10. bölüm · Vaelora krallığı 1:Görünmez öfke

9. BÖLÜM: KAN VE KÜL ŞARKISI

Masal Uzun

Dizlerimin üzerindeki o narin duruşumla, yerdeki zincirli kadına doğru eğildim. Porselen beyazı ellerim, kadının titreyen ve kir içindeki ellerine dokunduğu an, odadaki o ağır çam ve fırtına kokusu bir anda buz kesti. Alaric’in o 1.94’lük devasa gölgesi tepemizde bir cellat gibi beklerken, damarlarımda akan Kadis kanı bir nehir gibi çağılamaya başladı.
Yerdeki cadı, dokunuşumla birlikte kaskatı kesildi. Kapüşonunun altından sızan o sönük bakışlar, benim kor gibi yanan gözlerimle buluştuğunda, aramızda sadece en güçlülerin hissedebileceği o kadim bağ kuruldu. O an anladım; o bir casus ya da sıradan bir büyücü değildi. O, benim türümün, Kadis soyunun en saf halini karşısında gören bir müritti.
Kadın aniden sarsıldı, ağzındaki mühür görünmez bir güçle yırtıldı. Alaric bir adım öne çıktı, kor gözleri zafer hırsıyla parlıyordu ama kadın ona bakmadı bile. Sadece bana, ruhumun en derinlerine doğru fısıldadı.
"Güneşin kızı, ayın kraliçesi..." dedi kadın, sesi binlerce yıl öncesinden gelen bir rüzgar gibi hırıltılıydı. "Tahtın altında yılanlar, tacında ise annenin kanı var. Unutulmuşlar Vadisi bir tuzak, Alaric ise senin hem celladın hem de kalkanın... Seçimini yapmadan önce aynadaki gölgeni öldür."
Bu sözler, zihnime atılan kor birer gülle gibiydi. O an, beynimin içinde devasa bir cam kütüphane havaya uçmuş gibi hissettim. Gücüm, o meşhur "en güçlü Kadis" potansiyelim, kontrolümden çıktı. Göğsüme binen o korkunç ağırlıkla birlikte dünyam karardı.
Dizlerimin üzerine yığılırken, Alaric’in "Lyra!" diye haykıran o gür sesini duydum. Bedenim yere çarpamadan, o nasırlı ve güçlü kolların beni havada yakaladığını, o devasa heybetinin beni bir tüy gibi göğsüne bastırdığını hissettim.
Bilincim kapalıydı; göz kapaklarımı açamıyor, parmağımı bile kıpırdatamıyordum. Ama ruhum, o karanlık boşluğun içinde asılı kalmış bir şekilde, etrafımdaki her sesi, her fısıltıyı kristal bir netlikte duymaya devam ediyordu.
"Geri çekilin!" diye kükredi Alaric. Sesi titriyordu; o sarsılmaz kraliyet otoritesinin altında ilk kez saf bir panik sezdim. "Hekate’yi çağırın! Hemen! Eğer ona bir şey olursa, bu krallığı kendi ellerimle küle çeviririm!"
Kaelen’in zırh seslerini duydum. "Kralım, cadı... cadı az önce öldü. Kalbi durdu."
Alaric’in göğsümdeki kalp atışlarını duyabiliyordum. O kadar hızlı ve düzensizdi ki... Beni yatağa yatırırken pelerinimin kumaşını sıkan parmaklarının titreyişini hissettim.
"Ölmesi umurumda değil Kaelen!" dedi Alaric, sesi bu kez hıçkırığa benzer bir öfkeyle kısılarak. "Onu konuşturmaya zorlamamalıydım... Onu bu odaya hapsedip bu yükü omzuna bırakmamalıydım. Lyra, uyan... Lütfen uyan."
Porselen beyazı tenime değen sıcak bir damla hissettim. Vaelora’nın o acımasız kralı, benim için mi ağlıyordu?Karanlık... Zihnimin içi, dışarıdaki Vaelora surlarından daha soğuk ve boş bir boşluktan ibaretti. Bedenim kaskatı, porselen beyazı tenim bir heykel kadar hareketsizdi ama duyularım, o meşhur Kadis keskinliğiyle etrafımdaki her tınıyı, her hışırtıyı adeta emiyordu.
Alaric’in beni yatağa bıraktığını, o devasa gövdesinin yatağın kenarını nasıl çökerttiğini hissettim. O sarsılmaz kraliyet zırhının metalik sürtünme sesi, odanın ölüm sessizliğinde yankılanıyordu. Burnuma dolan o ağır çam ve fırtına kokusu bu kez öfkeyle değil, saf bir keder ve pişmanlıkla karışmıştı.
"Hekate nerede kaldı!" diye gürledi Alaric. Sesi, hemen baş ucumda patlayan bir gök gürültüsü gibiydi ama içinde daha önce hiç duymadığım o titreyişi yakaladım. Vaelora’nın 1.94’lük dev kralı, karşısında ordu olsa diz çökmeyecek o adam, şu an benim cansız görünen bedenimin önünde sarsılıyordu.
"Geliyor kralım," dedi Kaelen, sesi kapının eşiğinden geliyordu; saygılı ama mesafeliydi. "Cadının ölümü sarayda büyük bir dalgalanma yarattı. Hekate mühürleri kontrol ediyor."
Alaric’in nasırlı, büyük eli alnıma değdi. Parmak uçlarının porselen cildimde bıraktığı o yakıcı sıcaklık, bilincimin kapalı olduğu o karanlık dehlizlerde bile beni uyandırdı. Dokunuşu o kadar narin, o kadar korumacıydı ki... Beni bir kraliçe olarak değil, sadece "Lyra" olarak tutuyordu.
"Onu zorlamamalıydım," diye fısıldadı Alaric, sesi sadece benim duyabileceğim bir derinliğe düştü. "Ona bir gardiyan gibi davrandım... Onu korumaya çalışırken aslında kendi ellerimle bu karanlığa ittim. Eğer uyanmazsa Kaelen... Eğer o gözler bir daha bana o inatçı bakışlarını fırlatmazsa, bu krallığın tacı da tahtı da benim için bir yığından ibaret kalacak."
O an, zihnimin derinliklerinden bir ses yükseldi. Cadının ölmeden önceki fısıltısı, beynimin içinde yankılanan binlerce yıllık bir şarkı gibi yeniden canlandı: "Seçimini yapmadan önce aynadaki gölgeni öldür..."
Gözlerimi açamıyordum ama ruhum o an odanın içindeki bir başka varlığı hissetti. Alaric’in hemen arkasında, o gölgelerin içinde süzülen, porselen beyazı bir yansıma... Kendi gölgem miydi bu, yoksa annemin bana gönderdiği bir uyarı mı? Alaric elimi öyle sıkı tutuyordu ki, o meşhur görünmezlik dumanlarının hafifçe benim tenime de sızdığını, gücünün bana akmaya başladığını hissettim.Hekate’nin asası saray koridorlarında yankılanmadan hemen önce, zihnimin o zifiri karanlığı aniden yırtıldı. Kendimi bir boşlukta değil, çocukluğumun geçtiği o lavanta kokulu bahçede, ama her şeyin griye boyandığı bir rüyada buldum. Karşımda, porselen beyazı teni solmuş, kızıl saçları omuzlarından bitkinlikle sarkan annem duruyordu. Ama bu kez o gururlu Kadis kraliçesi gibi değil, bir gölge gibi titriyordu.
"Lyra," dedi annem, sesi rüzgarın uğultusuyla karışarak. "Vaktin doluyor kızım. O krallığı terk etme planlarını, o gizli haritaları zihninden sil."
Şaşkınlıkla ona doğru bir adım attım. "Anne, seni bulmaya geliyorum! Unutulmuşlar Vadisi’ndesin, biliyorum. Alaric’ten kaçıp seni o kristal zindandan çıkaracağım!"
Annem aniden ellerimi tuttu; elleri buz gibiydi ama dokunuşu canımı yaktı. Gözlerinden yaşlar süzülürken, önümde resmen diz çöktü. O sarsılmaz kadın, şimdi bana yalvarıyordu.
"Hayır, Lyra! Gitme! Alaric’in yanında kal... O 1.94’lük devin gölgesine sığın," diye hıçkıradı. "Onun o çam ve fırtına kokusu seni koruyan tek mühür. Eğer o surlardan dışarı adım atarsan, o 'Gözcü'ler seni parçalayacak. Alaric’e güvenmek zorundasın. Lütfen... Bir anne olarak sana yalvarıyorum, o adamın kalbindeki yerini koru. O senin hem celladın hem de hayatta kalmanı sağlayacak tek kalkanın!"
"Anne, hayır!" diye bağırdım ama görüntüsü dağılmaya başladı. Annemin yalvaran yüzü, o porselen beyazı ellerinin titreyişi zihnime kazınırken, gerçek dünyanın ağırlığı üzerime çöktü.
Gözlerimi aniden açtım. Görüşüm bulanıktı ama Alaric’in o kor gibi yanan gözlerini tam tepemde, birkaç santim ötemde gördüm. O devasa elleri hala ellerimi sıkıca kavrıyordu.
Zihnimdeki o yalvarışın, annemin o çaresiz halinin yarattığı şok, içimdeki o inatçı kraliçeyi bir anda yıktı. Göğsüm hızla inip kalkmaya başladı ve bir anda, Vaelora’nın o taş duvarlarını sarsacak kadar şiddetli bir hıçkırık boğazımdan kaçtı.
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Gözyaşlarım porselen yanaklarımdan süzülüp yastığa akarken, kendimi tutamıyordum. Alaric, benim gibi boyun eğmez bir kadının böyle paramparça olduğunu görünce ne yapacağını şaşırdı. O 1.94’lük dev adamın kollarının titrediğini hissettim.
"Lyra? Ne oldu? Ne gördün?" diye fısıldadı Alaric, sesi ilk kez bir emir gibi değil, bir yakarış gibi çıktı.
Cevap veremedim. Sadece ağladım. Annemin bana, nefret ettiğim o adamın dizinin dibinde kalmam için yalvarması, ruhumdaki tüm kaleleri yerle bir etmişti. Alaric beni kucaklayıp göğsüne çektiğinde, o ağır fırtına kokusuna gömülerek sarsıla sarsıla ağlamaya devam ettim.Hıçkırıklarım odanın yüksek tavanlarında yankılanırken, boğazımdaki o düğüm her nefeste biraz daha canımı yakıyordu. Alaric’in o 1.94’lük devasa cüssesi, yatağın kenarında sarsılmaz bir kale gibi duruyordu. Annemin o yalvaran yüzü, o çaresiz diz çöküşü zihnimde asılı kalmıştı; bir kraliçenin başka bir kraliçeye, bir annenin kızına olan o yıkıcı feryadı tüm savunmamı yerle bir etmişti.
Gözyaşlarım porselen beyazı yanaklarımdan süzülüp Alaric’in zırhlı göğsüne damlarken, kendimi tutamayıp kollarımı onun o geniş boynuna doladım. O ağır çam ve fırtına kokusu burnuma dolduğunda, hayatımda ilk kez o kokuyu bir tehdit değil, bir sığınak gibi algıladım. Parmaklarım onun enselerine, o kısa kesilmiş sert saçlarına gömüldü.
"Tamam... Tamam, Alaric," dedim, sesim hıçkırıklar arasında boğularak. "Kaçmayacağım... Artık kaçmaya çalışmayacağım. Söz veriyorum."
Bu sözler dudaklarımdan dökülürken, içimdeki o inatçı kraliçe ruhunun bir parçasının sessizce yas tuttuğunu hissettim. Bu bir teslimiyet miydi yoksa annemin vasiyetine duyulan acı bir sadakat mi, bilmiyordum. Alaric, bu ani hamlem ve verdiğim sözle bir an kaskatı kesildi. O devasa kollarının titrediğini, nefesinin boynumda duraksadığını hissettim.
Ardından, o nasırlı ve güçlü elleriyle beni daha da sıkı kavradı. Beni neredeyse kendi bedeninin içine gömecekmiş gibi, o sarsılmaz mülkiyetçi tavrıyla göğsüne bastırdı. Kor gibi yanan gözlerinin porselen tenimde bıraktığı o sıcaklığı, kapalı göz kapaklarımın ardında bile hissedebiliyordum.
"Söz mü Lyra?" diye fısıldadı Alaric. Sesi, ilk kez bir kralın emri gibi değil, bir adamın en derin korkusunun yansıması gibi kırılgan çıkmıştı. "Eğer gidersen... Eğer bu surların ötesine bir daha benden izinsiz adım atarsan, bu kez seni bulduğumda sadece zincirler değil, tüm Vaelora’nın yasını da yanımda getiririm."
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ederken başımı onun o sert omzuna yasladım. Nemli kızıl saçlarım ikimizin arasına bir perde gibi yayıldı. Annem haklı mıydı bilmiyordum; Alaric benim celladım mıydı yoksa kalkanım mı? Ama şu an, o devasa gövdenin sıcaklığı ve güven veren kokusu, dünyadaki tek gerçeklik gibi geliyordu.
O sırada kapının ağır sürgüsü gıcırdayarak açıldı. Hekate, elinde dumanlar çıkaran asasıyla içeri girdiğinde, bizi bu halde görüp duraksadı. Yaşlı cadının bembeyaz gözleri, aramızda oluşan o yeni ve tehlikeli bağı hemen fark etmişti.Hıçkırıklarım yavaş yavaş dindiğinde, Alaric’in o devasa göğsündeki fırtına kokulu sıcaklıktan yavaşça sıyrıldım. Göz pınarlarım yanıyor, porselen beyazı tenim ağlamanın etkisiyle hala hafifçe kızarık duruyordu. Alaric, kor gibi yanan gözleriyle her hareketimi izliyor, sanki her an yeniden yıkılacakmışım gibi ellerini benden çekmiyordu.
"Dinlenmelisin Lyra," dedi Alaric, sesi bu kez bir kralın emri değil, bir adamın en derin şefkatiyle yoğrulmuştu. "Zihnin ve bedenin bu yükü daha fazla taşıyamaz."
Ona sadece hafifçe başımı salladım. Ama içimdeki o Kadis kraliçesi, annemin yalvarışlarından sonra yas tutmayı bırakmış, yerini soğuk ve yıkıcı bir kararlılığa bırakmıştı. Alaric odadan kısa bir süreliğine, muhafızlarla konuşmak için çıktığında; yatağımdan sessizce süzüldüm. Nemli kızıl saçlarım omuzlarımdan aşağı bir alev seli gibi dökülürken, odanın ortasında cansız bir enkaz gibi yatan o yaşlı cadıya doğru yürüdüm.
Kaelen’in "Kalbi durdu," dediği o kadın, şimdi soğuk mermerin üzerinde, ruhsuz bir beden olarak duruyordu. Ama ben, Kadis soyunun en saf ve en güçlü temsilcisiydim; benim için ölüm, sadece aralanması gereken bir perdeydi.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Porselen ellerimi kadının buz kesmiş göğsüne koydum. O an, damarlarımda akan mor ateşin tüm odayı aydınlattığını hissettim. Gözlerimdeki o inatçı parıltı, birer kor parçasına dönüştü. Ne bir kelime fısıldadım ne de bir büyü şarkısı mırıldandım... Sadece tek bir bakışımla, ruhumun en derinindeki o yaşam kıvılcımını kadının durmuş kalbine fırlattım.
Odanın havası aniden elektriklenmiş, Alaric’in o ağır çam ve fırtına kokusu bile bu Kadis enerjisinin karşısında sinmişti. Bir saniye... İki saniye...
Cadının bedeni aniden büyük bir sarsıntıyla havaya kalktı. Ağzından derin, hırıltılı bir nefes boşaldı ve saniyeler önce duran kalbi, odada yankılanacak kadar güçlü bir tempoyla yeniden çarpmaya başladı. Kadın gözlerini dehşetle açtığında, karşısında Vaelora’nın o porselen tenli, boyun eğmez kraliçesini gördü.
Tam o sırada kapı hızla açıldı. Alaric, o 1.94’lük heybetiyle içeri daldığında gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Ben, yerde nefes nefese kalan kadının başında, bir tanrıça kadar mağrur ve tehlikeli bir şekilde ayaktaydım.
"Sen..." dedi Alaric, sesi ilk kez gerçek bir korku ve hayranlıkla titreyerek. "Sen onu ölümden mi döndürdün?"
Yüzümdeki o hafif, kışkırtıcı gülümseme geri geldi. "En güçlü Kadis olmak bunu gerektirir, Alaric," dedim, sesimdeki o sarsılmaz otoriteyle. "Şimdi... bu kadının konuşmama lüksü kalmadı. Çünkü ona hayatı ben verdim, geri alacak olan da benim.”Ölümün soğuk kıyısından, porselen beyazı ellerimin sıcaklığıyla söküp aldığım o yaşlı cadı, mermer zemin üzerinde dehşetle sarsıldı. Hırıltılı nefesleri, odada yankılanan Alaric’in o ağır çam ve fırtına kokusunu yırtıp geçiyordu. Kadın, gözlerini açtığı an karşısında beni, o meşhur Kadis kraliçesini, kor gibi yanan gözlerimle dimdik ayakta gördü.
Bir anlık şokun ardından, zincirlerinin şakırtısı eşliğinde, beklenmedik bir hızla öne atıldı. Dizlerinin üzerinde sürünerek ayaklarıma kapandı. Porselen tenime değen o nasırlı, titreyen elleri, beni bir tanrıça gibi selamlıyordu.
"Güneşin kızı... Ayın kraliçesi..." diye inledi kadın, sesi binlerce yıllık bir mezar çatlağından sızan rüzgar gibi hırıltılıydı. "Sıradan bir uyanış değil bu. Senin kanında, o övündüğün annenin mirası değil, bizzat Kadis tanrılarının, o kadim yaratıcıların sönmeyen mührü var!"
Başını kaldırıp bana baktığında, bembeyaz gözlerinde saf bir dehşet ve hayranlık karışımı vardı. "Sen sadece bir kraliçe değilsin, Lyra. Sen, yıkımın ve yeniden doğuşun ta kendisisin. Ölümü dize getiren o bakışın, bu krallığı da, Unutulmuşlar Vadisi'ni de, hatta o 'Gözcü'lerin karanlığını da küle çevirebilecek güçte. Senin gücün... senin gücün bu dünyanın terazisini bozacak kadar ağır."
Bu sözler, odadaki havayı dondurdu. Alaric, o 1.94’lük devasa cüssesiyle kapı eşiğinde kaskatı kesilmişti. Kor gözlerinde, daha önce hiç görmediğim bir endişe ve belki de ilk kez, saf bir korku belirdi. O meşhur görünmezlik dumanları parmak uçlarından hafifçe tütmeye başladı ama bana yaklaşmaya cesaret edemedi.
Bense... Ben donup kalmıştım. Porselen beyazı ellerime, az önce ölümü yenmiş o parmak uçlarıma baktım. Damarlarımda akan o mor ateş, bir nehir gibi çağılarken içimde uyanan o devasa boşluğu hissettim. Ben... ben sadece annemi bulmak isteyen inatçı bir kraliçeydim. Ama şimdi, bu yaşlı kadının sözleri, ruhumdaki tüm kaleleri yerle bir etmişti.
Düşündüğümden, hayal ettiğimden, hatta korktuğumdan çok daha güçlüydüm. Ve bu güç... bu güç beni yutmak üzere olan bir canavar gibiydi. Kendi ellerimden, kendi kanımdan, kendi varlığımdan ilk kez bu kadar derinden, bu kadar iliklerime kadar korkmaya başladım.Cadının hırıltılı sesi, odanın taş duvarlarında uğursuz bir kehanet gibi yankılandı. "Sen, Kadis tanrılarının mührünü taşıyorsun... Yıkımın ve yeniden doğuşun ta kendisisin..." Bu sözler, beynimin içinde devasa bir çan gibi çınlarken, porselen beyazı ellerime baktım. Az önce ölümü dize getiren o parmak uçlarım, şimdi bana birer canavarın pençeleri gibi görünüyordu. İçimde uyanan o devasa, karanlık güç... o güç benden daha büyüktü ve beni yutmak üzereydi.
Korku, iliklerime kadar işledi. Hayatımda ilk kez, boyun eğmez kraliçe ruhumun yerini saf, hayvansı bir dehşet aldı. Geriye doğru sendeledim. Sırtım soğuk mermer duvara çarptığında nefesim kesildi. Alaric’in o 1.94’lük heybetiyle kapı eşiğinde kaskatı kesildiğini, kor gözlerinde ilk kez bana karşı samimi bir korku ve şaşkınlık belirdiğini hissettim. O ağır çam ve fırtına kokusu bile, içimdeki bu yeni, metalik Kadis enerjisinin karşısında sinmişti.
"Hayır..." diye fısıldadım, sesim tanıyamayacağım kadar yabancı ve titrek çıktı. "Ben bu değilim. Ben sadece annemi istiyorum!"
Yerdeki cadı, kehanetini tamamlamış olmanın huzuruyla bana bakmaya devam ediyordu. Onun bu kabullenişi, içimdeki korkuyu vahşi bir öfkeye dönüştürdü. Bu gücü istemiyordum. Bu sorumluluğu, bu yıkım potansiyelini istemiyordum!
Gözlerimdeki o inatçı parıltı, kontrolsüz bir mor ateşe dönüştü. Porselen ellerimi, bana tapınan o kadına doğru uzattım. Bu kez niyetim hayat vermek değildi. Bu kez niyetim, beni bu korkunç gerçekle baş başa bırakan o sesi ebediyen susturmaktı.
Kendi isteğimle, ruhumun en derinindeki o yaşam kıvılcımını geri çektim. Cadının bedeni aniden kaskatı kesildi. Gözlerindeki o hayranlık dolu parıltı söndü ve saniyeler önce zorla başlattığım o kalp atışları, odada yankılanan son bir gümlemeyle durdu. Kadın, mermer zemine bir kez daha, bu kez ebediyen, cansız bir enkaz gibi yığıldı.
Yaptığım şeyin dehşeti, içimdeki korkuyu doruk noktasına çıkardı. Kendi gücümden, kendi ellerimden, kendi varlığımdan kaçmak istedim. Alaric’e bakmadım bile. O 1.94’lük devin gölgesinin arasından, bir duman gibi süzülüp odadan hızla fırladım. Nemli kızıl saçlarım arkamda bir alev seli gibi dalgalanırken, sarayın labirent gibi koridorlarında, kendi gölgemden kaçarcasına koşmaya başladım.Vaelora Sarayı’nın devasa taş koridorlarında yankılanan ayak seslerim, kendi zihnimdeki çığlıkları bastırmaya yetmiyordu. Kendimi dışarıya, o dondurucu ama taze gece havasına attığımda, nemli kızıl saçlarım rüzgarla birlikte yüzüme çarptı. Sarayın arka bahçesi, o meşhur Gümüş Gölgeler Bahçesi, ay ışığının altında porselen beyazı tenim gibi parlıyordu.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Toprağın soğukluğu, az önce damarlarımda çağılayan o yakıcı mor ateşi bir nebze olsun dindirdi. O yaşlı cadının sözleri, bir zehir gibi ruhuma sızmıştı: "Kadis tanrılarının mührü..." Kendi ellerime, o az önce ölümü bir oyuncak gibi evirip çeviren parmak uçlarıma dehşetle baktım. Bundan kaçış yoktu. Bu güç benim bir parçam değil, bizzat benliğimdi. Alaric’in o sarsılmaz krallığı, o 1.94’lük devasa surları bile bu gücü gizlemeye yetmeyecekti.
Başımı kaldırıp Vaelora’nın puslu ufuklarına baktım. İçimde, o güne kadar hiç hissetmediğim, kadim bir aidiyet duygusu filizlenmeye başladı. Eğer ben bu kadar güçlüysem, eğer sıradan bir kraliçeden fazlasıysam... Benim hükmedeceğim topraklar neresiydi?
"Benim bir krallığım var mı?" diye mırıldandım geceye doğru. Sesim, rüzgarın uğultusuna karıştı.
Eğer varsa, nerede saklanıyordu? Annemin benden sakladığı o sırlar, sadece bir vadiyle mi sınırlıydı? Yoksa haritalarda gösterilmeyen, sadece Kadis kanıyla mühürlenmiş, gölgelerin arasında bekleyen unutulmuş bir taht mı vardı? Vaelora’nın bu görkemli taşları bana dar gelmeye başlamıştı. İçimdeki o vahşi güç, kendi topraklarını, kendi tebaasını ve kendi gökyüzünü arıyordu.
Alaric’in o ağır çam ve fırtına kokusu bahçeye doğru yaklaşıyordu; onun sarsılmaz adımlarını toprağın titreşiminden hissedebiliyordum. O bir kraldı, evet. Ama ben... Ben belki de dünyayı yerinden oynatacak o kayıp diyarın tek anahtarıydım.Bahçenin ortasındaki o kadim, mermer havuzun başına kadar ruh gibi süzüldüm. Su, ay ışığının altında gümüş bir ayna gibi hareketsiz duruyordu. Dizlerimin üzerine çöktüm, nemli kızıl saçlarım omuzlarımdan öne doğru dökülüp suyun yüzeyine neredeyse değerken kendi yansımama baktım. Porselen beyazı tenim, az önce bir yaşamı söküp almanın verdiği o karanlık parıltıyla her zamankinden daha solgun, daha asil ve daha korkutucu görünüyordu.
Bakışlarım kendi gözlerimde kilitli kaldı. Ama bir saniye sonra, suyun o pürüzsüz yüzeyinde tuhaf bir dalgalanma oldu. Kendi yansımamın hemen arkasında, omuzlarımın üzerinden bana bakan bir karaltı belirdi.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Yansımamda, tam arkamda duran o kadın figürü benden farksızdı; aynı porselen ten, aynı hırçın kızıl saçlar... Ama onun başında, gecenin karanlığından daha siyah, keskin uçları gökyüzünü delen simsiyah bir taç vardı. Tacın her bir sivri ucu, donmuş birer kuzgun kanadı gibi yukarı uzanıyordu. Gözleri benimkiler gibi kor değil, dipsiz bir uçurum kadar karanlıktı.
O an anladım; bu sadece bir illüzyon ya da Elora'nın bir oyunu değildi. Bu, kanımda uyanan o devasa gücün, o kayıp krallığın ve binlerce yıldır sahipsiz kalmış o tahtın gölgesiydi. Kadın yansımamda dudaklarını oynattı ama ses çıkmadı; kelimeler doğrudan zihnimin içinde yankılandı:
"Taht, kanla sulanmayı bekliyor, Kraliçe. Vaelora senin hapishanen değil, sadece bir basamağın."
Dehşetle elimi suya daldırıp o görüntüyü parçalamak istedim. Parmaklarım soğuk suya değdiği an, suyun yüzeyi mor bir ışıkla cızırdayarak patladı. O siyah taçlı gölge kayboldu ama bıraktığı o buz gibi his, kalbimin tam ortasına bir mühür gibi kazındı. Benim bir krallığım vardı, evet. Ama o krallık haritalarda değil, bu karanlık yansımaların, bu kanlı kehanetlerin ardında saklıydı.
Arkamdaki o ağır çam ve fırtına kokusu iyice yaklaştı. Alaric’in o 1.94’lük devasa gölgesi, havuzun gümüş suyuna vurdu. O da yansımamı görmüş müydü? Yoksa sadece diz çökmüş, kendi gücünden korkan o çaresiz kızı mı izliyordu?
Başımı kaldırmadan, titreyen ellerimi sudan çektim. Parmak uçlarımdan damlayan su damlaları, mermer kenarda sanki birer gözyaşı gibi iz bıraktı.