6. bölüm · Vaelora krallığı 1:Görünmez öfke
6. BÖLÜM: RUHUN PRANGALARI
Alaric’in avucunda duran o gümüş kolye, odadaki loş ışığı emiyor gibiydi. Annemin mührü tam karşımda, sırlar ve yalanlarla örülü bir geçmişin kanıtı olarak duruyordu. Ancak tam ona uzanıp "Neden?" diye haykıracakken, göğüs kafesimin tam ortasında, ruhumun derinliklerinde daha önce hiç tatmadığım bir dehşet filizlendi.
"Alaric..." diyebildim sadece. Sesim bir fısıltıdan farksızdı.
Aniden, sanki görünmez dev kancalar içime saplanmış ve o hırçın mor ateşi damarlarımdan söküp alıyormuş gibi şiddetli bir acı patladı. Bu, fiziksel bir yaradan çok daha kötüydü; varlığımın özü, Kadis kanım sanki benden çalınıyordu. Sanki içimde yanan o sonsuz okyanus, dev bir boşluk tarafından hızla emiliyordu.
Porselen beyazı tenim bir anda buz kesti, dizlerimin bağı çözüldü. 1.94’lük devasa cüssesiyle bana uzanan Alaric’in kollarından kayarak mermer zemine, dizlerimin üzerine çöktüm. Acı o kadar keskindi ki, nefesim boğazımda düğümlendi. Ellerimi göğsüme bastırdım; her bir kalp atışım, içimdeki o gücün dışarı çekilmesine karşı verilen umutsuz bir savaştı.
"Lyra! Ne oluyor?" Alaric’in o kor gibi yanan gözleri dehşetle büyüdü. O ağır çam kokusu etrafımı sardı, devasa elleriyle omuzlarımdan tutup beni ayakta tutmaya çalıştı. "Hekate! Buraya gel!" diye kükredi koridora doğru.
Acının ortasında bir şeyi fark ettim. Gücüm... Gücüm hala yerindeydi. Damarlarımda o mor sızı hala deli gibi akıyordu ama biri ya da bir şey, o gücü sanki bir kuyu kancasıyla yukarı çekmeye çalışıyordu. İçimdeki Kadis mirası dışarı çıkmak için çırpınıyor, derimi yırtmak istiyordu.
"Beni... beni çekiyorlar," diye inledim, gözlerimden yaşlar boşalırken. Alaric’in boynuna doladığım narin kollarım şimdi onun zırhına tutunuyordu. "Gücüm burada Alaric, gitmiyor... Ama canımı yakıyorlar. Annem... sanki beni çağırıyor!"
Odanın kapısı bir kez daha kendiliğinden, ama bu sefer çok daha hırçın bir şekilde çarparak açıldı. İçeri giren sadece Hekate değil, yüzündeki o sinsi gülümsemesi silinmiş, ciddi bir ifadeye bürünmüş olan Cyrian’dı.
"Bağ kuruldu," dedi Cyrian, sesi ilk kez bu kadar soğuk ve gerçekti. "Ağabey, kolyeyi ortaya çıkardın. Mühür uyandı. Artık geri dönüş yok; Kadis kanı sahibine, kaynağına geri dönmek için Lyra’nın ruhunu parçalıyor.”Dizlerimin üzerine çökmüş, içimdeki o mor ateşin damarlarımdan sökülüp alınmasına karşı sessiz bir çığlık atarken, odanın kapısı hırçın bir rüzgarla sarsıldı. Hekate, o solgun ve bembeyaz gözleriyle eşikte belirdi. Alaric’in o 1.94’lük devasa gölgesi üzerime titreyerek düşerken, yaşlı cadı hiçbir emir beklemeden yanıma süzüldü.
Hekate, kurumuş ve soğuk elleriyle benim porselen beyazı ellerimi kavradı. O an, göğsümdeki o korkunç çekilme hissi bir anlığına duraksadı. Hekate’nin ellerinden bedenime buz gibi, yatıştırıcı bir enerji akmaya başladı.
"Dayanın efendim!" dedi Hekate, sesi fırtınanın ortasındaki tek sabit nokta gibiydi. "Bu bir saldırı değil, bu bir çağrı. Kanınız, kaynağına geri dönmek için çırpınıyor. Ama ruhunuz buna henüz hazır değil. Eğer şimdi bırakırsanız, bu güç sizi parçalayarak özgürlüğüne kavuşur!"
Hekate gözlerini sıkıca kapattı ve mırıldanmaya başladı. Onun dudaklarından dökülen antik kelimeler, odadaki o ağır çam ve fırtına kokusuna karışıyordu. Alaric, kollarını belime daha sıkı doladı; o kor gibi yanan gözlerinde ilk kez bu kadar büyük bir çaresizlik gördüm. Kraliyet zırhının soğukluğu, içimdeki o kavurucu mor sızıyla çarpışıyordu.
"Acıyı bana verin Lyra," diye fısıldadı Hekate. "Ben sadece bir gölgeyim, bu yükü sizin yerinize bir süreliğine taşıyabilirim. Bu bir sınav; Kadis mirasının size mi ait olduğunu, yoksa sizin mi ona ait olduğunuzu kanıtlama sınavı!"
Hekate’nin elleri bir anda mor bir ışıkla parlamaya başladı. Benim bedenimdeki o şiddetli sarsıntı ona geçti; yaşlı kadının zayıf omuzları çöktü, yüzü acıyla kasıldı ama ellerimi asla bırakmadı. O an anladım; o sadece bir öğretmen değil, bu kadim kanın sadık bir koruyucusuydu.
Acı yavaşça hafifleyip yerini derin bir yorgunluğa bırakırken, Alaric başımı göğsüne yasladı. "Geçti..." dedi sesi titreyerek. "Geçti Lyra, buradayım."
Ancak Cyrian, odanın köşesinde durmuş, Hekate’nin titreyen ellerine bakıyordu. "Geçmedi ağabey," dedi Cyrian, sesi bir ölüm ilanı kadar netti. "Hekate sadece bağı düğümledi. Ama o mühür bir kez uyandıysa, Lyra kaynağa gitmediği sürece bu sancı her gece daha da güçlenerek geri dönecek.”Hekate, o kadim ve sarsılmaz sadakatiyle üzerimdeki acının bir kısmını kendi zayıf omuzlarına yüklemişti. Yaşlı cadı, sanki bu acı bin yıldır tanıdığı bir dostmuş gibi hiçbir tepki vermedi; bembeyaz gözleri hala donuk, nefesi hala düzenliydi. Ancak benim içimde durum tam tersiydi. Acı dinmemişti, sadece şekil değiştirmişti. O çekilme hissi yerini kontrolsüz, saf bir öfkeye bırakmıştı.
Porselen beyazı ellerimdeki mor damarlar, birer şimşek gibi parlamaya başladı. Alaric’in o 1.94’lük devasa gölgesinin altından, bir fırtına gibi aniden ayağa fırladım. Dizlerimin bağı çözülmüşken şimdi bacaklarımda dünyayı yerinden oynatacak bir güç hissediyordum.
Odanın köşesinde, o sinsi ve bilmiş tavrıyla duran Cyrian’a doğru atıldım. Hareketlerim o kadar hızlıydı ki, Alaric bile müdahale edemedi.
Parmaklarım, Cyrian’ın o altın işlemeli pelerinli yakasına bir pençe gibi yapıştı. Onu saniyeler içinde sırtı duvara gelecek şekilde çarptım. Duvar, Kadis gücümün şiddetiyle hafifçe çatladı. Narin parmaklarımın arasından sızan mor ateş, Cyrian’ın boğazına kadar tırmanıyordu.
"Yeter!" diye haykırdım, sesim bir şifacının şefkatinden çok, bir fırtınanın kükreyişine benziyordu. "Bilmece gibi konuşmayı bırak, Cyrian! Annemin adını ağzına alıyorsun, kanımın çığlığından bahsediyorsun... Ne biliyorsan anlatacaksın! Yoksa o 'muazzam' dediğin bu güçle, seni bu duvara gömerim!"
Cyrian, boğazındaki baskıya ve mor ateşin sıcaklığına rağmen hala o tuhaf hayranlıkla bana bakıyordu. Yakasını bırakayım diye çabalamadı bile; aksine, bu hırçın halimden zevk alıyor gibiydi.
"İşte bu..." diye fısıldadı Cyrian, sesi boğuklaşsa da heyecan doluydu. "Uyanışın bu Lyra. Korku değil, öfke seni annene götürecek. O kolye sadece bir anahtar değil, o bir pusula. Ama pusulanın iğnesi senin kanınla çalışıyor."
Alaric, o ağır çam ve fırtına kokusuyla bir anda yanımızda belirdi. Büyük eliyle benim titreyen bileğimi nazikçe kavradı. "Lyra, bırak onu," dedi Alaric, sesi bir emir değil, bir rica gibiydi. "Onu öldürürsen cevapları da beraberinde götürür. Bırak, gerçekleri bana anlatsın."
Bileğimi Alaric’in elinden kurtarmadım ama gözlerimi Cyrian’ın gözlerinden de ayırmadım. "Konuş Cyrian," dedim, mor ışık gözlerimin içinde dans ederken. "Anlat, yoksa bu sarayı başınıza yıkarım.”Cyrian'ın sözleri, odanın buz gibi havasında bir giyotin gibi yankılandı. "Annemizin aslında bir Kadis avcısı olduğunu ve senin anneni onun tutsak ettiğini biliyor muydun ağabey?"
Bu cümle, zihnimdeki tüm taşları yerinden oynattı. O an, Cyrian'ın boğazındaki pençem gevşedi. Parmaklarımdan sızan o hırçın mor ateş, dehşet verici bir soğukluğa bıraktı yerini. Porselen beyazı tenim buz kesti, damarlarımdaki o Kadis kanı dondu adeta. O şiddetli, ruhumu parçalayan acı, bir anda yerini kor gibi yanan, yıkıcı bir öfkeye bıraktı.
Cyrian’ı sertçe duvara itip, bir adım geri çekildim. Hareketlerim bir fırtına kadar ani ve kontrolsüzdü. Bakışlarım, odanın ortasında, 1.94’lük heybetiyle bir heykel gibi donup kalmış Alaric’e kilitlendi. O kor gibi yanan gözlerinde ilk kez korkuyu gördüm; ama benden değil, gerçeklerin beni ondan koparmasından korkuyordu.
"Doğru mu?" diye fısıldadım. Sesim titramiyordu, aksine bir ölüm ilanı kadar net ve keskindi. İçimdeki o mor sızı, şimdi gözlerimin içinde, nefretle karışık bir ateşle parlıyordu. "Annem... senin annen tarafından avlandı mı?"
Alaric bana doğru bir adım atmak istedi, o ağır çam ve fırtına kokusu yaklaştı ama ben o kokudan tiksinmiştim artık. Narin elimi havaya kaldırdım; parmak uçlarımdan sızan mor ışık, aramıza görünmez, aşılmaz bir duvar ördü.
"Yaklaşma!" diye gürledim. "Bana cevap ver, Vaelora Kralı! Sen... sen başından beri kim olduğumu biliyordun. Annemin katilinin, annemin avcısının oğluydun!"
İçimdeki öfke, bir volkan gibi patlamaya hazırdı. "Beni mi avlamaya çalıştın Alaric?" diye sordum, sesimdeki her bir kelime bir bıçak gibi saplanıyordu havaya. "Beni şifacı niyetine yanına alıp, bu kalede hapsederek, tıpkı annenin yaptığı gibi beni de mi tutsak etmek istedin? Benim gücümü, benim kanımı kendi krallığın için mi kullanacaktın?"
Cyrian, duvara yaslanmış, bu manzarayı o sinsi ve tatmin olmuş gülümsemesiyle izliyordu. Hekate ise bembeyaz gözlerini benden ayırmadan, sanki bu anı bin yıldır bekliyormuş gibi sessizce duruyordu.
Alaric, o sarsılmaz otoritesini kaybetmiş, karşımda çaresizce duruyordu. "Hayır, Lyra... Asla!" dedi, sesi bir yalvarış gibiydi. "Benim niyetim seni korumaktı. Annemin geçmişini değiştiremem ama senin geleceğini ben yazmak istedim. O kolye... o kolye sadece bir anahtardı."
"Yalan!" diye bağırdım, mor ışık odadaki tüm eşyaları titretirken. "Bana yalan söyledin. Sen de o avcılardan birisin!”Alaric’in kor gibi yanan gözlerindeki o çaresiz bakış, kalbimdeki kırılmanın sesiyle birleşti. Hayatım boyunca narin bir şifacı olarak insanları yaşatmıştım, ama şimdi içimdeki Kadis kanı sadece yıkım ve intikam için haykırıyordu. Bir adım öne atıldım; hareketim o kadar hızlı ve hırçın bir fırtına gibiydi ki, Alaric’in o 1.94’lük devasa cüssesi bile tepki veremedi.
Porselen beyazı ellerim, Alaric’in zırhının altındaki o gümüş zincire bir pençe gibi yapıştı. Metalin soğukluğu tenimi yaktı ama umursamadım. Tek bir sarsışla zinciri kopardım. Mühür artık benim avcumdaydı; sıcak, nabız gibi atan ve annemin kokusunu taşıyan o mühür...
"Bu anahtar artık ait olduğu yerde, benim ellerimde!" diye haykırdım. Sesim odanın yüksek tavanlarında yankılanırken, gözlerimdeki mor ateş Alaric’in dumanlarını bile dağıtıyordu. "Annemi kendim bulacağım Alaric. Senin ve avcı soyunun yalanlarına artık ihtiyacım yok!"
Arkamı dönüp kapıya doğru yürürken, köşede sessizce bekleyen Hekate’ye keskin bir bakış attı. "Hekate! Geliyorsun. Efendinin kim olduğunu hatırla!"
Hekate, o bembeyaz ve donuk gözlerini Alaric’ten çekip önümde hürmetle eğildi. Alaric, Vaelora’nın güçlü kralı, kendi sarayında ve kendi odasında ilk kez bu kadar yalnız kalmıştı. Hekate, efendisine karşı gelmek bir yana, sanki bu anın gelmesi için asırlardır dua etmiş gibi sarsılmaz bir sadakatle peşimden süzüldü. Alaric’in "Dur!" diyen boğuk feryadı koridorun soğuk taşlarında yankılandı ama durmadım.
Porselen beyazı tenim öfkeyle parlıyor, bileğimdeki mor damarlar hırçın bir nehir gibi çağlıyordu. Yanımda dilsiz ve sadık bir gölge gibi ilerleyen Hekate ile birlikte, sarayın karanlık koridorlarını bir fırtına gibi geçip o devasa kapılardan dışarı fırladım. Alaric’in ağır çam kokusu geride kalırken, gece havasının keskin soğuğu yüzüme çarptı.
"Nereye efendim?" diye fısıldadı Hekate, sesi kuru yaprak hışırtısı gibi rüzgara karışırken.
Elimdeki mühre sıkıca sarıldım. "Karanlığın kalbine Hekate. Annemin sesinin geldiği o yere…”Sarayın taş duvarları arkamızda devasa birer mezar taşı gibi yükselirken, Hekate ile birlikte ormanın derinliklerine, o kadim ve tekinsiz karanlığa daldık. Gece kuşlarının çığlıkları, bileğimdeki mor damarların hırçın atışıyla senkronize olmuştu. Porselen beyazı ellerimle kolyeyi göğsüme bastırıyordum; mühür, tenimi yakacak kadar ısınmış, sanki canlı bir kalp gibi avcumda çırpınıyordu.
Hekate, o bembeyaz ve donuk gözleriyle bir gölge gibi yanımda süzülüyordu. Alaric’in o ağır çam ve fırtına kokusu artık çok uzaktaydı, ama içimdeki ihanetin soğukluğu geçmek bilmiyordu.
Tam ormanın en karanlık, ağaçların gökyüzünü bir kafes gibi ördüğü o noktaya ulaştığımızda, elimdeki mühür kör edici bir mor ışıkla patladı. Işık, ağaçların gövdelerine çarparak ormanı mor bir sis bulutuna hapsetti. Sislerin arasından, tanıdık ama acı dolu bir silüet yavaşça belirdi.
"Anne?" diye fısıldadım, dizlerimin bağı çözülürken.
Karşımda duran kadın, tıpkı benim gibi porselen beyazı bir tene ve hırçın kızıl saçlara sahipti. Ancak gözleri... Gözleri benimkiler gibi canlı bir mor değil, sönmek üzere olan bir kor gibiydi. Bir hayaletti bu, ya da geçmişten gelen bir yansıma. Elini narin bir hareketle bana doğru uzattı ama dokunmadı.
"Buraya gelmemeliydin, Lyra," dedi annem. Sesi rüzgarın yapraklar arasındaki uğultusu kadar kederliydi. "O mühür... Alaric’in elindeki o gümüş mühür bir kurtuluş değil, bir tuzak! O mühür, Kadis kanını serbest bırakmak için değil, onu bir noktaya hapsetmek için dövüldü."
Dehşet içinde bir adım geri çekildim. "Ama Alaric... O bunun bir anahtar olduğunu söyledi!"
"Alaric sadece bir parça gerçeği biliyor," dedi annemin yansıması, sesi titreyerek. "Annesi o mühre bir 'Gözcü' yerleştirdi. Onu her kullandığında, yerini sadece avcılara değil, o karanlık uyanışa da bildiriyorsun. Lyra, hemen onu yok etmelisin, yoksa bu gece sadece senin değil, tüm Kadis soyunun sonu olacak!"
Hekate, annemin yansımasını görünce olduğu yere çöküp başını öne eğdi. "Mühür uyandı efendim," diye mırıldandı yaşlı cadı, sesi ilk kez korkuyla titriyordu. "Gözcü bizi izliyor."
Tam o sırada, ormanın derinliklerinden gelen o meşhur ağır çam kokusunu tekrar hissettim. Alaric ve Cyrian, atlarını son sürat sürerek mor sisin içine daldılar. Alaric’in kor gibi yanan gözleri annemin yansımasıyla buluştuğunda, yüzü kireç gibi bembeyaz oldu.
"Lyra, kolyeyi bırak!" diye kükredi Alaric, atından atlayıp yanıma koşarken. "O senin sandığın şey değil!”
Annemin o kederli silüeti sislerin arasında erirken, avcumdaki gümüş mühür sanki etimi dağlayan bir kor parçasına dönüştü. Alaric’in o ağır çam ve fırtına kokusu yaklaşırken, içimdeki o narin şifacı ruhu tamamen sustu. Artık sadece ihanetin ve hayal kırıklığının soğukluğu vardı.
Porselen beyazı ellerimle kolyeyi yerinden söküp yanımda bir gölge gibi bekleyen Hekate’ye doğru uzattım. "Yok et şunu!" diye haykırdım. Sesim, ormanın sessizliğini bir bıçak gibi yardı. "Kimin gözcüsüyse, kimin tuzağıysa... Hepsini küle çevir!"
Hekate, o bembeyaz ve donuk gözleriyle mühre bir anlık bir saygıyla baktı, sonra Kadis soyuna olan o sarsılmaz sadakatiyle ellerini gümüşün üzerine kapattı. Avuçlarının arasından yükselen siyah ve mor dumanlar, ormandaki ağaçların yapraklarını titretti. Metalin erime sesi, kulak tırmalayan bir çığlık gibi yankılandı ve saniyeler içinde annemin mührü, Hekate’nin parmakları arasından kara bir toz bulutu olarak yere döküldü.
O an, içimdeki o biriken volkan patladı.
"Yeter!" diye bağırdım, 1.94’lük heybetiyle atından inip bana doğru koşan Alaric’e ve arkasındaki Cyrian’a dönerek. Dizlerimin bağı çözülmedi bu sefer; aksine, toprağa kök salmış bir fırtına gibi dik duruyordum. Bileğimdeki mor damarlar öyle şiddetli parlıyordu ki, porselen beyazı tenim bir ay gibi ışık saçıyordu.
"Hepiniz!" dedim, sesim hıçkırıklarla boğulsa da otoritesinden hiçbir şey kaybetmeden. "Hepiniz beni kandırdınız! Annemin katilinin oğlu, geçmişin sırlarını saklayan bir cadı ve her şeyi bir oyun sanan bir prens! Hepiniz kendi çıkarlarınız için benim kanımı, benim acımı kullandınız!"
Gözlerimden süzülen yaşlar, mor enerjimle birleşip yere düştüğü an toprağı yakıyordu. Kollarımı iki yana açtım; içimdeki o dizginleyemediğim gücü, o güne kadar sakladığım tüm o kederi ve öfkeyi ormanın kalbine döktüm.
"Beni bir şifacı sanmıştınız, değil mi? Ama beni bir canavara dönüştüren sizlersiniz!"
O an, ellerimden çıkan devasa bir mor dalga ormana yayıldı. Ağaçlar geriye doğru büküldü, gökyüzündeki bulutlar ikiye ayrıldı. Alaric, kor gibi yanan gözlerinde derin bir kederle olduğu yerde çakılı kaldı. Onun o sarsılmaz kraliyet otoritesi, benim saf ve dürüst öfkem karşısında bir kağıt gibi parçalanmıştı.
"Hiçbirinize ihtiyacım yok," diye fısıldadım, sesim artık buz gibi bir sakinliğe bürünmüştü. "Artık kimseyi iyileştirmeyeceğim. Çünkü bu dünyada iyileştirilecek bir şey kalmamış.”Ormanın uğultusu, içimdeki o devasa patlamanın ardından bıçak gibi kesildi. Porselen beyazı ellerimden sızan mor dumanlar havada asılı kalmış, az önce yıktığım ağaçların arasından süzülen ay ışığı, gözlerimdeki o hırçın ateşi aydınlatıyordu. Alaric, o 1.94’lük devasa heybetiyle, krallara diz çöktüren o sarsılmaz adam, karşımda bir enkaz gibi duruyordu.
Sessizliği bozan ilk şey, ağır bir metalin toprağa düşme sesi oldu. Alaric, Vaelora’nın simgesi olan o işlemeli kılıcını, sanki artık ona bir yükmüş gibi yana fırlattı. Kılıç, köklerin arasına gömülürken Alaric bir adım öne çıktı ve yavaşça dizlerinin üzerine çöktü.
"Beni öldür Lyra," dedi sesi, bir fırtınanın ardından gelen o ağır, yıkık dökük sessizlik gibiydi. "Eğer içindeki bu öfkeyi dindirecekse, eğer annemin ve soyumun günahlarının bedeli buysa, canımı ellerinle al. Ama gitme."
Kor gibi yanan gözleri, benim yaşlı ve mor ışıkla parlayan gözlerime kenetlendi. O ağır çam kokusu, şimdi toprağa karışmış, mağlup bir liderin kokusuna dönüşmüştü. Narin bileklerime sığınmak isteyen o güçlü elleri şimdi iki yanında, teslimiyetle sarkıyordu.
"Haklısın," diye devam etti Alaric, sesi titreyerek. "Seni bir şifacı olarak değil, bir umut olarak yanıma aldım. Ama seni kandırdığım her saniye, aslında kendimi karanlığa mahkum ediyordum. Sen gidersen, bu krallık sadece bir toprak parçası kalır. Sensiz, Vaelora zaten çoktan karanlığa gömüldü."
Hekate, efendisinin bu teslimiyetini gördüğünde bir adım geri çekildi; bembeyaz gözlerinde ilk kez Alaric’e karşı bir saygı kırıntısı belirdi. Cyrian ise abisinin bu halini görünce dehşetle atının yelesine yapıştı. "Ağabey! Sen bir kralsın, bir kızın önünde diz çökemezsin!" diye haykırdı ama Alaric onu duymuyordu bile. Onun tüm dünyası, benim o porselen kadar kırılgan ama bir fırtına kadar yıkıcı varlığımdan ibaretti.
Elimdeki mor ateş, onun bu savunmasız hali karşısında yavaşça solmaya başladı. Onu öldürebilirdim; tek bir düşüncemle o 1.94’lük dev adamı toprağa gömebilirdim. Ama onun diz çöküşündeki o derin keder, içimdeki o narin şifacıyı son bir kez sızlattı.
"Kalk Alaric," dedim, sesim buz gibi soğuk ama artık nefret dolu değildi. "Diz çökmen hiçbir şeyi tamir etmiyor. Annemin mühürü artık yok, senin yalanların da öyle. Şimdi gerçeklerin bedelini ödeme vaktimiz geldi.”Alaric dizlerinin üzerinde, o heybetli omuzları pişmanlığın ağırlığıyla çökmüş bir halde dururken, ormanın tekinsiz sessizliği Cyrian’ın hırslı sesiyle parçalandı. "Zayıflık!" diye bağırdı Cyrian, atının üzerinde bir iblis gibi şaha kalkarak. "Bir şifacının ayaklarına kapanan bir kral, Vaelora’ya layık değildir! Muhafızlar! Kralı tutuklayın, o bir hain!"
Sarayın en sadık, zırhları ay ışığında parlayan "Gözcü" muhafızları, tereddütle kılıçlarını kınından çıkardılar. Alaric’in o ağır çam ve fırtına kokusu, yaklaşan metal soğukluğuyla bastırılmak üzereydi. Ancak unuttukları bir şey vardı: Ben artık sadece narin bir şifacı değildim.
Gözlerimi bir an bile kırpmadan, sadece tek bir bakışımla havayı dondurdum. Porselen beyazı ellerimi bile kaldırmama gerek kalmamıştı; zihnimin derinliklerinden taşan o saf Kadis gücü, Alaric ile muhafızların arasına görünmez, aşılmaz bir zihinsel bariyer ördü.
Muhafızlar tüm güçleriyle hamle yaptıklarında, sanki görünmez bir elmas duvara çarpmış gibi geri savruldular. Kılıçları havada asılı kaldı, çelikleri mor kıvılcımlar saçarak titredi. Hiçbiri bir santim bile ileri gidemiyordu.
"Yeter!" Sesim ormanın en derin köklerini bile titretti. "Bu topraklarda kimin diz çökeceğine, kimin ayakta kalacağına artık ben karar veriyorum."
Hekate, o bembeyaz ve donuk gözleriyle muhafızlara değil, doğrudan bana bakıyordu. Yaşlı cadı bir kez daha önümde yerlere kadar eğildi. O an, ormanın karanlık gölgeleri arasından fısıltılar yükselmeye başladı. Ağaçların kovuklarından, kayaların arkasından pelerinli silüetler süzüldü. Bunlar, krallığın dört bir yanına dağılmış, gizlenen cadılardı.
Hepsi aynı anda, sanki tek bir ruhmuş gibi benim önümde diz çöktüler. Çünkü karşılarında duran, sadece bir Kadis soyu temsilcisi değil; asırlardır beklenen, cadıların en güçlüsüydü. Hekate’nin efendisi, tüm gizli ilimlerin zirvesiydim.
"Bize hükmet, yüce olan!" diye mırıldandı cadılar korosu. Sesleri rüzgarla birleşip Cyrian’ın üzerine bir kâbus gibi çöktü.
Alaric, kor gibi yanan gözlerini yerden kaldırıp bu manzaraya baktığında, karşısında sadece sevdiği kadını değil, tüm dünyayı değiştirebilecek bir tanrıçayı gördü. Cyrian’ın muhafızları korkuyla silahlarını düşürürken, Cyrian atının üzerinde dehşetle titremeye başladı.
"Sen..." diye kekeledi Cyrian. "Sen sadece bir kızsın..."
"Hayır," dedim, mor ışık gözlerimin içinde sonsuz bir galaksi gibi dönerken. "Ben senin ve soyunun yarattığı o yıkımın enkazından doğan fırtınayım. Ve şimdi, tüm cadılar benim emrimdeyken, gerçek avın kim olduğunu göreceğiz.”Alaric, o 1.94’lük devasa cüssesiyle dizlerinin üzerinden ağır ağır doğruldu. Kılıcı hala toprağın derinliklerinde, bir kenara atılmış halde duruyordu ama onun asıl silahı hiçbir zaman çelik olmamıştı. O ağır çam ve fırtına kokusu, bu kez bir tehdit değil, sarsılmaz bir bağlılık tınısıyla etrafımı sardı. Kor gibi yanan gözleri, içimdeki o yıkıcı mor ateşe bakarken zerre kadar titremedi.
"Seninle her yere gelirim Lyra," dedi Alaric, sesi ormanın derinliklerinde yankılanan bir yemin gibiydi. "İster bu krallığı kurtaracak bir kraliçe ol, ister onu küle çevirecek bir yıkım... Ben senin gölgen olmaya, senin fırtınanda savrulmaya hazırım."
O an, Alaric’in bedeni bir kez daha o meşhur görünmezlik dumanlarıyla dalgalandı. Vaelora Kralı, tüm heybetiyle karşımda eriyerek yok oldu; ancak o ağır varlığını, o koruyucu sıcaklığı porselen beyazı tenimde her zamankinden daha güçlü hissediyordum. O artık benim yanımda değil, adeta etrafımda, beni dünyadan saklayan görünmez bir kalkan gibiydi.
Bileğimdeki mor damarlar yavaş yavaş solmaya başladı. İçimdeki o devasa güç, sanki bir okyanusun çekilmesi gibi geride derin bir yorgunluk bırakarak dindi. Henüz bu muazzam Kadis mirasını tam olarak nasıl yöneteceğimi, o zihinsel bariyerleri nasıl kalıcı kılacağımı bilmiyordum. Dizlerim titriyor, attığım her adımda dünya ayaklarımın altından kayıyordu.
Hekate, o sadık ve dilsiz gölge, hemen yanımda belirdi. Bembeyaz gözleriyle bana destek olmak ister gibi baktı ama dokunmadı; efendisine olan saygısı, narin koluma girmesine bile engeldi.
"Yorgunsunuz efendim," diye fısıldadı Hekate. "Ruhunuz bu kadar ışığı bir kerede taşıyamaz. Ama yürümelisiniz. Cadılar yolunuzu açacak."
Güçlükle bir adım attım. Porselen beyazı tenim, ay ışığının altında neredeyse şeffaf görünüyordu. Yorgundum, ruhum sanki bin yıllık bir savaştan çıkmış gibi bitkindi ama Alaric’in o görünmez varlığı ve Hekate’nin kadim bilgeliğiyle ayaktaydım. Ormandaki yüzlerce cadı, önümde bir koridor oluşturarak karanlığın içine doğru çekildiler.
Arkamızda bıraktığımız Cyrian ve muhafızları, o görünmez duvarın ardında çaresizce donup kalmışlardı. Biz ise krallığın sınırlarına, annemin sesinin yankılandığı o yasaklı topraklara doğru ilk adımımızı attık.Ormanın derinliklerine doğru her adımımda, bedenimi kaplayan o ağır yorgunluk ruhuma prangalar vuruyordu. Porselen beyazı tenim artık ay ışığından bile daha solgundu; ancak içimdeki o Kadis mirası, yorgunluğun arasından sızan bir kandil gibi yanmaya devam ediyordu. Alaric yanımda görünmez bir duman gibi süzülse de, onun o keskin çam ve fırtına kokusu burnumun ucundaydı. 1.94’lük heybetinin havada yarattığı o vakumu, narin omuzlarımda hissedebiliyordum. O oradaydı; her an beni tutmaya, her an dünyayı önümden çekip almaya hazır bir gölge gibi.
Yürürken zihnimde Vaelora halkının kadim genleri yankılanıyordu. Bu toprakların insanları, doğanın en sert elementlerinden yoğrulmuştu:
Vaelora Erkekleri: Tıpkı Alaric gibi, heybetli cüsseleri ve sarsılmaz iradeleriyle tanınırlardı. Onlar, krallığın **"Kalkanı ve Kılıcı"**ydılar. Duygularını genellikle o sert, kor gibi yanan gözlerinin arkasına saklar, sadakati canlarından üstün tutarlardı. Alaric’in o kontrolsüzleşen görünmezlik gücü, aslında tüm Vaelora erkeklerinin ruhundaki o "pusuda bekleyen avcı" içgüdüsünün en saf haliydi.
Vaelora Kadınları: Onlar ise krallığın **"Ruhu ve Şifası"**ydılar. Narin ve porselen kadar pürüzsüz tenlerinin altında, dünyayı yerinden oynatacak bir zihinsel direnç taşırlardı. Bir Vaelora kadını sadece iyileştirmez, aynı zamanda strateji kurar ve krallığın görünmez bağlarını örerdi. Benim içimdeki o yıkıcı Kadis gücü, Vaelora’nın bu kadim şifacı damarıyla birleştiğinde ortaya çıkan şey, her iki tarafı da korkutan o durdurulamaz fırtınaydı.
Hekate, o bembeyaz ve donuk gözleriyle önümde sessizce süzülürken, bir an duraksadım. Zihinsel bariyerim hala arkamızdaki muhafızları engelliyordu ama enerjim tükenmek üzereydi.
"Neredeyse oradayız efendim," diye fısıldadı Hekate, sesi rüzgarın uğultusuyla yarışarak. "Vaelora’nın kadınları dayanıklıdır, ama bir Kadis’in uyanışı en güçlü bedeni bile tüketir. Alaric’in varlığına tutunun; o sizin bu dünyadaki tek çapanız."
Görünmezliğin içinden gelen o tanıdık, sıcak elin narin belimi hafifçe desteklediğini hissettim. Alaric konuşmuyordu ama varlığıyla "Buradayım, seni bırakmam," diyordu. Onun bu sessiz biati, o koca krallığın tacından çok daha ağır ve değerliydi.
