15. bölüm · Vaelora krallığı 1:Görünmez öfke
14. BÖLÜM: GÜMÜŞ SUYUNUN SIRRI
Sarayın mülkiyetçi havası Kaelen’in zindana atılmasıyla biraz olsun dağılmıştı. Ancak Vesta, o minik ve hırçın sincabım, zindan maceraları ve fındık kırıntıları yüzünden epey kirlenmişti. Porselen beyazı ellerimle onu nasıl yıkayacağımı bilemediğimden, bu görevi sarayın kadim bilgesi Hekate’ye devretmiştik.
Kendi odama geçip üzerimdeki ağır pelerinden kurtuldum. Kurumuş kızıl saçlarımı bir kenara itip Vesta için yumuşacık, beyaz bir havlu hazırladım. Yatağın kenarına oturmuş, o minik tüy yumağının tertemiz bir şekilde gelmesini bekliyordum.
Tam o sırada kapı yavaşça açıldı. Gelenin Vesta ve Hekate olduğunu sanarak arkamı döndüm ama karşımda 1.94’lük devasa cüssesiyle Alaric duruyordu. Meşhur çam ve fırtına kokusu odayı anında ele geçirdi. Alaric, kor gibi yanan gözlerini üzerime dikerek yaklaştı. Hiçbir şey söylemeden, o mülkiyetçi tavrıyla porselen beyazı belimi güçlü elleriyle kavradı.
"Beklemekten nefret ettiğimi biliyorsun Lyra," diye fısıldadı, sesi bir aslanın hırıltısı gibi derindi.
Beni nazik ama sarsılmaz bir hamleyle yatağa yatırdı. Üzerime eğildiğinde porselen tenim onun sıcaklığıyla ürperdi. Başını boynumun o hassas çukuruna gömdü ve oraya sıcak, sahiplenici bir öpücük bıraktı. Tam o anda, koridorun sonundan Hekate’nin o ritmik ayak sesleri ve Vesta’nın gümüş çanını andıran sesi duyuldu.
"Geliyoruz Kraliçem! Küçük dostun artık bir inci gibi parlıyor!"
Dehşetle gözlerimi açtım. Eğer bizi bu uygunsuz pozisyonda görürlerse, saray dedikoduları tüm Vaelora’yı sarardı. Porselen ellerimi Alaric’in sert göğsüne dayayıp onu tüm gücümle üzerimden ittim.
"Git buradan! Hekate geliyor!" diye fısıldadım hırçın bir sesle.
Alaric, o hınzır ve mülkiyetçi gülümsemesiyle geri çekildi ama odadan çıkmadı. "Peki," dedi, sesi havada asılı kalırken. Bir el hareketiyle sihrini kullandı ve olduğu yerde görünmez oldu. Odada kimse yokmuş gibi görünüyordu ama ben, o meşhur kokuyu ve aramızdaki o sarsıcı Kadis bağını iliklerime kadar hissediyordum.
Hekate içeri girdi, elinde havluya sarılı, mis gibi sabun kokan Vesta vardı. Vesta’yı yatağın üzerine bırakıp, "İşte tertemiz oldu. Ben artık gideyim, dinlenin," diyerek odadan çıktı.
Vesta havlunun içinden başını çıkarıp "Oh be, dünya varmış!" diyerek silkelendi. Ben ise yatakta oturur pozisyona gelmiştim ama Alaric’in tam yanımda durduğunu, görünmez olsa bile o hırçın varlığını hissedebiliyordum. Havada asılı kalan o yoğun çam ve fırtına kokusu, onun hala beni izlediğinin en büyük kanıtıydı.Hekate’nin odadan çıkışıyla birlikte içeride sadece Vesta’nın banyo sonrası yayılan taze sabun kokusu ve Alaric’in o görünmez ama baskın çam ve fırtına kokusu kaldı. Alaric, odanın bir köşesinde bir gölge gibi pusuda bekliyordu; görünmez olsa da aramızdaki o sarsıcı bağ, varlığını tenimde bir elektrik akımı gibi hissettiriyordu.
Vesta, gümüş suyunun ve sıcak banyonun etkisiyle iyice mayışmıştı. O hırçın, "mal mısın" diyen dilli sincap gitmiş, yerine patilerini bile kaldıramayacak kadar uykulu bir tüy yumağı gelmişti. Gözleri yarı açık, minik burnuyla yatağın yumuşaklığını kokluyordu.
"Anne... Çok uykum var," diye mırıldandı, sesi bir rüzgar fısıltısı kadar cılızdı.
Porselen beyazı ellerimle onu incitmeden yatağın tam ortasına yerleştirdim. Üzerindeki o ıslak, ağırlaşmış havluyu nazikçe sıyırıp kenara bıraktım. Hemen ardından, şömine başında ısıttığım kuru, pamuklu havluyu aldım ve o minicik bedenini şefkatle kuruladım. Kurumuş kızıl saçlarımın ucu Vesta’nın burnuna değdiğinde hafifçe hapşırıp iyice mayıştı.
"Üşüme sakın," dedim, sesimdeki o Yüce Başcadı sertliği tamamen eriyerek.
Yatağın ipek yorganını nazikçe kaldırdım ve Vesta’yı altına yerleştirdim. Üşümemesi için yorganı çenesine kadar çektim, sadece o minik pembe burnu dışarıda kaldı. Vesta, sıcaklığın etkisiyle derin bir iç çekip anında uykuya daldı.
O an, odada bir hareketlenme hissettim. Alaric hâlâ görünmezdi ama yatağın diğer tarafındaki şiltenin hafifçe çöktüğünü fark ettim. Porselen tenimdeki mor damarlar, onun yakınlığıyla yeniden ritmik bir şekilde parlamaya başladı. Görünmez ellerini sanki benim ellerimin üzerine koymuş gibi bir sıcaklık yayıldı.
Vesta’nın o masum uykusu odadaki tüm gerginliği emmişti; ancak Alaric’in görünmez varlığı, bu sessizliğin altında her an patlamaya hazır bir volkan gibi bekliyordu.Vesta’nın düzenli nefes alışverişleri odadaki tek huzur kaynağıydı. Onu uyandırmamak için porselen beyazı ellerimi yorganın üzerinden çektim ve parmak uçlarımda, bir hayalet kadar sessizce balkon kapısına doğru süzüldüm. Alaric’in o görünmez varlığı, hemen arkamda bir gölge gibi beni takip ediyordu; meşhur çam ve fırtına kokusu ensemde soğuk bir esinti gibi dolaşıyordu.
Balkona çıktığımda, Vaelora’nın gece rüzgarı kurumuş kızıl saçlarımı savurdu. Kapıyı arkamdan yavaşça, neredeyse hiç ses çıkarmadan kapattım. Gökyüzündeki yıldızlar, porselen tenimdeki mor damarlarla aynı hüzünlü ışıkla parlıyordu.
"Neden hala buradasın?" diye fısıldadım. Sesim, rüzgarın uğultusunda kaybolacak kadar cılız ama bir o kadar da hırçın bir tınıdaydı. "Vesta uyudu, Hekate gitti. Görünmezliğinin arkasına saklanıp beni izlemeyi bırak Alaric."
Hemen yanımda, balkonun mermer korkuluğunda bir dalgalanma oldu ve Alaric o 1.94’lük heybetiyle aniden belirdi. Ay ışığı, onun keskin yüz hatlarını ve kor gibi yanan gözlerini daha da belirginleştiriyordu. Aramızdaki o sarsıcı Kadis bağı, bu yakınlıkla birlikte kalbimi göğüs kafesime vurmaya başladı.
"Gidemem Lyra," dedi Alaric, o da en az benim kadar kısık, boğuk bir fısıltıyla konuşarak. "Görünmez olsam da olmasam da, ruhunun benimkine nasıl bağlandığını hissediyorum. Sen balkona kaçsan, ben fırtına olup peşinden gelirim."
O mülkiyetçi tavrıyla bir adım daha yaklaştı. Porselen ellerimi korkuluklara yasladım; ondan kaçacak yerim kalmamıştı. Vesta içeride mışıl mışıl uyurken, biz dışarıda, gecenin karanlığında birbirimize zincirlenmiş iki yabancı gibi duruyorduk.
"Bu bağ bizi bitirecek," diye mırıldandım, bakışlarımı karanlık ormanlara dikerek. "En güçlü Başcadı olabilirim ama senin bu yakınlığın karşısında tüm sihrim susuyor."
Alaric, elini benim elimin hemen yanına, mermerin üzerine koydu. Dokunmuyordu ama sıcaklığı porselen tenimi yakmaya yetiyordu. "Belki de sihrinin değil, kalbinin konuşma vakti gelmiştir," diye fısıldadı tam kulağımın dibinde.Balkonun mermer korkuluklarına yaslanmış, Vaelora’nın karanlık ormanlarına bakarken zihnimdeki o büyük boşluk her zamankinden daha fazla sızlıyordu. Porselen beyazı ellerim soğuk mermeri sıkıca kavradı; kurumuş kızıl saçlarım gece rüzgarıyla yüzüme çarpıyordu. İçeride Vesta’nın o masum uykusu devam ederken, dışarıda benim fırtınalı ruhum dindiği yerden tekrar alevleniyordu.
"Annemi bulmam lazım, Alaric," diye fısıldadım, sesim bir dua kadar kırılgan ama bir yemin kadar sertti. "Kendi krallığımı, o hiç var olmamış gibi duran ama ruhumda her an parlayan Kadis topraklarını bulmam lazım. Ama nasıl? Tüm bu güçle bile hâlâ bir labirentte kaybolmuş gibiyim."
Bakışlarımı Alaric’e çevirdiğimde, o 1.94’lük dev cüssesinin benim üzerime bir gölge gibi düştüğünü fark ettim. Meşhur çam ve fırtına kokusu rüzgarla birleşip etrafımızı sararken, Alaric o kor gibi yanan gözlerini doğrudan benimkilere dikti. Mülkiyetçi ve hırçın tavrı bu kez yerini derin, karanlık bir arzuya bırakmıştı.
"Senin o krallığa ihtiyacın var, Lyra," dedi Alaric, sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar boğuk ve derinden geliyordu. "Ama benim de şu an başka bir şeye ihtiyacım var."
Bir adım daha yaklaştı, porselen tenimdeki mor damarlar onun sıcaklığıyla eş zamanlı olarak parlamaya başladı. Aramızdaki mesafe bir nefes kadar azaldığında, o meşhur, sarsılmaz sesiyle fısıltısını tamamladı:
"Benim de seni öpmem gerekiyor. Yoksa bu Kadis bağı kalbimi içeriden yakıp kül edecek."
Porselen ellerim göğsüne dayandı; onu itmekle çekmek arasındaki o ince çizgide kalmıştım. Vesta içeride mışıl mışıl uyurken, balkondaki bu yasaklı çekim Vaelora’nın tüm kurallarını yıkmak üzereydi. En güçlü Başcadı’nın sihirli parmakları, Gardiyan Kral’ın zırhının üzerinde titriyordu.Alaric, o 1.94’lük devasa cüssesiyle üzerime eğildiğinde, balkonun serin havası bir anda onun yakıcı sıcaklığıyla kavruldu. Meşhur çam ve fırtına kokusu, porselen beyazı tenime sinerken, nefesi boynumun en hassas çukurunda duraksadı. Dudaklarını oraya, o mor damarların en canlı attığı yere usulca bastırdı.
Sahiplenici, mülkiyetçi ve bir o kadar da derin bir öpücüktü bu. Porselen ellerim, onun siyah gömleğinin kumaşını sıkıca kavradı; içimdeki o hırçın Kadis ateşi, dudaklarının değdiği yerden tüm vücuduma yayılıyordu. Alaric durmadı; öpücükleri ağır ağır, yakıcı bir iz bırakarak boynumdan aşağıya, köprücük kemiklerime doğru inmeye başladı.
"Alaric..." diye fısıldadım, sesim titreyerek. "Şimdi değil... Aşağıya inme."
Nefes nefese kalmıştım, kurumuş kızıl saçlarım yüzümü kapatıyordu. Alaric, o hırçın kor ateşli gözlerini bir anlığına bana çevirdiğinde, içinde hapsolmuş o devasa arzuyu gördüm. Ama ben, parmaklarımı onun çenesine koyup hafifçe yukarı yönlendirdim.
"Yukarı çık," dedim, sesimdeki o Yüce Başcadı otoritesini geri kazanmaya çalışarak. "Yukarıya, dudaklarıma gel..."
Alaric, bu emrim karşısında bir saniye bile tereddüt etmedi. O sarsılmaz Gardiyan Kral, benim fısıltımla rotasını değiştirdi. Dudaklarını tekrar boynumdan yukarıya, çene hattıma ve nihayet dudaklarımın tam kıyısına taşıdı.
İçeride Vesta’nın o masum ve huzurlu uykusu devam ederken, balkondaki bu sessiz ama fırtınalı yakınlık, krallıkların ve kehanetlerin ötesine geçmişti. Porselen beyazı tenim, onun nasırlı elleri arasında bir cam kadar kırılgan ama bir elmas kadar değerliydi.
"Senin dediğin gibi olsun, Kraliçem," diye fısıldadı Alaric, dudakları dudaklarıma değmeden hemen önce. "Nereye dersen, oraya giderim.”Balkonun serin rüzgarı, Alaric’in o yakıcı çam ve fırtına kokusuyla birleşmiş, zaman adeta durmuştu. Dudaklarımız nihayet buluştuğunda, porselen tenimdeki mor damarlar daha önce hiç olmadığı kadar parlak bir ışıkla zonkladı. Bu öpücük, sadece iki ruhun kavuşması değil, Kadis’in en güçlü başcadısı ile Vaelora’nın mülkiyetçi kralının kaderlerinin mühürlenmesiydi. 1.94’lük dev cüssesiyle üzerime eğilen Alaric, beni kollarının arasında dünyadan koparmış gibiydi.
Ancak bu büyülü an, içeriden gelen o titrek ve cılız sesle bıçak gibi kesildi.
"Anne... Ben... Ben çok üşüyorum..."
Vesta’nın o gümüş çanını andıran sesi bu kez buz gibi bir korkuyla sarsılıyordu. Alaric ile aynı anda, sanki tek bir bedenmişiz gibi birbirimizden ayrıldık. O kor gibi yanan gözlerinde bir anlık endişe parladı. Hiç vakit kaybetmeden balkon kapısını hızla açıp içeri, o loş ışıklı odaya koştuk.
Yatağın ortasında, ipek yorganın altında büzülmüş olan Vesta, tir tir titriyordu. Porselen beyazı ellerimle hemen yanına diz çöktüm. Kurumuş kızıl saçlarım yüzüne dökülürken, minik patilerini avuçlarımın içine aldım; buz gibiydiler!
"Vesta! Buradayım, annem burada," diye fısıldadım, sesim endişeyle titreyerek.
Alaric de yatağın diğer tarafına, o sarsılmaz heybetiyle çöktü. O koca, nasırlı ellerini yorganın üzerinden Vesta’nın üzerine koyarak kendi vücut ısısını ona aktarmaya çalıştı. "Nesi var Lyra? Az önce mışıl mışıl uyuyordu," dedi Alaric, sesi bir fırtınanın uğultusu kadar boğuk ve gergindi.
Vesta, uykulu gözlerini aralayıp sersemce bize baktı. "Çok soğuk... Saray değil, ruhum üşüyor sanki," diye mırıldandı ve başını porselen avucuma iyice yasladı.
Anladım ki bu sıradan bir üşüme değildi. Kaelen’in zindanlara atılması ya da Kadis bağının bu geceki yoğunluğu, minik sincabımı etkilemişti. En güçlü Başcadı olarak ellerimden mor bir duman yükselttim, onu sıcak bir sihirli koza gibi sarmalamaya başladım. Alaric de elini çekmedi; o mülkiyetçi korumacı tavrıyla Vesta’nın etrafında adeta etten bir duvar ördü.sırtımı yumuşak yastıklara vererek Vesta’yı nazikçe kucağıma, göğsümün o sıcak kuytusuna çektim.
Hekate’nin sardığı ve artık soğumaya başlamış olan o nemli havluyu üzerinden hızla sıyırdım. Kurumuş kızıl saçlarım yüzüne dökülürken, kenarda duran taze, fırından yeni çıkmış gibi sıcak olan kalın havluyu küçük bedenine doladım. Yetmedi; şöminenin önünde ısınmış iki üç havluyu daha üzerine kat kat sererek onu adeta pamuktan bir koza içine hapsettim.
"Şşşt, buradayım küçük dostum. Anne burada," diye fısıldadım, porselen ellerimle havluların üzerinden onu sarmalayarak.
Alaric, o 1.94’lük heybetiyle hemen yanıma, yatağın kenarına ilişti. Meşhur çam ve fırtına kokusu endişeyle birleşmiş, odayı daha da ağırlaştırmıştı. O kor gibi yanan gözlerini Vesta’nın titreyen burnuna dikmişti. Elini uzatıp havluların üzerine koydu, sanki kendi yakıcı sıcaklığını o katmanların arasından sızdırmak istiyordu.
"Neden bu kadar üşüyor ki Lyra?" diye sordu Alaric, sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibi boğuk ve derinden geliyordu. "Az önce gümüş suyuyla yıkandı, oda sıcak, sen yanındasın... Bu normal bir üşüme değil."
"Bilmiyorum Alaric," diye fısıldadım, bakışlarımı Vesta’nın huzursuz yüzünden ayırmadan. "Ruhunun üşüdüğünü söyledi. Belki de senin o mülkiyetçi ve hırçın enerjin, ya da zindandaki Kaelen’in karanlığı onu etkiliyor. O çok hassas bir varlık."
"Benim enerjim mi?" diye fısıltıyla karşılık verdi Alaric, kaşlarını çatarak. "Ben onu korumak için buradayım. Eğer bu saraydaki bir şey onu bu hale getiriyorsa, o şeyi yerle bir ederim."
Sessizce, Vesta’yı uyandırmadan tartışmaya devam ediyorduk. Alaric’in o sarsılmaz otoritesi, bir sincabın titremesi karşısında çaresiz kalmıştı. Ben ise dünyanın en güçlü Başcadısı olarak, porselen tenimdeki mor damarları hafifçe parlatarak ona içten bir sıcaklık vermeye çalışıyordum.Vesta kucağımda, kat kat havluların arasında bir yumak gibi titremeye devam ederken, Alaric ile olan o boğuk fısıltılı tartışmamız kapının çalınmasıyla kesildi. İçeri giren, elinde kadim bilgeliğin izlerini taşıyan Hekate’ydi. 1.94’lük dev heybetiyle Alaric kenara çekilirken, Hekate yatağın ucuna yaklaştı ve porselen beyazı ellerimin arasındaki minik sincabı inceledi.
"Her canlının ruhu ve hastalığı farklı tezahür eder, Yüce Başcadı," dedi Hekate, sesi bir mağara yankısı kadar derindi. "Bu ufaklık sadece üşümüyor, o bir Kadis sarsıntısı geçiriyor. Kısacası, bu minik dostumuz hastalanmış."
Hekate, pelerininin gizli bölmesinden cam bir şişe çıkardı. Şişenin içindeki sıvı, porselen tenimdeki mor damarlarla aynı tonda, koyu ve tekinsiz bir şekilde parlıyordu. İksiri bana uzatırken gözlerini doğrudan benimkilere dikti.
"Bunu ona içir Lyra. Bu, ruhundaki o buz kütlelerini eritecek tek şey."
Porselen parmaklarımla şişeyi aldım. Alaric, o mülkiyetçi ve korumacı tavrıyla hemen arkamda duruyordu; meşhur çam ve fırtına kokusu endişeyle daha da keskinleşmişti. Vesta’yı havluların arasından hafifçe doğrulttum.
"Hadi tatlım, bunu içmen lazım," diye fısıldadım, kurumuş kızıl saçlarım onun burnuna değerken.
Şişenin kapağını açtığım an odaya yayılan koku, çürümüş bitki kökleri ve acı biber karışımı gibiydi. Vesta, uykulu gözlerini aralayıp iksirden küçük bir yudum aldı. Alır almaz minik yüzü buruştu, patileriyle ağzını kapatmaya çalıştı.
"Anne! Bu... Bu iğrenç! Tadı berbat!" diye bağırdı Vesta, gümüş çanını andıran sesi bu kez tiksinç bir feryada dönüşerek.
Yüzünü porselen göğsüme gömüp ağlamaya benzer sesler çıkarırken, Alaric dayanamayıp öne atıldı. "Hekate, bunun içine ne koydun? Küçücük bir sincabı zehirliyor olmayasın?" diye gürledi Alaric, kor gibi yanan gözleriyle.
"Şifa her zaman tatlı olmaz Gardiyan Kral," dedi Hekate sakince.
Vesta’nın o berbat tat yüzünden yüzünü buruşturması ve kucağıma iyice sokulması kalbimi sızlatsa da, porselen ellerimle onu sakinleştirmeye devam ettim. Tadı berbattı ama içindeki o mor ışık, Vesta’nın damarlarına yayılmaya başlamıştı bile.İksirin o berbat, çürümüş ot ve acı biber karışımı tadı Vesta’nın ağzına değdiği an, minik sincap adeta bir yay gibi gerildi. Porselen beyazı ellerimin arasında çırpınırken, gümüş çanını andıran sesi bu kez bir isyan çığlığına dönüştü.
"Anne! Bu ne biçim bir şifa? Dilim uyuştu, sanki ağzımda bir ordu yürüyor!" diye bağırdı Vesta, yüzünü havluların arasına gömerek.
Hemen ardından, tadın o iğrenç etkisinden kurtulmak için tek bir kurtuluş yolu olduğunu fark etti: Tatlı, taze ve o bildiği güvenli lezzet. Gözlerini hızla kırpıştırıp yatağın kenarında, o 1.94’lük heybetiyle endişeyle bekleyen Alaric’e dikti. Alaric’in meşhur çam ve fırtına kokusu bile o an Vesta için sadece fındık kokusuna giden bir yoldu.
Vesta, kat kat havluların arasından bir şimşek gibi fırladı. Alaric daha ne olduğunu anlamadan, onun siyah zırhlı gömleğinin üzerinden tırmanıp doğrudan pantolonunun derin cebine daldı.
"Çocuk! Ver şu fındıkları hemen! Yoksa bu tadı asla unutmayacağım!" diye hırıldadı Vesta, patileriyle Alaric’in cebini hırsla karıştırırken.
Alaric, o mülkiyetçi ve sarsılmaz Gardiyan Kral tavrıyla bir anlığına donup kaldı. Normalde birisi onun ceplerini bu kadar cüretkarca karıştırsa, o kişiyi zindanın en karanlık köşesine gönderirdi. Ama karşısındaki, ona "baba" diyen ve şu an ağzındaki o berbat tatla savaşan minik bir sincaptı.
"Vesta, dur! Cebimdeki fındıklar senin için biraz sert olabilir," dedi Alaric, sesi bir aslanın mırıltısı kadar yumuşayarak.
Ama Vesta dinlemiyordu. Alaric’in cebinden, kışlık stoklarından kalma irice bir fındığı zorla çekip çıkardı. Porselen ellerimle bu manzarayı izlerken kahkahamı tutamadım. Kurumuş kızıl saçlarımın arasından onlara bakarken, Alaric’in o devasa, nasırlı elleriyle Vesta’nın cebini yağmalamasına izin vermesi, gördüğüm en tuhaf ama en samimi manzaraydı.
Vesta fındığı kapar kapmaz Alaric’in omzuna yerleşti ve hırsla kemirmeye başladı. İksirin o mor parıltısı, fındığın tadıyla birleşince Vesta’nın titremesi yavaş yavaş dindi.
"Oh be," dedi Vesta, ağzı fındık doluyken. "Baba, bir dahaki sefere şu ceplerine biraz da ceviz koy. Sadece fındıkla bu iğrenç tat geçmiyor!"
Alaric bana baktı, gözlerindeki o kor ateş bu kez çaresiz bir sevgiyle parlıyordu. "Sanırım artık bu sarayda benim mülkiyetimdeki her şey, bu küçük canavarın malı oldu Lyra," diye mırıldandı.Vesta, Alaric’in cebinden ganimet gibi kopardığı o iri fındığı büyük bir hırsla kemirip bitirdiğinde, iksirin o keskin ve berbat tadı yerini fındığın tanıdık huzuruna bıraktı. Mor iksirin parıltısı, minik damarlarında süzülürken titremesi tamamen dindi. Ancak fındık yeme operasyonu ve geçirdiği o sarsıntılı hastalık, minik bedenini tamamen tüketmişti.
Vesta, Alaric’in o 1.94’lük devasa omzunda, tam boyun çukuruna, o meşhur çam ve fırtına kokusunun merkezine kıvrıldı. Patileriyle Alaric’in siyah gömleğinin yakasına sıkıca tutundu, kuyruğunu burnuna doladı ve derin, huzurlu bir uykuya daldı.
Alaric, o mülkiyetçi ve sarsılmaz Gardiyan Kral, bir anda olduğu yere mıhlanmış gibi kaldı. Az önce kükreyen, zindanlara emirler yağdıran o dev adam, omzunda uyuyan minik bir sincap yüzünden nefes alırken bile tereddüt ediyordu. Porselen beyazı ellerimle yatağa yaslanmış, bu akılalmaz manzarayı izlerken kurumuş kızıl saçlarımın arasından gülümsedim.
"Kımıldayamıyorum Lyra," diye fısıldadı Alaric, sesi bir yaprak kımıldamasından bile daha sessizdi. "Eğer hareket edersem uyanacak. Ve o iğrenç tadı tekrar hatırlarsa, sanırım bu kez öteki cebimdeki her şeyi de yağmalar."
"Ona çok iyi bir yastık oldun Alaric," dedim, sesimdeki o Yüce Başcadı hırçınlığı tamamen silinerek. "Sanırım 'baba' olmanın ilk kuralı, bir sincap uyuduğunda heykel gibi kalmayı öğrenmektir."
Alaric, o kor gibi yanan gözlerini bana çevirdi ama başını milim oynatmadı. O devasa, nasırlı elleri dizlerinin üzerinde kaskatı duruyordu. Dünyayı dize getiren adam, kucağımda uykusu bölünmesin diye kıpırdayamadığım o anların aynısını şimdi kendisi yaşıyordu.
İçeride Vesta’nın düzenli nefesleri, dışarıda Vaelora’nın sessiz gecesi... Porselen tenimdeki mor damarlar, Alaric’in omuzlarındaki bu yükle birlikte huzurlu bir ritimle parladı. En güçlü Başcadı ve en sert Kral, bir sincabın uykusu etrafında sessiz bir anlaşma yapmıştı.
