14. bölüm · Vaelora krallığı 1:Görünmez öfke
13. BÖLÜM: KANLI SOFRA
Sabahın ilk ışıkları sarayın yüksek pencerelerinden sızarken, odadaki hava hâlâ dün geceki o ürkütücü bağın ağırlığını taşıyordu. Uyandığımda porselen beyazı tenimdeki mor damarların hafifçe dindiğini hissettim ama zihnimin bir köşesinde Alaric’in o ağır çam ve fırtına kokusu hâlâ asılıydı.
Vesta, gün ışığıyla birlikte minik patileriyle yorganın üzerinde bir o yana bir bu yana koşturmaya başladı. Ancak sarayın koridorlarından gelen zırh sesleri ve yabancı kokular onu huzursuz ediyordu. Çevik bir hamleyle omzuma tırmandı, nemli kızıl saçlarımın arasına gizlenip porselen boynuma sıkıca sığındı.
"Burası çok büyük ve çok soğuk Lyra," diye fısıldadı o gümüş çanını andıran sesiyle. "Beni sakın bırakma."
"Bırakmam küçük dostum," dedim, parmağımla yumuşak başını okşayarak. "Sen benim en sadık gölgemsin."
Kahvaltı salonuna girdiğimizde içerideki gerilim, havada asılı duran bir kılıç kadar keskindi. Uzun, mermer masanın başında Alaric, o 1.94’lük heybetiyle bir heykel kadar kaskatı oturuyordu. Yanında Hekate ve Elora vardı. Masanın en ucunda ise, yüzündeki morluklarla ve eğik başıyla Kaelen duruyordu.
Yerime oturduğumda, bakışlarımı doğrudan Kaelen’e diktim. Gözlerimdeki o hırçın Kadis ateşi, onu olduğu yere mıhlayacak kadar sertti. Eğer bakışlarım birer hançer olsaydı, Kaelen şu an o mermer zeminde cansız yatıyor olurdu. Onu affetmemiştim; beni o paslı zincirlere mahkûm etmesinin bedelini henüz ödememişti.
Vesta’yı masanın üzerine, tam tabağımın önüne bıraktım. Küçük sincap, etraftaki o mülkiyetçi ve gergin bakışlardan çekinerek tabağımın arkasına sindi. Elora hayranlıkla, Hekate ise şüpheyle onu izliyordu. Alaric ile göz göze geldiğimiz an, dün geceki o korkutucu senkronizasyonun sızısını kalbimde hissettim ama hızla bakışlarımı kaçırdım.
Gümüş kaseden bir avuç taze fındık aldım. Porselen ellerimle fındıkları tek tek soyup Vesta’nın önüne bıraktım. Vesta, masadaki o ağır siyasi havadan bağımsız bir şekilde fındığı kavrayıp kemirmeye başladığında, ortaya çıkan o minik "çıt" sesleri odadaki tek huzur kaynağıydı.
"Bir kraliçenin sofrasında bir sincap..." diye mırıldandı Hekate, asasını yere hafifçe vurarak. "Kehanet her geçen gün daha da garipleşiyor."
Alaric, Kaelen’e attığı o nefret dolu bakışı bir anlığına çekip bana döndü. "O sincap," dedi Alaric, sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibi derindi. "Lyra’nın bu sarayda güvendiği tek canlı olabilir. Ve buna sebep olanların cezası henüz bitmedi."
Kaelen’in omuzları biraz daha çöktü. Ben ise sadece Vesta’ya fındık soymaya devam ettim. Porselen tenim, masadaki herkesin üzerinde soğuk bir hayalet gibi dolaşıyordu.Kahvaltı masasında çatal bıçak seslerinin yerini, Vesta’nın fındık kemirme pıtırtıları almıştı. Artık kurumuş olan kızıl saçlarım, omuzlarımdan ipek bir şelale gibi dökülüyor, porselen beyazı tenimle keskin bir zıtlık oluşturuyordu. Alaric, o 1.94’lük heybetiyle yanımda otursa da aramızdaki mesafe fersah fersah uzaktı.
Alaric, meşhur çam ve fırtına kokusunu masanın her köşesine yayarak, titreyen elini yavaşça benim porselen elime doğru uzattı. Amacı sadece bir teselli, belki de dünkü o korkunç kopukluğu onarmaktı. Ancak parmak uçları, bileğimdeki o görünmez Kadis mührüne dokunduğu an, odadaki tüm meşaleler aynı anda cızırtıyla söndü.
ŞRAK!
İkimiz de sanki binlerce voltluk bir yıldırım çarpmış gibi aynı anda geriye savrulduk. Göğüs kafesimde hissettiğim o keskin sızı, Alaric’in de yüzünü acıyla buruşturmasına sebep oldu. İkimiz de ellerimizi hızla geri çektik; sanki birbirimize dokunmak artık fiziksel bir işkenceye dönüşmüştü.
Hekate ve Elora dehşet içinde ayağa fırlarken, tabağımın önünde fındığını bitiren Vesta, arka ayaklarının üzerine dikildi. Minik patilerini karnında birleştirip o gümüş çanını andıran sesiyle dalga geçmeye başladı:
"Vay canına!" dedi Vesta, bıyıklarını keyifle titreterek. "Siz ikiniz birbirinize dokunmaya çalıştığınızda sarayın sigortaları atıyor! Alaric, bence kraliçeye yaklaşmak için önce bir yalıtkan eldiven bulmalısın. Yoksa bir sonraki denemende bu 1.94'lük dev cüssenle mermerleri öpebilirsin."
Alaric, acıyla sarsılan elini yumruk yaparak dizine vurdu. Gözleri kor gibi yanıyordu ama bu kez öfkeyle değil, bu tuhaf bağın getirdiği çaresizlikle. "Vesta... sus," diye hırıldadı Alaric, sesi bir aslanın inlemesi gibiydi.
Vesta durmadı, tabağımdaki son fındığı havaya fırlatıp ağzıyla yakaladı. "Doğruyu söylüyorum Gardiyan Kral! Sizin bu 'iki ruh tek beden' meseleniz romantik olmaktan çıkıp bildiğin patlayıcı bir maddeye dönüşmüş. Birbirinizi seveyim derken tüm Vaelora'yı havaya uçuracaksınız!"
Porselen ellerimle masanın kenarına tutundum. Kalbimdeki sızı Alaric’in kalbinde yankılanıyordu; onun nefes darlığını kendi ciğerlerimde hissediyordum. Kaelen masanın ucunda korkuyla bize bakarken, Vesta masanın üzerinde bir tur atıp Alaric'in önüne bir fındık kabuğu fırlattı.
"Bence artık el ele tutuşmayı bırakıp bu işi nasıl çözeceğinizi konuşmalısınız. Yoksa bu gidişle sadece bakışarak anlaşmak zorunda kalacaksınız!”Alaric’in sabrı, parmak uçlarındaki o yakıcı Kadis çarpılması ve Vesta’nın iğneleyici sözleriyle birlikte son raddesine gelmişti. O 1.94’lük devasa cüssesiyle bir anda ayağa fırladı. Gözleri kor gibi yanıyor, o ağır çam ve fırtına kokusu odadaki tüm oksijeni tüketircesine yoğunlaşıyordu.
GÜÜÜM!
Alaric, devasa ellerini mermer masanın kenarına geçirip büyük bir hırsla havaya kaldırdı. Üzerindeki gümüş tabaklar, taze meyveler ve kristal kadehler büyük bir gürültüyle yere saçıldı. Masa yan yatarak zemine çarptığında çıkan ses, sarayın duvarlarında bir deprem gibi yankılandı.
Vesta, bu ani ve vahşi patlamayla korkudan küçük bir çığlık attı. Kuyruğu bir fırça gibi kabarmış, minik kalbi pır pır atarak masanın üzerinden fırladı. Çevik bir hamleyle havada süzülüp doğrudan benim kucağıma atıldı ve kurumuş kızıl saçlarımın arasına, boynumun o porselen beyazı kuytusuna gömüldü. Tir tir titrediğini porselen tenimde hissedebiliyordum.
"Şşşt, tamam... Buradayım," diye fısıldadım, porselen ellerimle onu sıkıca sarıp sarmalayarak. Onu korumak için göğsüme bastırdım; Vesta’nın korkusu, benim Alaric’e olan öfkemi daha da hırçınlaştırıyordu.
Alaric ise durmadı. Masanın ucunda, bir gölge gibi büzülmüş olan Kaelen’e doğru yürüdü. Her adımı mermer zemini titretiyordu. Kaelen’in yakasına yapışıp onu havaya kaldırdı.
"Bunların hepsi senin suçun!" diye kükredi Alaric, sesi bir fırtınanın merkezinden geliyormuş gibi boğuk ve yırtıcıydı. "Onu zincirlediğin o karanlık mahzen, ruhlarımızı bu çarpık bağa mahkûm etti! Eğer Lyra acı çekiyorsa, eğer ona dokunamıyorsam, bunun bedelini senin kanınla ödeteceğim!"
Kaelen, Alaric’in devasa elleri arasında nefessiz kalırken hiçbir direnç göstermiyordu; gözlerindeki pişmanlık, Alaric’in öfkesinden daha derindi. Hekate ve Elora dehşet içinde bu yıkımı izlerken, ben sadece Vesta’ya sarıldım.
"Yeter!" diye bağırdım Alaric’e. Sesim, porselen beyazı tenimdeki mor damarların parlamasıyla birlikte odadaki havayı bir kez daha dondurdu. "Onu öldürmen bu bağı koparmayacak! Sadece korkuyu artırıyorsun, bak Vesta’yı ne hale getirdin!"
Alaric duraksadı, Kaelen’i yere bırakıp yavaşça bana ve kucağımda titreyen o minik canlıya baktı. Gözlerindeki o vahşi mülkiyetçilik, yerini derin bir suçluluk duygusuna bıraktı.Alaric’in o devasa öfkesi ve masanın tuzla buz oluşu, Vaelora sarayının o mülkiyetçi havasını benim için iyice çekilmez kılmıştı. Kucağımda tir tir titreyen Vesta’yı göğsüme daha da sıkı bastırdım. Artık bu altın kafeste, o çam ve fırtına kokusunun altında ezilmeye niyetim yoktu. Hiç kimseye, ne Alaric’e ne de o mahcup Kaelen’e bakmadan, porselen beyazı tenimden yayılan mor bir duman eşliğinde salondan süzüldüm.
Sarayın ağır kapılarını ardımda bırakıp başkent Vaelora’nın kalabalık sokaklarına karıştığımda, Vesta kızıl saçlarımın arasından merakla dışarı baktı. Halk, aylardır öldüğünü sandıkları kraliçelerini karşılarında görünce önce bir uğultu yükseldi, ardından derin bir sessizlik çöktü."Kraliçe... Kraliçe yaşıyor!" diye fısıldadı yaşlı bir kadın, elindeki sepeti yere düşürerek.
Halk şok içindeydi, sevinçle karışık bir dehşetle yolumu açıyorlardı. Ama bilmedikleri, o porselen kraliçe maskesinin altında yatan asıl güçtü. Ben sadece bir krallığın eşi değildim; ben, yüzyıllardır beklenen, tüm Cadılar Konseyi'ni dize getirebilecek olan Yüce Başcadı'ydım. En güçlü, en kadim, tüm cadıları tek bir nefesiyle yönetebilecek olan o efsanevi varlıktım.
Sokaktaki kalabalığın arasında gizlenmiş olan, kendilerini halktan biri gibi gösteren Cadılar, ben yaklaştıkça ruhlarındaki o devasa baskıyı hissetmeye başladılar. Benim damarlarımda akan Kadis kanı, onların sihrini bir mıknatıs gibi çekiyordu.
Pazarda sebze satan genç bir kadın cadı, bakışlarımı üzerinde hissettiği an titreyerek dizlerinin üzerine çöktü. Ardından bir başkası, sonra bir başkası... Halk ne olduğunu anlamadan, şehrin dört bir yanına dağılmış olan tüm gizli Cadılar, gerçek hükümdarlarının önünde saygıyla eğiliyorlardı. Ben yürüdükçe, sanki görünmez bir dalga herkesi yere diz çöktürüyordu.
Vesta, omzumda dikilip bu manzarayı izlerken gümüş çan sesiyle fısıldadı: "Vay canına Lyra... Sadece bir sincabı değil, tüm bu sihirli dünyayı parmağında oynatıyorsun. Alaric senin bu halini görse, o 1.94'lük boyuyla sanırım heykel olup kalırdı."
Durmadım. Porselen ellerimle saçlarımı düzelttim. Halk "Kraliçemiz!" diye ağlarken, Cadılar içlerinden "Yüce Olan!" diye haykırıyordu. Ben ise sadece özgürlüğe ve kendi gerçek gücüme yürüyordum.Vaelora sokaklarında bir fırtına gibi esen o kadim gücüm, her bir cadının ruhuna benim "Yüce Olan" olduğumu fısıldamıştı. Ancak halkın şaşkın bakışları ve cadıların önümde diz çökmesi bir süre sonra ruhumdaki o hırçın denizi yordu. Bu devasa güçle ne yapacağımı, bu tacın altındaki ağır mirası nasıl taşıyacağımı düşünmekten sıkılmıştım.
Omzumdaki Vesta, porselen boynuma iyice sokularak fısıldadı: "Gidelim Lyra, bu kadar hayranlık dolu bakış benim gibi bir sincabı bile yordu. Saraydaki o çam ve fırtına kokusunu özleyeceğimi hiç düşünmezdim ama buradaki gürültüden iyidir."
Haklıydı. Kalabalığı arkamda bırakıp, porselen beyazı ellerimle pelerinimi sararak sarayın o görkemli kapılarına geri döndüm. Alaric benim bir cadı olduğumu başından beri biliyordu; normalde cadılardan nefret eden, onları krallığından sürgün eden o sert Gardiyan Kral, benim için o sarsılmaz kuralını yıkmış, kalbinin kapılarını bir istisnayla açmıştı. Ama benim "Yüce Başcadı" olduğumu, tüm cadıları parmağımda oynatabilecek o en en en güçlü varlık olduğumu o da henüz tam kavrayamamıştı.
Sarayın devasa ana salonuna girdiğimde, Alaric hâlâ o 1.94’lük heybetiyle devrilmiş masanın ortasında duruyordu. Öfkesi biraz dinmiş ama çaresizliği bakışlarına mühürlenmişti.
Tam o anda, istemeden de olsa tüyler ürpertici bir şey yaşandı.
Ben pelerinimi omuzlarımdan atmak için sol elimi kaldırdığımda, Alaric de tam aynı saniyede, aynı açıyla elini zırhının kayışına götürdü. Ben sağ ayağımla mermer zeminde sert bir adım attığımda, o da aynı şiddette ve aynı tempoda bir adım attı. İkimiz de aynı anda derin bir nefes aldık; ciğerlerimiz aynı hava miktarını, aynı ritimle pompaladı.
Korkuyla durdum. Ben durduğum an, Alaric de bir heykel gibi kaskatı kesildi. Bakışlarımız salonun iki ucundan buluştuğunda, ikimiz de aynı dehşet dolu ifadeyle fısıldadık:
"Bu... geçmiyor."
Sesimiz salonun yüksek tavanında tek bir ses gibi yankılandı. Vesta, kızıl saçlarımın arasından çıkıp bu korkunç uyumu izlerken minik patileriyle gözlerini kapattı. "Yine başladık," dedi Vesta, sesi bu kez dalga geçmekten çok korku doluydu. "Sanki görünmez iplerle birbirinize dikilmiş gibisiniz. Lyra, o en güçlü cadı olabilirsin ama bu adam senin ruhunun ikiz aynası olmuş."
Porselen tenimdeki mor damarlar, Alaric’in gözlerindeki kor ateşle aynı anda parladı. İkimiz de istemeden aynı anda ellerimizi kalbimize götürdük. O mülkiyetçi Gardiyan Kral ve Yüce Başcadı, tek bir kaderin iki ayrı yansıması gibi hapsolmuştu.O sarsıcı ve korkutucu senkronizasyon, odadaki ağır havanın dağılmasıyla birlikte nihayet çözüldü. Görünmez ipler kopmuş, ruhlarımız kendi bedenlerimize geri dönmüştü. Alaric, o 1.94’lük heybetiyle salonun diğer ucunda derin bir nefes alıp elini alnına götürürken, ben daha fazla dayanamayacağımı hissederek cam kenarındaki o kadife kaplı, geniş koltuğa çöktüm.
Sarayın mülkiyetçi duvarları arasında, eski zamanların o sakin ama hüzünlü havası yeniden canlanıyordu. Porselen beyazı ellerimle kurumuş kızıl saçlarımı geriye ittim. Tam o anda Vesta, omzumdan süzülüp kucağıma atladı. O minik, yumuşacık bedeniyle porselen dizlerimin üzerine kıvrıldı.
"Bu çok yorucu Lyra," diye fısıldadı Vesta, sesi bir uyku masalı gibi cılızlaşarak. "O dev adamla aynı anda nefes almak benim gibi bir sincabı bile nefessiz bıraktı."
Gülümsedim. Porselen parmaklarımı Vesta’nın fındık kokulu, ipeksi tüylerinin arasında gezdirmeye başladım. Onu okşadıkça, ruhumdaki o hırçın Kadis ateşi de külleniyordu. En güçlü başcadı olabilirdim, tüm cadıları parmağımda oynatabilirdim ama şu an tek istediğim bu minik canlının huzuruydu.
Vesta, bir süre sonra parmaklarımın altındaki o şefkatli dokunuşla iyice mayıştı. Minik patilerini karnına çekti, burnunu tüylerinin arasına gömdü ve derin bir uykuya daldı. Kucağımda hafifçe horlayan bu minik mucize, benim için dünyanın en ağır ama en kıymetli yüküydü.
Vesta uyanmasın diye nefesimi bile düzene soktum. Kollarım uyuşmaya başlamıştı, bacaklarım sabit durmaktan sızlıyordu ama yerimden milim kıpırdayamıyordum. Porselen tenimdeki mor damarlar, onun nefes alışverişine uyum sağlayarak yavaşça parlayıp sönüyordu. Çok az hareket edebiliyordum; adeta bir heykel gibi koltuğa mıhlanmıştım.
Alaric, salonun diğer ucundan bizi izliyordu. Meşhur çam ve fırtına kokusu bu kez bir savaş ilanı değil, sessiz bir hayranlık gibi odaya yayıldı. O 1.94’lük dev adam, porselen kraliçesinin bir sincabı uyandırmamak için taş kesilmesini izlerken, gözlerindeki o hırçın kor ateşin yerini saf bir şefkat aldı.Kucağımda bir heykel gibi kaskatı kesilmiş, Vesta’nın o huzurlu uykusunu bozmamak için nefesimi bile sayarak alıyordum. Porselen beyazı ellerim, onun yumuşacık tüylerinin üzerinde asılı kalmıştı. Bakışlarım pencereden dışarıdaki uçsuz bucaksız Vaelora topraklarına kaydığında, zihnimde eski bir sancı uyandı.
Ben, bu evrenin en ama en güçlü Başcadısıydım. Tüm cadıları tek bir kelimemle dize getirebilirdim ama ruhumda kocaman bir boşluk vardı. "Benim bir krallığım olmalı," diye düşündüm hırsla. Alaric’in o 1.94’lük gölgesinde, onun çam ve fırtına kokulu sarayında bir misafir ya da bir "istisna" olarak kalmak bana yetmiyordu. Eğer gerçek bir krallığım olsaydı, şu an kendi tahtımda oturuyor olurdum. Ama bildiğim, haritalarda görünen böyle bir yer yoktu. Neredeydi o kadim Kadis toprakları? Neden kimse oradan bahsetmiyordu?
Tam bu düşüncelerin karanlığında boğulurken, kucağımdaki minik tüy yumağı hareketlenmeye başladı. Vesta, uzun bir uykunun ardından gerinerek patilerini havaya dikti, minik ağzını kocaman açarak esnedi. Gözlerini kırpıştırarak etrafına baktı, henüz nerede olduğunu tam anlayamamış bir sersemlikle porselen tenime tutundu.
"Lyra..." diye mırıldandı, sesi uyku mahmurluğuyla iyice incelmişti.
Yavaşça doğruldu, uykulu gözlerle doğrudan benim gözlerimin içine baktı ve o gümüş çanını andıran sesiyle kalbimi eriten o cümleyi fısıldadı:
"Anne... Ben çok acıktım. Karnım o kadar boş ki, sanki içinde fırtınalar kopuyor."
Porselen ellerimle onu hemen göğsüme bastırdım. Bana "anne" demesi, ruhumdaki o krallık hırsını bir anlığına unutturup yerini tarif edilemez bir şefkate bıraktı. O hırçın Başcadı maskem, bu minik sincabın savunmasızlığı karşısında tuzla buz olmuştu. Vesta, sersem adımlarla boynuma tırmanıp nemli olmayan, artık tamamen kurumuş kızıl saçlarımın arasına saklandı.
Alaric, salonun diğer ucunda bu manzarayı izlerken yutkunduğunu duydum. O mülkiyetçi Gardiyan Kral, kucağımda bir evlat gibi şefkat gören Vesta’ya bakarken, belki de hayatında ilk kez bu kadar yumuşak bir sahneye şahit oluyordu.
"Hemen bir şeyler getireceğim küçük dostum," dedim, sesimdeki o hırçın ton tamamen kaybolarak. "Sana en taze fındıkları, en tatlı meyveleri bulacağım.”Vesta’nın o uykulu ve masum sesiyle dudaklarından dökülen "Anne" kelimesi, salonun o yüksek tavanlarında yankılanırken Alaric’in o sarsılmaz Gardiyan Kral maskesi bir kez daha çatladı. Ama asıl şok, küçük sincabın bakışlarını salonun diğer ucundaki o devasa adama çevirmesiyle geldi.
"Baba," diye mırıldandı Vesta, patileriyle porselen beyazı omzuma tutunarak. "Sen de bana yardım eder misin? Karnım çok aç..."
Alaric, o 1.94’lük boyuyla olduğu yere mıhlanmış gibi kaldı. Kor gibi yanan gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir şaşkınlık ve tuhaf bir parıltı belirdi. O mülkiyetçi ve sert adam, minik bir sincabın ona "baba" demesiyle sanki tüm zırhlarından arınmıştı. Meşhur çam ve fırtına kokusu bile bir anlığına durulmuş, yerini evcil bir sıcaklığa bırakmıştı.
Gülümsedim. Porselen ellerimle Vesta’yı nazikçe kavradım. "O zaman baban seni biraz eğlendirsin, ben de sana en taze yemişleri getireyim," dedim.
Yerimden kalktım ve hala şaşkınlıktan tek kelime edemeyen Alaric’e doğru yürüdüm. Vesta’yı, onun o devasa, nasırlı avuçlarının içine yumuşak bir dokunuşla bıraktım. Alaric, sanki dünyanın en kırılgan hazinesini tutuyormuş gibi ellerini titreterek kapattı. Vesta, onun siyah gömleğinin üzerinden tırmanıp omzuna, o geniş ve güvenli limana yerleşti.
"Hemen döneceğim," diyerek kurumuş kızıl saçlarımı geriye ittim ve salondan süzüldüm.
Mutfak koridorlarına doğru ilerlerken, arkamda bıraktığım o manzara zihnime kazınmıştı: Dev bir savaşçı kral ve omzunda ona sığınmış minik bir sincap. Sarayın o soğuk mermerleri bile bu tatlı anla ısınmış gibiydi. Mutfaktaki gümüş kaseden en iri, en parlak fındıkları seçerken, kendi kayıp krallığımın hırsı bir anlığına uzağa gitti. Belki de krallık, hükmettiğin topraklar değil; böyle huzurla nefes alabildiğin anlardı.
Porselen ellerimle bir avuç fındığı kavrayıp hızla salona dönmek üzere yola koyuldum. Vesta’nın o minik karnını doyurmak, şu an bir krallığı yönetmekten daha önemliydi.Porselen beyazı ellerimde bir avuç taze fındıkla salona süzüldüğümde, içerideki o ağır çam ve fırtına kokusunun yerini akılalmaz bir diyalog almıştı. Kapı eşiğinde duraksadım, kurumuş kızıl saçlarımın arasından o manzarayı izlerken kulaklarıma inanamadım.
Alaric, o 1.94’lük devasa cüssesiyle koltukta oturmuş, avucunun içindeki Vesta’ya bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Ama Vesta, minik patilerini göğsünde birleştirmiş, o gümüş çanını andıran sesiyle Alaric’in yüzüne karşı haykırıyordu:
"Çocuk, sen mal mısın? Annemi zindana attıran adamı hala neden bu sarayda tutuyorsun? Ben bile küçücük boyumla onun ayakkabı bağcıklarını birbirine bağlayıp merdivenlerden yuvarlamayı akıl ettim, sen koca kralsın!"
Dondum kaldım. Vaelora Krallığı’nda Alaric’e "çocuk" demek bir yana, "mal mısın" diye sormak, celladın baltasını kendi boynuna davet etmek demekti. Normalde Alaric, kendisine bu şekilde hitap eden birini anında, tek bir hamleyle oracıkta yok ederdi. Onun mülkiyetçi ve hırçın doğası, saygısızlığın zerresini bile kaldırmazdı.
Ancak karşısında duran, ona az önce "baba" diye hitap eden o minik, tüylü mucizeydi.
Alaric’in kor gibi yanan gözlerinde bir parıltı gördüm ama bu öfke değil, çaresiz bir sabırdı. Dişlerini sıktığını, o geniş omuzlarının gerildiğini fark ettim ama elini kaldırmadı. Aksine, o devasa elini Vesta’nın önüne koyup derin bir nefes aldı.
"Vesta..." dedi Alaric, sesi bir aslanın mırıltısı kadar boğuk ama sakindi. "Siyaset, senin fındık kabuklarını ayıklamana benzemez. Ama haklısın... Kaelen konusunda fazla yumuşak davrandığımı düşünüyorsan, belki de senin o küçük zekana kulak vermeliyim."
Gülümseyerek içeri girdim. "Görünüşe göre babanla arandaki buzları eritmişsin Vesta," dedim, porselen ellerimle fındıkları masaya bırakarak.
Vesta hemen Alaric’in omzundan kucağıma atladı. "Anne, bu adam gerçekten çok yavaş düşünüyor! Onu biraz sarsmam gerekiyordu," dedi ve hemen fındıklara gömüldü.
Alaric bana baktığında, gözlerinde ilk kez yenilgiyi kabul etmiş bir savaşçının ifadesi vardı. "Bana 'mal mısın' dedi Lyra..." diye fısıldadı Alaric, hala şaşkınlıkla. "Ve ben sadece sustum. Sanırım bu küçük sincap, bu krallıktaki en dokunulmaz varlık oldu.”Alaric, o 1.94’lük devasa heybetiyle koltuktan ağır ağır doğruldu. Vesta’nın o minik cüssesiyle kendisine "mal mısın" demesi, krallığındaki tüm generallerin feryadından daha etkili olmuştu. Gözlerindeki o hırçın kor ateş, yerini soğuk ve kararlı bir adalete bıraktı. Meşhur çam ve fırtına kokusu, salona bir savaş ilanı gibi yeniden yayıldı.
"Haklısın küçük hanım," dedi Alaric, sesi mermer zemini titreterek. "Görünüşe göre bu saraydaki merhametim, ihanetin gölgesini beslemekten başka bir işe yaramamış."
Alaric kapıdaki muhafızlara sert bir işaret çaktı. "Kaelen’i alın! Lyra’yı hapsettiği o en alt, en rutubetli mahzene kapatın. Zincirlerini bizzat ben vuracağım!"
Muhafızlar emirle birlikte harekete geçerken, Alaric belindeki gümüş halkaya takılı olan, ağır ve paslı zindan anahtarını çıkardı. O devasa, nasırlı eliyle anahtarı kavradı ve kucağımda fındıklarını iştahla kemiren Vesta’ya doğru uzattı.
"İşte," dedi Alaric, sesi bir yemin kadar derindi. "Kraliçeni zincirleyen o kapının anahtarı artık senin küçük patilerinde. Onu orada tutup tutmamak, senin o sivri diline ve vicdanına kalmış."
Vesta, elindeki fındığı bir kenara bırakıp arka ayaklarının üzerine dikildi. Gümüş çanını andıran sesiyle bir kahkaha attı ve anahtarı porselen beyazı ellerimin arasından kapıp dişleriyle kavradı. "Harika! Şimdi o ayakkabı bağcıklarını birbirine bağlamak için daha çok vaktim olacak," dedi Vesta, anahtarı gururla sallayarak.
Porselen ellerimle Vesta’nın tüylerini okşarken, Alaric’e bakışlarım ilk kez bu kadar yumuşaktı. Kurumuş kızıl saçlarımın arasından ona gülümsedim. Alaric, o mülkiyetçi ve sert Gardiyan Kral maskesini bir kenara bırakmış, benim için, bizim için kurallarını bir kez daha yıkmıştı.
"Adalet yerini buldu baba," dedim, sesimdeki o hırçın tonun yerini huzurlu bir ezgi alarak.
Vesta anahtarı yastığımın altına saklamak için hareketlenirken, sarayın o boğucu havası ilk kez dağılmış, yerini gerçek bir zaferin tadına bırakmıştı. En güçlü Başcadı olarak krallığımı henüz bulamamış olabilirdim ama bu odada, bir sincap ve bir kralın arasında kendi dünyamı kurmaya başlamıştım.
