28. bölüm / 30
VazgeçişAramızdaki Hain
Bölümler 30Şu an: Aramızdaki Hain
- 1 Giriş393 kelime
- 2 O da bensiz yapamazdı1.721 kelime
- 3 14 Şubat1.995 kelime
- 4 Malatya2.266 kelime
- 5 Hatay1.668 kelime
- 6 Alıntı742 kelime
- 7 Avcı Timi3.402 kelime
- 8 Sevdalanmışım1.984 kelime
- 9 Bayrama Özel1.974 kelime
- 10 Anlaşma2.971 kelime
- 11 Anlaşma hakkında açıklama112 kelime
- 12 Bin Vazgeçiş3.609 kelime
- 13 Aşka hudut çizilmiyor3.939 kelime
- 14 Üç yıl sonra uygun mudur?5.239 kelime
- 15 Eski Zamanlar1.963 kelime
- 16 Bekarlık sultanlıktır2.298 kelime
- 17 Mektup2.179 kelime
- 18 Bizim sonumuz kötü2.552 kelime
- 19 Değer vermek2.667 kelime
- 20 Bilinmeyen numara part11.474 kelime
- 21 Bilinmeyen numara part24.833 kelime
- 22 Özür dilerim2.496 kelime
- 23 DUYURU142 kelime
- 24 İçimdeki cenaze kalkmıyor PRT11.686 kelime
- 25 Gitme PRT24.851 kelime
- 26 Canım komşum3.903 kelime
- 27 Aramızdaki Hain2.946 kelime · Okuduğun bölüm
- 28 Zeynep & Mirhan özel bölüm1.600 kelime
- 29 Sadem4.417 kelime
- 30 Unutmak affetmek değildi3.124 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Selamlarr aşklarımm
LÜTFEN OY VERİN
Şarkı;
Sena Şener - Sevmemeliyiz
Selcan- Senden adam olmaz
💞💞💞💞💞💞💞💞💞💞
Elim alnımda, bir üst kattaki kolilere, bir Bora’nın rahatlığına, bir de sinir krizi geçiren Yağız’a bakıp sinirden kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyordum.
Serap ve Zeynep arabadan inmiş, şaşkın şaşkın ortalıkta dönen bu hengâmeyi izliyorlardı. Serap, elindeki kahve bardağıyla bir bana, bir Bora’ya, bir de çıldırmak üzere olan Yağız’a bakıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Aralarında bir şeyler olduğu belliydi ama bu kargaşanın derinliğini çözememişlerdi.
Zeynep koluma yavaşça dokunup, "Burçin..." dedi fısıltıyla. "Biz Serap’la eve geçelim, tatlım. Belli ki sizin konuşacaklarınız, halletmeniz gereken şeyler var. Bir şeye ihtiyacın olursa seslen, hemen geliriz."
"Tamam canım," dedim zoraki bir tebessümle. "Çok sağ olun."
Serap'ta bana destek veren bir bakış atarak Zeynep'le birlikte kendi dairelerine doğru adımladı. Sokakta ve bina girişinde sadece biz kalmıştık.
Yağız, Bora’nın üzerine doğru bir adım daha atıp işaret parmağını göğsüne sertçe sapladı. "Ulan, harfiyen yüzsüzsün sen! Adamlığın, utanman kalmamış senin! Sene üç yıl boyunca bu kızın canını oku, diri diri göm o eve, sonra gel 'Canım komşum' de öyle mi? Ben seni bu merdivenlerden aşağı basamak basamak yuvarlamaz mıyım şimdi?!"
Bora geri adım atmadı, göğsüne basan parmağa rağmen istifini bile bozmadı. Sadece gözlerindeki o hüzünlü suçlulukla Yağız’a baktı. "Yuvarla Yağız... Yuvarla da gör bakalım, o merdivenin sonundan kalkıp tekrar bu kapıya geliyor muyum, gelmiyor muyum."
"Abla, ben bu adama katil olacağım, bak, yemin ediyorum olacağım!" diye kükredi Yağız. Sonra bana dönüp, "Abla, ben evde duramayacağım, biraz çıkıp yürümezsem bu binayı başlarına yıkacağım!" diyerek hırsla arkasını döndü ve sokağın sonuna doğru hışımla yürümeye başladı.
Yağız da gidince sokakta ve merdiven eşiğinde tek başımıza kaldık.
Elim alnımda, derin bir nefes alarak Bora’ya döndüm. "Cidden sana inanamıyorum, Bora... İnanılmazsın sen. Gerçekten ne yapmaya çalışıyorsun sen?"
Bora yakasını sakince düzeltti. Yüzündeki o saniyeler önceki rahat, muzip tebessüm bir anda silindi. Çaresiz, gözlerinin içi sızlayan bir adam kaldı geride. Bir adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattı.
"Sana kendimi affettirmeye çalışıyorum, Burçin," dedi, sesi göğsünün derinliklerinden gelen bir fısıltı gibiydi. "Biliyorum... Dünyanın en zor, belki de imkânsız şeyini istiyorum senden. Ama beni dinlemene, bakışındaki o nefreti silmeme izin ver. Ne kadar sürerse sürsün, ne kadar zor olursa olsun... Kendimi sana affettireceğim, gözümün nuru."
Göğsümde biriken o katran karası öfke aniden alev aldı. Yıllardır içimde sakladığım, gecelerce gözyaşlarımla boğduğum o yangın dudaklarımdan dökülmeye başladı. Acımasızdım, çünkü üç yıl boyunca canlı canlı toprağa gömülen bendim.
"Bana kendini affettirecek misin?" dedim imalı ve buz gibi bir gülüşle. "Sen neyden bahsediyorsun, Bora? Sen üç yılımı çaldın benim! Ben her sabah senin ölümünle uyandım! Üstüme giydiğim kıyafetin rengini unuttum, aynadaki yüzüme bakmaya utandım ben!"
Bora’nın çenesi kenetlendi, gözleri doldu ama tek bir kelime etmeden beni dinledi.
"Öz kardeşin Yağız..." dedim parmağımla göğsünü dürterek. "O çocuk daha gencecikken senin yokluğunun altında ezildi! Seni canından çok severdi, idolüydün sen onun! Ama sırf ben her gün o odada eriyip bitmeyeyim diye, sırf senin bıraktığın o enkazın altında kalmayalım diye çocukluğunu bıraktı, bana siper oldu! Şimdi sana nefretle bakıyor, değil mi? Hak ettin! Yüzüne bile bakılmayacak bir adamsın sen!"
"Burçin..." dedi fısıltıyla, sesi kırıldı.
"Bana 'gözümün nuru' deme!" diye haykırdım, gözlerimden biriken yaşlar süzülürken. "Ben senin nurun falan değilim! Sen o dağlarda görevdeyken, ben burada seni kaybetmenin kahroluşuyla yaşadım. Şimdi gelmişsin, üst katıma taşınıp 'Affettireceğim' diyorsun! Sen beni hiç sevmemişsin, Bora. İnsan sevdiğini böyle bir diri cenazeye mahkûm etmez! Sahilde sarıldım sana. Teselli verdim. Ama bundan sonrası yok! Olamazda."
Bu son cümle, Bora’nın son savunma zırhını da parçaladı.
"Yeter..." dedi hırıltılı bir sesle. "Söyleme öyle... Yemin ederim, dayanamıyorum."
Aniden belimden kavradı beni. Daha ben ne olduğunu anlayamadan beni göğsüne doğru çekti ve kollarını etrafıma sımsıkı doladı. Yıllardır özlemini çektiğim o devasa, sıcak göğsüne gömüldüm.
"Yapma..." diye itmeye çalıştım, ellerimle göğsüne vurdum. "Bırak beni, Bora!"
"Bırakmam," dedi nefes nefese. Başını saçlarımın arasına, boynumun girintisine gömdü. Kokumu adeta ciğerlerine hapsetmek ister gibi derin bir nefes çekti. "Öldür beni, vur, hakaret et, yüzüme tükür ama beni sevmediğimi söyleme, Burçin... Benim o dağlarda tek yaşama sebebim sendin. Senin kokundu, senin yüzündü."
Beni daha da sıkı sardı. Bir eli saçlarımın arasına kaydı, uzun uzun saçlarımı öptü. Dudakları şevkatle şakaklarıma, ıslak yanaklarıma değdi.
"Özür dilerim..." dedi, sesi ilk kez bir çocuk gibi titriyordu. "Yemin ederim, özür dilerim. Kardeşimin benden nefret etmesine de razıyım, senin beni her gün yakıp yıkmana da razıyım. Yeter ki yakınımda ol. Yeter ki nefes aldığını bileyim..."
Ellerim göğsünde yavaşça gevşedi. Ona vuracak, itecek gücüm kalmamıştı. Göğsündeki o tanıdık sıcaklık, kokusu... İçimdeki kırgınlığı azaltmıyordu ama yıllardır buz tutmuş kalbimi eritmeye yetiyordu.
Bora geri çekilmeden yüzümü iki elinin arasına aldı. Başparmaklarıyla yanaklarımdaki gözyaşlarını sildi. Yüzüme öylesine bir sadakat ve aşkla baktı ki tüm acımasız cümlelerim boğazımda tıkandı. Eğilip yanağıma uzun, derin ve sarsıcı bir öpücük kondurdu.
"Ne dersen de," dedi alçak bir sesle, dudakları hâlâ yanağımın milim ötesindeydi. "Sana kendimi yeniden sevdireceğim. Sen benim hem cennetimsin hem de içinde yandığım cehennemimsin..."
Sessizce gözlerinin içine baktım. Yanağımda bıraktığı o yakıcı dokunuş, yıllardır buz tutmuş tenimi alev alev yakıyordu. Ne onu tamamen affedecek kadar hafifti içimdeki yük ne de ellerini yüzümden itip kenara çekilecek kadar yabancıydı kokusu.
Elini yavaşça yüzümden çekti ama bakışlarını bir an bile üzerimden ayırmadı. "Şimdi gir içeri," dedi sesi hâlâ pürüzlü ve kısıkken. "Soğukta kalma daha fazla. Ben de kolileri toparlayayım."
"Bora..." dedim, sesimdeki kırgınlığı toplama çabam tamamen boşa çıkarak. "Bunu yaparak sadece işleri daha da zorlaştırıyorsun. Yağız dönünce burada olmaman lazım."
Hafifçe gülümsendi; o buruk, gururlu gülüşü belirdi dudaklarının kenarında. "Dönsün, gözümün nuru. Yağız benim kardeşim, öfkesi de başım üstüne, dayağı da. Ama beni buradan çıkarabilecek tek bir şey var bu dünyada, o da senin 'Git' demen. Gerçekten gitmemi istiyor musun? Gözlerimin içine bakarak 'Seni bir daha görmek istemiyorum' de, arkamı döner giderim."
Dudaklarım mühürlendi sanki. Kelimeler boğazımda düğümlendi, bir adım bile geriye atamadım. O haklılığın ve çaresizliğin tam ortasında kalmış gibi ona bakakaldım.
Bora cevabını almış gibi derin bir nefes verdi. Bakışlarındaki o sert komutan edası bir anlığına geri geldi ama gözlerindeki sıcaklık hiç kaybolmadı. "Güzel... Girmeyeceksen ben seni içeri geçireyim."
Kapının kolunu tutup benim içeri girmem için kenara çekildi. Adımlarımı zorlukla atarak apartman girişine doğru bir adım attım. Tam eşikten geçerken alçak bir fısıltıyla arkamdan seslendi:
"Bu akşam üst katta olacağım. Bir şeye ihtiyacın olursa... Ya da sadece bağırmak, içini dökmek istersen kapım açık. Unutma, ben artık sadece bir merdiven kadar uzağındayım."
Arkamı dönmeden başımı salladım ve kapıyı arkamdan kapattım.
Merdivenleri çıkarken dizlerimin bağı çözülecek gibiydi. Yıllardır süren o ağır, katran karası sessizlik bir günde darmadağın olmuş, yerini duyguların fırtınasına bırakmıştı. Dairemin kapısını açıp içeri girdiğimde derin bir sessizlik karşıladı beni. Koridordan geçip salona yürüdüm, pencerenin kenarına yaklaşıp perdenin arkasından aşağı baktım.
Bora sokaktaki kolileri tek başına, sanki tüy kadar hafifmiş gibi kavrayıp apartman kapısından içeri taşımaya başlamıştı. Her hamlesinde omuzlarındaki kaslar geriliyor, yüzündeki o ciddi, adanmış ifade hiç bozulmuyordu. Onu orada, bizim binamızın önünde, sırf yakınımda olabilmek için koli taşırken görmek, içimdeki o devasa kırgınlığın üzerine incecik bir merhem gibi sürüldü.
O sırada sokak kapısının tıkırtısı duyuldu. Yağız dönmüştü.
Hızla salondan çıkıp koridora koştum. Yağız, elleri montunun ceplerinde, başı önde içeri girdi. Yüzü hâlâ öfkeden kıpkırmızıydı ama gözlerindeki o kırgın, çocuksu çaresizlik beni mahvediyordu.
"Yağız’ım..." dedim yumuşacık bir sesle.
Bana baktı. Birkaç saat önce sokakta Bora’ya savurduğu o nefret dolu cümlelerin ardından benim yüzümdeki o karmakarışık ifadeyi görünce duraksadı.
"Gitti mi o herif?" diye sordu, sesi hırıltılıydı.
"Yukarıda..." dedim sakince. "Eşyalarını taşıyor."
Yağız derin, öfkeli bir nefes verip başını yana çevirdi. "Gözüm görmesin, abla. Gerçekten diyorum, gözüm görmesin. Sene üç yıl boyunca cehennemi yaşattı, şimdi gelmiş hiçbir şey olmamış gibi üst katımıza yerleşiyor. Sen nasıl bu kadar dayanabiliyorsun, aklım almıyor!"
Yanına yaklaşıp ellerini tuttum. Soğuktan buz kesmişti parmakları. "Ben dayanmıyorum, Yağız," dedim gözlerinin içine bakarak. "Ben sadece artık kavga istemiyorum. Sen benim canımsın, senin başının belaya girmesini istemiyorum. O ne yaparsa yapsın, biz kendi hayatımıza bakacağız. Tamam mı, ablacım? Ama onun abin oldugunu lütfen unutma. Son üç yılını çaldı ama yirmi üç yıl boyunca yanındaydı."
Yağız gözlerimin içine baktı uzun uzun. Bendeki o yorgunluğu, çaresizliği görünce gardı bir kez daha düştü. Benim gözümden akacak tek bir damla yaş için dünyayı yakacak adam, benim rica etmemle öfkesini yutmak zorunda kalıyordu.
"Tamam," dedi dişlerinin arasından. "Senin için... Sadece senin için katlanıyorum bu saçmalığa. Ama bana yaklaşmaya kalkmasın. Ağabeylik taslamaya hiç kalkmasın."
"Söz," dedim, onu göğsüme çekip sımsıkı sarılarak.
O akşam evde çıt çıkmadı. Mutfağa geçip ikimize çay demledim, salonda sessizce oturduk. Ama ikimizin de kulağı tavandaydı. Üst kattan gelen hafif tıkırtılar, atılan adım sesleri, çekilen sandalyelerin gıcırtısı salonun ortasında yankılanıyordu sanki. Bora tam üstümüzdeydi. Bir merdiven, bir tavan kadar yakınımızda...
Gece yarısına doğru Yağız odasına geçti. Ben de odama girip yatağa uzandım. Tavanı izlemeye başladım. O sirada Bora’nın söylediği sözler aklımdan çıkmıyordu."Sen benim hem cennetimsin hem de içinde yandığım cehennemimsin..."
Tam gözlerimi kapatacakken telefonumun ekranı aydınlandı.
Bora: Uuyudun mu, gözümün nuru?
Ekrana bakıp derin bir nefes verdim. Parmaklarım klavyede kararsızca gezindi.
Burçin: Uyumaya çalışıyorum, Bora. Sen de yat artık, yukarıdaki tıkırtılar aşağıya geliyor.
Saniyeler içinde cevap geldi.
Bora: Yerleştim sayılır. Odanın tam üstündeyim şu an. Kokun ve müptelası olduğum yeşil gözlerin yok ama yanındaymışım gibi hissediyorum.
Dudaklarımı ısırmak zorunda kaldım. İçimdeki o tehlikeli, tatlı heyecan sinir bozuculukla yeniden kıpırdandı.
Burçin: İnanılmazsın gerçekten. Hiç değişmemişsin.
Bora: Sana olan hislerim dışında hiçbir şeyim değişmedi, Burçin. İyi geceler, canımın içi. Yarın sabah kapına ekmek bırakırsam kızmazsın umarım?
Burçin: Sakın, Bora! Yağız görürse o ekmeği sana yedirir.
Bora: Yedirsin... Onun elinden olsun da müstahaktır bana. Rüyanda beni gör.
Telefonu göğsüme bastırıp gözlerimi kapattım. Dışarıda sonbahar ayazı ıslık çalarken, üç yıldır ilk kez bu gece içimdeki o zifiri karanlık yerini ne yapacağını bilemeyen, karmaşık ama sıcacık bir bekleyişe bırakmıştı. Tam o sıradan telefonum yeniden titredi ekranı açtığımda gördüğüm mesaj nefesimi kesti.
Bilinmeyen numara: Gözlerin herkeste aklın sadece bakman gereken raporlarda olsun. Beni şimdiye kadar unutmadın. Unutama da. Artık sadece bana güven.
Bu mesajı atan numarayla bayıldığım gün atılan mesajdaki numara aynıydı. Yağız’ın Bora'nın yaşadığını ögrenmesiyle atılan mesajı unutmuştum. Bu mesajı kim atıyordu bilmiyordum. İçimdeki ses çok yakında bu kişiyle karşılaşacağımızı söylüyordu. Hayatım çok değişmişti. Hem de çok.
O gece ne ben, ne Bora ne de Yağız biliyordu... Yarın sabah karargâhta Albayla yapılacak o görüşme, hayatımızı yeniden altüst edecek o gizli hainin ilk ipucunu önümüze serecekti.
...
Yazar Anlatımından
Ertesi sabah karargâhtan gelen acil çağrı, sokaktaki o kırılgan ve gergin sessizliği bıçak gibi kesti. Resmî görev emri doğrudan Bora’ya ve Burçin’e iletilmişti; Albay ikisini de vakit kaybetmeksizin makam odasında bekliyordu. Yağız’ın öfkeyle sıkılan yumrukları ve arka arkaya sıraladığı tepkili sorular arasında apartmandan çıkan iki genç insan, ağır adımlarla Bora'nın ısrarlarıyla siyah HONDA arabaya bindiler. İkıside sessizdi. Bora Burçin üşümesin diye klimayı en yüksek dereceye verirken,Burçin atılan mesajları düşünüyordu.
Karargâhın gri, soğuk ve rutubet kokan koridorlarında yan yana yürürlerken Bora’nın adımları her zamanki gibi ritmik, sert ve heybetliydi. Ancak çenesinde kenetlenen o sert kaslar, zihninin içinde kopan fırtınayı ele veriyordu. Nizamiyedeki nöbetçi askerin kapıyı vurup içeri girmelerini işaret etmesiyle ikisi de Albay’ın makam odasının eşiğinden içeri adım attı.
İçerideki hava adeta kurşun kadar ağır, nefes almayı bile güçleştiren bir basınçla kaplıydı. Odanın ortasındaki kocaman ahşap toplantı masasının etrafında, üzerlerindeki üniformaları çelik gibi duran Avcı Timi üyeleri sıralanmış oturuyordu. Masanın başında ve kenarlarında vakur bir sessizlikle bekleyen askerler, kapının açılmasıyla birlikte bakışlarını tek bir noktaya kilitledi.
Bora ve Burçin içeri girdiği an, timdekilerin bakışları bir anda kapıya odaklandı. Avcı Timi, komutanları Bora’nın resmî kayıtlarda şehit gösterildiği o kâbus gibi ilk haftalarda ne büyük bir cehennemden geçtiğini en yakından gören insanlardı. Bora’nın o ilk günlerde adeta ruhunu kaybetmiş bir enkaz gibi gezindiğini, gözlerinin derinliğine çöken o yırtıcı acıyı, göğsünü sıkıştıran o gizli kahroluşu dün gibi hatırlıyorlardı. Şimdi karşılarında Bora’nın yanındaki o kadını—Burçin’i—gördüklerinde, zihinlerindeki o sisli parça bir anda yerine oturdu. Komutanlarını diri diri toprağa gömen, ilk haftalarda onu adeta yok eden o büyük ve yıkıcı aşkın sahibi tam karşılarında duruyordu.
Tim üyelerinin her biri, olayın ve hislerin büyüklüğüne duydukları derin saygıyla tek tek başlarını öne eğerek Burçin’i selamladılar. Bakışlarında en ufak bir yabancılık değil, aksine sarsıcı bir hürmet ve saygı vardı. Burçin, üzerindeki o derin bakışların ağırlığı karşısında yutkunup duruşunu dikleştirmeye çalıştı. Yüzüne kırık ama nazik bir tebessüm oturtarak başını hafifçe öne eğip selamlarına karşılık verdi.
Gösterilen sandalyelere geçip oturduklarında odadaki gerilim santim santim tırmanıyordu. Tam o sırada makam odasının ağır kapısı bir kez daha açıldı ve Albay içeri girdi. Otoriter adımlarla masanın başındaki yerine geçen komutanın yüzündeki çizgiler derinleşmiş, bakışları gizemli ve tekinsiz bir ciddiyetle sertleşmişti.
"Oturun," dedi Albay, sesi odanın yüksek tavanında keskin bir emir gibi yankılandı.
Albay ellerini masanın üzerinde birleştirip bakışlarını tek tek masadakilerin üzerinde gezdirdi. O kuralcı ve tavizsiz duruşu, odadaki tüm nefesleri bir anda kilitledi. Yüzünde karmaşık, sırlarla dolu bir ifade vardı.
"Üç yıl önce yürütülen o gizli görevde devasa bir tehdit vardı," diyerek söze başladı Albay. Sesi odadaki oksijeni emiyor gibiydi. "O tehdit öyle tehlikeli bir noktaya ulaştı ki Bora’yı korumak ve operasyonun seyrini bozmamak adına onu sadece ailesine şehit gösterdik. Hayatını, varlığını, sevdiklerini kâğıt üzerinde sıfırladık. Ancak bugün geldiğimiz noktada karanlık bir kuyuya düşmüş durumdayız."
Albay masanın etrafındaki askerlere tek tek baktı, gözleri şüpheyle kısıldı.
"Şu an Burçin’in Bora’nın yaşadığını öğrendiği bilgisi dışarıya sızdı. Bu bilgiyi dışarıya servis eden, aramızdaki hainden başkası değil. Sormak istiyorum... İçinizde şüphelendiğiniz, tavırlarından ya da hareketlerinden şüphelendiğiniz biri var mı?"
Odadaki havayı kesecek kadar derin bir sessizlik çöktü. Avcı Timi’nin sadakatle perçinlenmiş askerleri birbirlerinin yüzüne bakıyor, çıt dahi çıkarmadan duruyorlardı. Burçin ise mesajı söyleyip söylememek arasındaki o ince çizgide sıkışıp kalmıştı.Zaman adeta durmuş gibiydi.
Tam o sırada tim üyelerinden Emin, öne doğru hafifçe kurulup sessizliği bölen ilk isim oldu.
"Benim var, komutanım," dedi Emin, sesi son derece ciddi ve kendinden emin bir tonda çınlayarak.
Albay kaşlarını çatarak Emin’e döndü: "Kimi kastettiğini söyle, Emin."
"Bir tane hemşire var revirde... Adı Serap," dedi Emin, gözlerini Albay’dan ayırmadan. "Ben ondan ciddi şekilde şüpheleniyorum, komutanım."
Albay’ın gözlerindeki gizemli ifade daha da derinleşti. "Şüpheci bir davranışını mı gördün?" diye sordu.
"Evet, komutanım," diyerek sözünü sürdürdü Emin. "Askerî bilgisayar sisteminin bulunduğu sınırlı alanda, yetkisi dışında çıkarken gördüm onu en son. Oraya gittiğimde ve o alandan neden çıktığını sorduğumda bana yaralı bir askerin durumuna bakmak için girdiğini söyledi. Fakat içeri girip kontrol ettiğimde bahsettiği askeri orada bulamadım. O kritik alanda, üstelik askerin bulunmadığı bir yerde olması benim için büyük bir şüphe kaynağı. Ve bu olay henüz iki gün önce yaşandı, komutanım."
Emin’in kurduğu bu cümleler toplantı masasının ortasına adeta bir bomba gibi düştü. Serap’ın adı odadaki soğuk duvarlarda yankılanırken Burçin, şaşkınlık ve dehşet içinde dondurucu gerçeğin ortasında kalakaldı.
Emin’in ağzından dökülen o isim, toplantı masasının tam ortasına kor bir ateş gibi düştü.
Burçin’in kulakları bir anda uğuldamaya başladı. Şakaklarından süzülen soğuk ter zihnini bulandırırken yan dairesinde komşuluk yaptığı, aynı sofraya oturduğu,dostluk kurduğu,evinin anahtarını teslim edecek kadar güvendiği Serap’ın adı odanın soğuk duvarlarında yankılanıyordu. Gözleri dehşetle açılmış, nefesi boğazında düğümlenmişti.
Ancak Albay, Emin'in bu sözleri üzerine hemen hüküm vermedi. Tecrübeli, kuralcı bir askerin soğukkanlılığıyla arkasına yaslandı. Yüzündeki o tekinsiz, sırlarla dolu ifadeyi koruyarak elini hafifçe kaldırdı.
"Şüphe duymak başka bir şeydir, Emin; hemen hain ilan etmek başka," dedi Albay, sesi temkinli ama bir o kadar ağırlıklıydı. "Gördüğün şey kritik bir zafiyet ya da şüpheli bir hareket olabilir ama hemen Serap hemşirenin hain olduğuna hükmetmek bizi kör eder. Hainin asıl istediği de zaten şüpheyi yanlış adrese yönlendirip bizi oyalamaktır. Hareketlerini izleyeceğiz. Adım adım, çaktırmadan takibe alacağız."
Albay bakışlarını masanın üzerinden kaydırıp doğrudan Burçin’e çevirdi.
"Sen de Burçin..." dedi Albay, gözlerini Burçin’in şaşkınlıkla açılmış gözlerine dikerek. "Evine döndüğünde hiçbir şey olmamış gibi davranacaksın. Yüzünde en ufak bir renk değişimi, sesinde tek bir titreme bile olmayacak. Aynı sofraya oturmaya, aynı sohbeti etmeye devam edeceksin ama arka planda onun her hareketini, her sorusunu bir radar gibi ölçeceksin. Bize bir açık verip vermediğini sen göreceksin."
O ana kadar sessizliğini koruyan Bora, kaşlarını çatarak söze girdi. Sesi odadaki o ağır havayı yırtacak kadar net ve gürdü:
"Komutanım, Emin’in şüphesi yabana atılacak bir şey değil elbette ama Serap’ı doğrudan hedef yapmak hainin kendisini tamamen gizlemesine yol açabilir. Serap hedef şaşırtmak için bilerek öne sürülen bir piyon da olabilir, farkında olmadan kullanılan biri de. Asıl sızıntının kaynağını bulmadan tek bir kişiye odaklanırsak içerideki gerçek hain arkamızdan iş çevirmeye devam eder. Serap’ı izleyelim ama gözümüzü karargâhtaki diğer kilit noktalardan da ayırmayalım."
Albay başıyla Bora’nın bu mantıklı değerlendirmesini onayladı. "Doğru diyorsun, Bora. Bu yüzden kimseye açık vermeyeceğiz. Herkes şüpheli, kimse tam anlamıyla masum değil."
Albay masanın üzerindeki gizli dosyayı yavaşça kapattı. Dosyanın çıkardığı boğuk ses, odadaki gerilimi tavan yaptırdı.
Burçin, gözyaşlarını zapt etmeye çalışarak, "Peki o tehdit neydi?!" diye haykırdı bir kez daha. "Benim hayatımı, üç yılımı mahveden o tehdit neydi, komutanım?! Artık bana bunu borçlusunuz!"
Albay başını yavaşça iki yana salladı. Yüzünde amansız, kırılmaz bir askerî mühür vardı.
"Sana o tehdidin ne olduğunu söylemeyeceğim, Burçin. Söyleyemem! Bu sadece bir devlet sırrı değil, senin ve Yağız’ın canlı kalmasının tek teminatı. Sen o tehdidi bilmeyeceksin ama her an bir namlunun ucundaymış gibi tetikte olacaksın! Hele ki Yağız’ın bu sırra yaklaşmış olması, elimizdeki en büyük patlamaya hazır bombadır."
Albay aniden ayağa kalktı. Onun ayağa kalkmasıyla birlikte Avcı Timi de tek bir vücut gibi zımba gibi dikildi.
Albay, doğrudan Bora’ya ve Avcı Timi’ne döndü. Bakışlarında dönüşü olmayan bir kararlılık vardı:
"Hazırlıklarınızı derhal tamamlayın. Çok uzun soluklu bir operasyona çıkıyorsunuz. Bu görev bir ay, iki ay değil... Belki dört, belki beş ay sürecek. Bu şehirden, bu sahadan tamamen çekileceksiniz. Bora ve Burçin’in aynı çatı altında bulunması, bu hainin en çok iştahını kabartan şeydir. Sizi ayırmak ve bu odağı çökertmek zorundayız! En geç bir hafta sonra buradan gideceksiniz."
Odadaki herkes donakaldı. Bora, Burçin’e baktı. Yan yana geldikleri ilk anda, tam komşu olmuşken, aralarındaki o hain yüzünden yine aylar sürecek devasa bir ayrılığın eşiğine sürükleniyorlardı.
Albay son sözünü söyledi: "Şüphelileri izleyeceğiz, adımlarımızı gizli atacağız. Bu toplantı burada bitmiştir!"
💞💞💞💞💞💞💞💞
Lütfen oy verin
Serap hain konumunda siz ne düşünüyorsunuz?
Avcı Timi gidiyor?
Mirhan ve Zeynep sahnesini bu çarşamba günü atacağım.
Diğer bölümde bizi neler bekliyor sizce?
Bora bir hafta sonra gidiyor bu bir haftada onları olabileceğinden daha güzel yazmaya çalışacağım.
Lütfen oy verin
SEVİLİYORSUNUZ HER ZAMAN
Bölüm etkileşimi
