2. bölüm · Vaelora krallığı 1:Görünmez öfke

2. BÖLÜM: MOR SİSİN GÖLGESİNDE

Masal Uzun

Alaric’in o devasa gölgesi üzerime çöktüğünde, odadaki hava sanki tamamen çekilmişti. Görünmez olup beni izlemesi, her kelimemi, her hakaretimi zihnine birer ok gibi işlemiş olması porselen tenimi buz kesti. Ama korkunun hemen ardından damarlarımda o tanıdık olmayan, hırçın bir sıcaklık yükseldi. Bu adam, Vaelora’nın kralı da olsa, narinliğimi bir zayıflık, öfkemi ise bir eğlence aracı olarak göremezdi.
"İştahını mı kabartıyorum?" dedim, sesimdeki titremeyi bu sefer tamamen yok ederek. "Ben senin sofrandaki bir yemek değilim Alaric!"
Öfkeyle yanımda duran komodine uzandım. Elime gelen ilk şeyi, içi su dolu o ağır cam bardağı kavradım ve tüm gücümle o 1.94'lük devasa göğse doğru fırlattım. Bardak havada süzülürken tek istediğim o alaycı gülümsemeyi yüzünden silmekti.
Ancak bardak Alaric’e çarpmadı.
Onun o kontrolsüz, dumanlı gücü bardağın etrafını bir saniye içinde sardı. Cam bardak Alaric'in göğsüne santimler kala havada asılı kaldı. Ama bir gariplik vardı; bardağı tutan sadece Alaric'in karanlık dumanları değildi. Benim bileğimden fırlayan, o daha önce hiç görmediğim yoğun mor sis, Alaric'in dumanlarıyla havada çarpışıyordu.
Bardak iki gücün arasında titremeye başladı. Alaric’in kor gözleri hayretle genişledi. "Bu... bu imkansız," diye mırıldandı.
O an, bardak daha fazla dayanamadı. Ne Alaric’in karanlığına ne de benim mor sisime boyun eğdi; ikisinin tam ortasında mor bir patlamayla binlerce parçaya ayrıldı. Ama cam kırıkları yere düşmedi. Her bir parça, mor bir sise dönüşerek odanın tavanına doğru yükseldi ve ardından tüm odayı kaplayan yoğun, parıltılı bir sis bulutu oluşturdu.
Alaric, o devasa cüssesiyle bile bu gücün yarattığı dalgalanmadan etkilenmişti. O dumanlı formu, mor sisin içinde bir anlığına tamamen görünür oldu ve ilk kez yüzünde alay değil, saf bir şaşkınlık belirdi.
Ben ise nefes nefese kalmıştım. Porselen beyazı ellerime baktım; parmak uçlarımdan hala ince mor dumanlar tütüyordu. Ben ne yapmıştım? Bu narin eller, nasıl böyle yıkıcı bir güce sebep olabilmişti?
Alaric, havada asılı kalan mor dumanların arasından bana doğru bir adım attı. Bu sefer sesi alaycı değildi; derin, boğuk ve neredeyse ürkütücü bir hayranlıkla doluydu.
"Bunu bir şifacı yapamaz Lyra," dedi, mor sisin aydınlattığı yüzüyle bana tepeden bakarak. "Bunu sadece... benim dengim olan biri yapabilir.”Odanın tavanına yükselen mor sis, meşalelerin ışığını kırarak etrafı rüya gibi ama tekinsiz bir atmosfere boğmuştu. Alaric, az önceki şaşkınlığını çabuk atlattı. O 1.94’lük devasa gövdesiyle üzerime doğru yürüdü. Kaçacak yerim kalmamıştı; sırtım odanın soğuk, taş duvarına çarptığında Alaric de tam önümde bitti.
Görünmez olan elleri, omuzlarımın hemen yanından duvara sertçe yaslandı. Beni kendi karanlık ve dumanlı dünyasına hapsetmişti. O çam ve fırtına kokusu şimdi çok daha baskındı.
"Söyle bana küçük şifacı," dedi, sesi boğazından gelen derin bir hırıltı gibiydi. "Sen gerçekten bir cadı mısın? Az önce o bardağı havada parçalayan, o mor dumanı kusan şey neydi?"
Kor gibi yanan gözleri, porselen beyazı tenimin her zerresini, korkuyla inip kalkan göğsümü ve titreyen dudaklarımı tarıyordu. Şaşkındım, içimde uyanan bu gücün ne olduğunu ben de bilmiyordum ama bir Vaelora kadınıydım. Bizim topraklarımızın kadınları narin görünse de ruhları fırtınalarla yoğrulmuştu. İnatçılık kanımızda vardı.
Çenemi havaya kaldırdım, narin vücudumun titremesini durdurmaya çalışarak doğrudan o yanan gözlere baktım.
"Ne cadısı?" diye haykırdım, sesim duvarda yankılandı. "Sana kaç kere söylemem gerekiyor kral bozuntusu? Ben şifacıyım! Ellerim sadece yaraları sarmayı, otları karıştırmayı bilir. O duman... o duman senin bu lanetli sarayının bir oyunudur belki de! Benden cadı falan çıkmaz."
Alaric’in yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, kirpiklerini bile seçebiliyordum. Normalde cadılardan ve büyüden nefret ettiğini, onları avladığını biliyordum. Ama o an, o kor gözlerde nefretin yerine başka bir şey geçti. Tuhaf, karanlık bir hayranlık... Sanki aradığı o kayıp parçayı, o imkansız gücü karşısındaki bu narin kızda bulmuş gibiydi.
Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. O alaycı ama bu sefer daha yumuşak olan gülümsemesiyle fısıldadı:
"Şifacı, ha?"
Duvara yaslı olan görünmez elini çekti, yavaşça kızıl saçlarımın bir tutamına dokundu. Parmaklarının soğukluğu tenimi ürpertti.
"Hadi bakalım... İnşallah dediğin gibidir Lyra. İnşallah sadece narin bir şifacıdan ibaretsindir," dedi, sesi neredeyse bir dua gibi çıktı. "Çünkü eğer o mor ışık gerçekten senin içindeyse... Vaelora'nın gördüğü en büyük yıkım mı olacaksın, yoksa benim tek kurtuluşum mu, henüz ben bile bilmiyorum."
Beni duvarla kendi arasında bırakıp aniden geri çekildi. O dumanlı formu tekrar dalgalandı ve odanın kapısına doğru yöneldi.Alaric geri çekilip kapıya doğru yöneldiğinde, odadaki o yoğun mor sis yavaş yavaş zemine çökmeye başlamıştı. Görünüşte her şey normale dönüyordu; Alaric’in o devasa silüeti tekrar dalgalandı ve havaya karışarak tamamen yok oldu. Kapının açılıp kapandığını, kilidin tekrar yuvasına oturduğunu duydum.
Yalnız kalmıştım. Ya da ben öyle sanıyordum.
Sırtımı dayadığım soğuk duvardan güç alarak yavaşça yatağa doğru yürüdüm. Ama garip bir his, ensenimdeki tüylerin diken diken olmasına neden oldu. Odanın havası hala o ağır çam ve fırtına kokusuyla yüklüydü. Normalde bir adam odadan çıktığında kokusu da onunla birlikte hafiflerdi, ama bu farklıydı.
Gözlerimi kapattım. Porselen beyazı ellerim hala hafifçe titriyordu. O an, zihnimde tuhaf bir harita belirdi. Gözlerim kapalı olmasına rağmen, odanın sağ köşesindeki pencerenin önünde bir yoğunluk, bir enerji dalgalanması hissediyordum. Orada hiçbir şey görünmüyordu, ışık hüzmeleri boşluktan geçip gidiyordu ama ben... ben orada birinin dikildiğini biliyordum.
"Gitmene rağmen neden hala buradasın?" diye mırıldandım, sesim boş odada yankılandı.
Kendi sesimden bile korkmuştum. Alaric’in görünmezlik gücü kusursuzdu; Vaelora’nın en usta avcıları bile onu fark edemezdi. Ama ben, sanki içimdeki o yeni uyanan mor ışık onun karanlığına bir kanca atmış gibi, onun her hareketini hissedebiliyordum.
Başımı pencereye doğru çevirdim. Tam orada, hiçbir şeyin olmadığı o boşlukta, havanın hafifçe büküldüğünü, Alaric’in 1.94’lük cüssesinin yarattığı o ağırlığı sezebiliyordum.
"Beni izlemeyi bırak Alaric," dedim, bu sefer daha kararlı bir sesle. "Görünmez olman, burada olmadığını göstermez. Seni hissedebiliyorum. Kalbinin atışını, o huzursuz nefesini... Hepsini duyuyorum."
Odanın ortasında aniden bir rüzgar esti. Alaric’in dumanlı formu, tam da hissettiğim o noktada, pencerenin önünde yavaşça şekillenmeye başladı. Kor gibi yanan gözlerinde bu sefer alay yoktu; yerini derin, karanlık bir şaşkınlık ve korkuyla karışık bir hayranlık almıştı.
"Nasıl?" diye sordu Alaric, sesi bir fısıltı gibi ama gök gürültüsü kadar etkiliydi. "Hiç kimse, hiçbir canlı ben istemediğim sürece yerimi saptayamazdı. Sen... sen beni nasıl görüyorsun Lyra?"
O narin görüntümün altındaki o inatçı ruh, bu sefer zafer kazanmışçasına parladı. "Görmüyorum Alaric," dedim, ona doğru bir adım atarak. "Hissediyorum. Sanki o mor ışık beni sana bağlamış gibi. Kaçsan da, saklansan da... artık benden gizlenemezsin.”Alaric’in görünmezlik maskesi, narin bir şifacı sandığı kızın karşısında ilk kez bu kadar net bir şekilde düşmüştü. O devasa, 1.94’lük gölgesi pencerenin önünde tekrar somutlaştığında, odayı kaplayan o ağır çam ve fırtına kokusu adeta genzimi yakıyordu. Kor gibi yanan gözleri, porselen beyazı tenimin üzerinde, sanki tenimi delip ruhuma sızmak ister gibi geziniyordu.
"Beni hissedebiliyorsun..." diye mırıldandı, sesi bir gök gürültüsünün uzaklardaki yankısı gibi derinden geliyordu. "Vaelora'nın en usta cellatları bile ben istemeden varlığımı sezemezken, sen... Sen sadece bir nefes uzağımda olduğumu biliyorsun."
Yavaşça bana doğru yürüdü. Her adımında o dumanlı formu hafifçe dalgalanıyor, zırhının metalik parıltısı meşale ışığında tekinsizce parlıyordu. Aramızdaki o devasa boy farkına rağmen geri adım atmadım. Porselen kadar narin görünen vücudumun içindeki o inatçı Vaelora kadını, bu baskı karşısında daha da dikleşti.
Alaric tam önümde durdu. Bir elini kaldırıp narin çenemi parmaklarının arasına aldı; dokunuşu buz gibiydi ama tenimi yakan tuhaf bir elektrik akımı taşıyordu. Dudaklarının kenarında o meşhur, sinir bozucu ve alaycı gülümseme belirdi.
"Söyle bana küçük şifacı," dedi, sesi alayla ama gizleyemediği bir hayranlıkla kısıldı. "Sen gerçekten ne olduğunu sanıyorsun? Sadece otlarla yara saran, narin bir çiçek mi? Yoksa o mor ışığın arkasında, krallığımı yerle bir edebilecek o aşağılık cadılardan biri mi saklı?"
Gözlerinin içine, o yanan korlara korkusuzca baktım. Elinin baskısı altındaki çenem titretse de sesim sabitti.
"Benim ne olduğumun bir önemi yok Alaric," dedim, ismini bir meydan okuma gibi vurgulayarak. "Ama senin ne olduğun çok açık. Sen, görünmezliğin arkasına saklanan, narin bir kızın bakışlarından bile korkan bir 'kral bozuntusu'sun. Eğer cadılardan bu kadar nefret ediyorsan, neden şu an dokunurken elin titremiyor?"
Alaric’in gülümsemesi derinleşti, gözlerindeki o karanlık çekim daha da belirginleşti. Cadıları avlayan bu adamın, içindeki o bastırılmış hayranlık ilk kez yüzeye çıkıyordu.
"Hadi bakalım... İnşallah dediğin gibidir Lyra," diye fısıldadı, yüzü yüzüme bir santim kalana kadar eğilerek. "İnşallah sadece narin bir şifacı çıkarsın. Çünkü eğer o mor ışık gerçekten bir cadı olduğunun kanıtıysa... Seni yok etmek yerine kendime saklamak zorunda kalacağım. Ve inan bana, bir kralın adanmışlığı, bir zindandan çok daha dar bir kafestir."
Tam o sırada kapı sertçe çalındı. Elora’nın sesi dışarıdan duyuldu:
"Kralım! Akşam yemeği hazır ve Kaelen rapor vermek için sizi bekliyor. Lyra’yı getirmemi ister misiniz?"
Alaric, bakışlarını benden ayırmadan kapıya doğru gürledi:
"Dokunma ona Elora! Onu ben getireceğim. Kimsenin bu narin şifacının yanına yaklaşmasına izin vermiyorum.”Sarayın devasa yemek salonunda hava, dışarıdaki fırtınadan daha ağırdı. Alaric, masanın başında o 1.94'lük heybetiyle adeta bir gölge dağı gibi oturuyordu. Tam karşısında, porselen beyazı tenim ve hırçın kızıl saçlarımla (görseldeki o narin ama dik duruşumla) ben vardım.
Masanın diğer ucunda ise tam bir zıtlıklar dengesi hakimdi. Kaelen, o devasa cüssesine ve Zihin Kalkanı gücüne rağmen, yanındaki Elora’ya adeta tapar gibi bakıyordu. Elora, Kaelen’ın tabağına küçük bir et parçası bırakırken, Kaelen ona minnettar bir kedi gibi gülümsedi. Vaelora’nın o meşhur "hanımcı" erkeklerinden biri olduğu her halinden belliydi.
Ancak Alaric’in kor gibi yanan gözleri benim üzerime dikildiğinde, masadaki o yumuşak hava bıçakla kesilmiş gibi dağıldı.
"Yemeğini yemiyorsun, küçük şifacı," dedi Alaric. Sesi, şarap kadehlerini titretecek kadar derinden geliyordu. Alayı ve hayranlığı yine o tehlikeli dengeyi kurmuştu. "Yoksa bu narin bedenin, krallığımın sunduğu bu nimetleri beğenmiyor mu?"
"Benim iştahımı kaçıran yemekler değil Alaric," dedim, çatalımı tabağına sertçe bırakarak. "Beni kilitli kapılar ardında tutup, sonra hiçbir şey olmamış gibi karşına oturtan bu kibirin."
Alaric aniden ayağa kalktı. O devasa cüssesi masanın üzerine bir gölge gibi düştü. Kaelen ve Elora anında ciddileşti; Kaelen’ın zihin kalkanı görünmez bir dalga gibi etrafımızı sardı ama Alaric’in öfkesi kalkan falan dinlemiyordu.
"Bana bak Lyra!" diye gürledi Alaric. "O bardağı havada parçalayan, beni görünmezken bile bulan o şeyi bir daha görmek istiyorum. Bana gücünü göster!"
Şokla kalakaldım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu.
"Ne gücünden bahsediyorsun sen?" diye bağırdım, sesim titreyerek. "Sana binlerce kez söyledim! Ben şifacıyım! Ellerim sadece otları karıştırmayı, yaraları temizlemeyi bilir. O mor ışık mı? O bardağın patlaması mı? Hepsi senin bu lanetli sarayının bana oynadığı bir oyun! Ben bir cadı değilim, anlıyor musun? Hiçbir gücüm yok!"
Gözlerim dolmuştu ama inatla yaşların akmasına izin vermiyordum. Porselen kadar beyaz ellerimi masanın üzerine vurdum. "Benden imkansızı istemeyi bırak! Ben sadece özgürlüğümü isteyen sıradan bir kadınım."
Alaric, o korkusuz ve inatçı halime bakarken bir anlığına duraksadı. Gözlerindeki öfke, yerini yine o karanlık, hayranlık dolu boşluğa bıraktı. Benim gerçekten bir şey bilmediğime mi inanıyordu, yoksa bu inadım onu daha mı çok cezbediyordu, emin olamıyordum.Alaric’in masanın üzerindeki o devasa gölgesi ve "Bana gücünü göster!" diyen gürlemesi, yemek salonundaki tüm şamdanların alevlerini korkuyla titretmişti. Gözlerimdeki yaşlar öfkemle yarışırken, porselen beyazı ellerimi masaya daha sert bastırdım. "Gücüm falan yok!" diye haykırışım boş duvarlarda yankılandı.
O an, sessizliği Elora’nın kararlı sesi böldü.
Elora (görseldeki o sert ve tavizsiz haliyle) oturduğu yerden yavaşça kalktı. Kaelen’ın endişeli bakışlarını, o meşhur Zihin Kalkanı’nı bile delip geçen bir soğukkanlılıkla Alaric’e döndü. Elora, Lyra’nın sadece en yakın arkadaşı değil, onun bu narin görüntüsünün arkasındaki asıl koruyucu kalkandı.
"Kralım, yeter," dedi Elora. Sesi bir emir değil, ama reddedilemeyecek kadar keskin bir uyarıydı. "Onu bu şekilde zorlamanız size ne istediğiniz gücü verir ne de o mor ışığı. Sadece nefretini besliyorsunuz. Bir kadının kalbindeki nefret, krallığınızdaki tüm cadılardan daha tehlikelidir."
Alaric’in kor gibi yanan gözleri Elora’ya döndü. Dumanlı formu öfkeden hafifçe dalgalandı ama Elora geri adım atmadı. O, Alaric’in bile çekindiği o nadir kişilerden biriydi.
"Baskı," diye devam etti Elora, yanıma gelip narin omzuma elini koyarak. "Sadece camı kırar Kralım. Eğer içindekini görmek istiyorsanız, önce onun kırılmasına izin vermemelisiniz."
Alaric, dişlerini sıkarak bir an duraksadı. Bakışlarını benden çekip Elora’nın o meydan okuyan yüzüne dikti. Salondaki gerilim o kadar yüksekti ki, Kaelen bile yerinde huzursuzca kıpırdandı; hanımcı ruhu, Elora’nın bu cesareti karşısında hem hayranlık duyuyor hem de kralın tepkisinden korkuyordu.
"Götür onu Elora," dedi Alaric sonunda, sesi boğuk ve hırıltılıydı. "Gözümün önünden çek onu. Ama şunu unutma; o narin elin altındaki o gücü ben hissettim. Ve ben... hissettiğim hiçbir şeyi yarım bırakmam."
Elora, Alaric’in bu sözlerine cevap vermedi. Elimi sıkıca kavradı ve beni o buz kesmiş masadan uzaklaştırdı. Salondan çıkarken arkama bakmadım ama Alaric’in o devasa, 1.94’lük gölgesinin hala üzerimde olduğunu, o ağır çam kokusunun peşimden geldiğini hissedebiliyordum.
Elora beni koridorun sonundaki sessiz bir köşeye çektiğinde, porselen tenime nihayet bir sıcaklık geldi.
"İyi misin?" diye fısıldadı Elora, sesi bu sefer şefkatliydi. "Sana ne yaptı Lyra? O mor ışık... neydi o?"
"Bilmiyorum Elora," dedim, hıçkırıklarımı tutmaya çalışarak. "Gerçekten bilmiyorum. Sadece korkuyorum.”Yemek salonunun o boğucu havasından uzaklaşıp loş koridora çıktığımızda, Elora’nın (görseldeki o korumacı haliyle) elimi sımsıkı tutuşu biraz olsun nefes almamı sağladı. Porselen beyazı tenim, soğuk taş duvarların gölgesinde iyice solgun duruyordu. Elora beni köşedeki kuytu bir girintiye çektiğinde, hıçkırıklarımı bastırıp hırçın kızıl saçlarımı yüzümden çektim.
"İyi misin?" diye fısıldadı Elora. Sesi, az önceki o sert savaşçı edasından uzak, şefkat doluydu. "Sana ne yaptı Lyra? O mor ışık... o bardağın patlaması... neydi o?"
"Bilmiyorum Elora," dedim, sesim titreyerek. "Gerçekten bilmiyorum. Sadece içimde bir yerlerde bir şeylerin kırıldığını, sonra da o parçaların kor gibi yandığını hissediyorum. Ama ben bir cadı değilim, biliyorsun. Ben sadece şifacıyım."
Elora tam cevap verecekken, ensemdeki tüyler bir kez daha diken diken oldu. O tanıdık, ağır çam ve fırtına kokusu... Salonun kapıları kapalıydı, koridor boştu ama o koku buradaydı. Havada asılı kalan bir ağırlık, görünmez bir devin nefesi gibi ensemde dolaşıyordu.
Alaric. Gitmemişti.
O devasa, 1.94’lük cüssesiyle görünmezliğin arkasına saklanmış, bizi bir avcı gibi takip etmişti. Elora’yla olan bu savunmasız anımı, korkularımı ve itiraflarımı bir gölge gibi izliyordu. İçimdeki o tanımlayamadığım mor sızı, onun varlığına çarptığında bir kıvılcım gibi parladı.
Elora’nın omzunun üzerinden, hiçbir şeyin olmadığı o boşluğa, tam o koku dalgasının merkezine diktim gözlerimi.
"Çık dışarı Alaric!" diye bağırdım. Sesim koridorda bir kamçı gibi şakladı. "Orada olduğunu biliyorum! Gizlenmeyi bırak ve karşıma çık!"
Elora şokla yerinden sıçradı, hançerine davranarak boşluğa baktı. "Lyra? Ne diyorsun? Kimse yok burada..."
Ama tam o saniyede, boşluğun ortasında hava bükülmeye başladı. Alaric’in o dumanlı, yarı şeffaf formu yavaşça katılaştı. Kor gibi yanan gözleri şaşkınlıkla irileşmişti. O meşhur, sarsılmaz maskesi bu sefer tamamen paramparçaydı.
"Beni... beni yine mi hissettin?" dedi Alaric. Sesi, bir fısıltıdan çok bir itiraftı. O devasa adımlarıyla bize doğru yaklaştı. "Bu imkansız Lyra. Görünmezliğim bir zırhtır, kimse o zırhın arkasını göremez."
"Ben görmüyorum Alaric," dedim, Elora’nın elini bırakıp bir adım öne çıkarak. Porselen tenimdeki damarların hafifçe morardığını hissedebiliyordum ama umurumda değildi. "Ben seni sadece hissediyorum. O karanlığını, o öfkeni ve... ve şu an içindeki o tuhaf korkuyu hissedebiliyorum. Beni bir eşya gibi izlemeyi bırak!"
Alaric, tam önümde durdu. O 1.94’lük boyuyla üzerime çökerken, bu sefer alay etmiyordu. Bakışlarında ilk kez saf bir dehşet ve dizginlenemez bir hayranlık vardı.
"Sen sadece bir şifacı değilsin," diye mırıldandı, elini titreyerek yanağıma doğru uzatıp dokunmadan durarak. "Sen benim en büyük kabusum ya da tek sığınağımsın. Ve ben hangisi olduğunu öğrenene kadar senden bir saniye bile ayrılmayacağım.”Alaric’in kor gibi yanan gözlerinde o ana kadar hiç görmediğim bir kararlılık parladı. Şaşkınlığı yerini sarsılmaz, karanlık bir sahiplenmeye bırakmıştı. Elora hançerini sıkıca kavramış, araya girmek için bir hamle yapmaya hazırlanıyordu ki Alaric’in devasa gölgesi üzerimize bir çığ gibi düştü.
“Eğer beni bu kadar iyi hissedebiliyorsan Lyra,” dedi, sesi koridordaki taş duvarlarda yankılanan boğuk bir gürlemeydi. “O zaman bu geceyi benim odamda, bizzat benim korumam altında geçireceksin. Bakalım o mor ışık, uykunda da beni bulabilecek mi?”
Daha ne olduğunu anlayamadan, Alaric o 1.94’lük heybetiyle eğildi ve beni narin belimden kavrayıp tek hamlede kucağına aldı. Porselen beyazı tenim, onun sert ve soğuk zırhına çarptığında nefesim kesildi. Hırçın kızıl saçlarım) onun siyah pelerinine döküldü.
“Bırak beni! Kral bozuntusu, indir hemen!” diye haykırdım, yumruklarımı o çelik gibi sert göğsüne vurarak. Ama nafileydi; bir devin kucağındaki bir kuş gibi çaresiz kalmıştım.
“Kralım! Bu yaptığınız delilik!” diye bağırdı Elora, bir adım öne çıkarak. Gözleri öfkeden çakmak çakmaktı. “O narin bir kız, bir savaşçı değil! Onu kendi karanlığınızın içine hapsedemezsiniz!”
Alaric durdu, başını hafifçe yana çevirerek Elora’ya o buz gibi bakışlarından birini fırlattı. “O narin kız, az önce görünmezliğimi bir kağıt parçası gibi yırttı Komutan Elora. Artık kimin korumaya muhtaç olduğunu ben de bilmiyorum. Şimdi çekil yolumdan.”
Elora, Kaelen’ın elini omzunda hissettiğinde durmak zorunda kaldı. Kaelen, o sadık ve hanımcı haliyle Elora’yı sakinleştirmeye çalışsa da gözlerindeki endişe Alaric’in bu ani kararına karşıydı.
Alaric, beni kucağında sanki hiç ağırlığım yokmuş gibi taşıyarak sarayın en üst kulesine, kendi özel odasına doğru yürümeye başladı. Koridorlar geçtikçe o ağır çam ve fırtına kokusu etrafımı daha sıkı sarmaladı. Göğsüne yaslı olduğum için kalbinin o hızlı, düzensiz ve hırçın atışlarını duyabiliyordum.
Kendi odasının o devasa meşe kapısını ayağıyla iterek açtı ve içeri girdiğimizde kapı arkamızdan kendiliğinden kapandı. Beni yavaşça, ipek örtülü geniş yatağın üzerine bıraktı ama geri çekilmedi. Elleri iki yanımda yatağa dayalıyken, o devasa cüssesiyle üzerime eğildi.
“Buradasın,” diye fısıldadı, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki kor gözlerinin içindeki o karanlık fırtınayı görebiliyordum. “Ve bu gece, o mor ışığın sırrını beraber çözeceğiz. İster şifacı ol, ister cadı... artık benim gölgemden kaçamazsın.”Alaric’in o devasa odasında, ipek örtülerin arasında uzanırken dışarıdaki fırtınanın uğultusu duvarlarda yankılanıyordu. Alaric, odanın uzak bir köşesinde, zırhının metalik parçalarını bir kenara bırakmış, dumanlı formuyla karanlığın içinde bir gölge gibi dikiliyordu. Yorulmuştum; porselen beyazı tenim solgun, zihnim ise o mor ışığın ağırlığıyla darmadağındı. Gözlerim istemsizce kapandı.
Ancak uyku, beklediğim huzuru getirmedi.
Kabuslar, zihnimin derinliklerinden birer kara yılan gibi süzülüp geldi. Rüyamda devasa, mor bir sarmaşığın tüm krallığı sardığını, Elora’nın (görseldeki o sert bakışlarıyla) bana ulaşmaya çalışırken dumanlar içinde kaybolduğunu görüyordum. Kaelen’ın zihin kalkanı parçalanıyor, Alaric ise görünmezliğinin içinde tamamen yok olup gidiyordu. "Ben cadı değilim!" diye haykırıyordum rüyamda ama sesim çıkmıyordu.
O an, gerçek dünyada tuhaf bir şeyler olmaya başladı.
Uykumda acıyla kıvranırken, ellerimden ve göğsümden çıkan o yoğun mor sis, odayı bir sis bulutu gibi kapladı. Gücüm, ben bilincimi yitirmişken dizginlerinden boşanmıştı. Odanın ortasındaki ağır meşe masa gıcırdayarak yerden yükseldi. Gümüş kadehler, Alaric’in fırlatıp attığı zırh parçaları ve ağır şamdanlar havada kontrolsüzce dönmeye başladı. Her biri mor bir aura ile parlıyordu.
Alaric, gürültüyle yerinden sıçradı. "Lyra!" diye kükredi ama sesi mor sisin içinde boğuluyordu.
Gözlerim hala kapalıydı ama acıyla inliyordum. Havada dönen ağır bir şamdan, tam Alaric’in başına çarpmak üzereyken, Alaric o 1.94’lük gövdesiyle yatağa doğru atıldı. Görünmezlik gücü, benim kontrolsüz mor ışığımla çarpıştığında odada küçük şimşekler çaktı.
Alaric, yatağa çıkıp beni o narin omuzlarımdan kavradı. "Uyan Lyra! Kendine gel!"
Ama uyanamıyordum. Mor sis, Alaric’in dumanlı formunu itmeye, onu benden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Alaric, bir an duraksadı; cadılardan nefret eden o adam, şimdi kucağında dünyayı yakabilecek bir güç taşıyan kadına bakıyordu. Hiç düşünmeden, o devasa kollarını narin bedenime doladı. Beni göğsüne bastırdı, başımı o çam ve fırtına kokulu boynuna gömdü.
"Şşşt... Buradayım. Güvendesin," diye fısıldadı, sesi ilk kez bu kadar yumuşak ve titrekti. "Bırak o ışığı... Bana odaklan."
Onun sıcaklığı ve o sarsılmaz cüssesi, kabuslarımın üzerine bir kalkan gibi gerildi. Alaric bana sıkıca sarıldığında, havada dönen eşyalar büyük bir gürültüyle yere çakıldı. Mor sis, onun dumanlı tenine temas ettiği an yavaşça sönmeye başladı. Nefes alışverişim düzene girerken, Alaric beni bırakmadı. Aksine, sanki bu narin kıza sarılmak, onun kendi içindeki o hırçın fırtınayı da dindirmişti.
Gözlerimi hafifçe araladığımda, porselen beyazı ellerimin onun karanlık gömleğine sımsıkı tutunduğunu gördüm. Başımı kaldırıp o kor gözlere baktığımda, orada ne alay vardı ne de nefret... Sadece derin, sarsıcı bir adanmışlık.Gözlerimi yavaşça araladığımda, odadaki o kaotik mor sisin yerini loş bir sessizliğe bıraktığını gördüm. Havada uçuşan eşyalar yerlere saçılmış, şamdanlar devrilmişti. Ama en sarsıcı olanı, sırtımda hissettiğim o devasa sıcaklıktı. Alaric’in o 1.94’lük gövdesi, narin bedenimi tamamen sarmalamış, beni göğsüne hapsetmişti. O ağır çam ve fırtına kokusu şu an her zamankinden daha yakındı.
Neler olduğunu fark ettiğim an, porselen beyazı ellerimi onun sert göğsüne yaslayıp geri çekilmeye çalıştım. Kalbim bir kuşun kanat çırpışı gibi hızla atıyordu.
"Bırak beni!" diye fısıldadım, sesim hala uykunun ve korkunun etkisiyle titriyordu. "Ne yapıyorsun sen? Ne hakla bana dokunursun?"
Ama Alaric, o devasa kollarını gevşetmedi. Aksine, beni daha sıkı kavradı ve başını kızıl saçlarımın arasına, boynumun kenarına gömdü. Onun bu savunmasız hali, o her zamanki alaycı kral maskesinin tamamen düştüğünü gösteriyordu.
"Dur, küçük şifacı," dedi Alaric, sesi boğuk ve hırıltılıydı. "Sadece bu şekilde sakinleşiyorsun. Az önce bu odayı yerle bir ediyordun. Eğer seni bırakırsam, o kontrol edemediğin... her neyse o şey, seni de beni de kül edecek."
"Saçmalama!" dedim, hala ondan kurtulmaya çalışarak. "Benim yaptığım bir şey yok! Senin bu sarayın lanetli, anlıyor musun? Eşyalar kendi kendine hareket ediyor, duvarlar üzerime geliyor. Ben sadece bir şifacıyım! Ellerim sadece yaraları sarmayı bilir, yıkmayı değil!"
Hala bir cadı olduğuma dair en ufak bir ihtimali bile kabul etmiyordum. Bu olanlar, Alaric’in o tekinsiz varlığının ya da bu karanlık kalenin bana oynadığı bir oyundu. Bir şifacı, nasıl olur da koca bir masayı havaya kaldırabilirdi ki?
Alaric derin bir nefes aldı. Tenimin üzerindeki sıcaklığı, narin omuzlarımdaki baskısı gitgide daha yoğun bir hal alıyordu. "Hala inkar ediyorsun," diye mırıldandı, sesi bu sefer alaydan çok uzak, tuhaf bir kabullenişle doluydu. "Ama o mor ışığın bana dokunduğunda yarattığı o huzur... O yalan söylemiyor Lyra. Senin narinliğin, benim karanlığımı dindirebilen tek şey."
Onun bu beklenmedik itirafı karşısında donakaldım. Bir kralın, cadı avcısı bir canavarın, narin bir şifacıya bu kadar muhtaç olması... İçimdeki o inatçı Vaelora kadını bir anlığına sustu. Ama yine de geri adım atmadım.
"Eğer beni korumak istiyorsan," dedim, sesimdeki öfkeyi korumaya çalışarak. "Bunu bana zorla sarılarak değil, bana saygı duyarak ve beni özgür bırakarak yapmalısın. Senin koruman, benim için bir zindandan farksız."
Alaric, yavaşça başını kaldırdı. Kor gibi yanan gözleri, porselen tenimde birer mühür gibi gezindi. "Özgürlük mü?" diye mırıldandı. "Vaelora'nın erkekleri adanır demiştin Lyra. Ve bir kral adandığında, sevdiği kadının özgürlüğü, onun gölgesinin bittiği yerde başlar.”