
Neredeyse 4 saattir bölüm yazıyorum Sonunda bitti Maalesef ki bu yapılan edit'teki sahneyi yazamadım ama bu bölümü attıktan iki gün sonra yani cumartesi günü yazmayı planlıyorum sizi çok seviyorum kendinize iyi bakın Sağlıcakla kalın oy ve yorum yapmayı unutmayın.
Bora ve Burçin sahnesi nasıldı?
Burçin'in annesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce haklımıydı?
