19. bölüm · Vaelora krallığı 1:Görünmez öfke
18. BÖLÜM: KARANLIK TAÇ
Banyonun o yumuşak, lavanta kokulu buharından çıktığımızda Vesta’nın tüyleri daha önce hiç görmediğim bir parlaklığa bürünmüştü. Her bir teli saf gümüşten çekilmiş gibi ışıldıyor, o her zamanki haylaz ruhuna mistik bir asalet katıyordu. Vesta bu yeni halinden o kadar memnundu ki, Alaric’in o 1.94’lük devasa omzuna kurulup aynada kendisine bakmaya doyamıyordu.
"Bak dev adam, artık sadece bir sincap değilim, ben bir gümüş şimşeğim!" diye cıvıldadı Vesta, gümüş çanını andıran sesiyle.
Moralim hâlâ tam düzelmemişti, annemin o fısıltısı ve kaçamadığım gerçeği porselen tenimdeki mor damarları sızlatıyordu. "Siz gidin," dedim Alaric’e, sesim mermer koridorlarda soğuk bir rüzgar gibi yankılanarak. "Ben biraz yalnız kalmak istiyorum."
Alaric, kor gibi yanan gözleriyle mülkiyetçi bir tavırla bana baktı, meşhur çam ve fırtına kokusu endişeyle ağırlaştı ama itiraz etmedi. Vesta’yı da yanına alarak büyük salona doğru ilerledi.
Kendi odama girdiğimde ağır ahşap kapıyı arkamdan kapattım. Ama bir terslik vardı. Odanın havası Kadis’in o meşhur mor ateşiyle değil, zifiri bir karanlıkla ağırlaşmıştı. Yatağımın tam ortasında, sanki oraya bir hayalet tarafından bırakılmış gibi duran simsiyah bir taç vardı.
Bu taç, rüyalarımda gördüğüm, sudaki yansımamda başımda parlayan o uğursuz kraliçe tacının aynısıydı. Simsiyah pırlantalar ve keskin metalik uçlarla bezenmişti. Porselen beyazı ellerim titreyerek taca uzandı. Bir tür büyü, bir zorunluluk beni ona itiyordu. Tedirginlikle, sanki kendi sonumu hazırlıyormuşum gibi tacı başıma yerleştirdim.
Taç saçlarıma dokunduğu an, dünya etrafımda dönmeye başladı.
"Aaagh!" diye bir çığlık koptu boğazımdan ama oda sessizliğe gömülmüştü.
Taç, porselen tenime binlerce iğne batırıyormuş gibi bir acı yaydı. Porselen tenimdeki mor damarlar bir anda karararak simsiyah bir renge büründü. Acı o kadar şiddetliydi ki, 1.94'lük Alaric'in bile dindiremeyeceği bir fırtına beynimin içinde patlıyordu. Dizlerimin bağı çözüldü, o yumuşak halının üzerine değil, sert zemine diz çöktüm.
Odada tektim. Acı içindeydim. Porselen ellerimle başımdaki tacı çıkarmaya çalıştım ama taç artık etimin bir parçası olmuştu. Gözlerimden yaşlar süzülürken, Kadis’in karanlık tarafı ruhumu ele geçirmeye başladı.Acı, porselen tenimdeki her bir çatlağa sızan erimiş kurşun gibiydi. Simsiyah tacın sivri uçları zihnime daldıkça, ruhumdaki o hırçın mor ateş kararmaya, zifiri bir karanlığa dönüşmeye başladı. Porselen beyazı ellerimle başımdaki o lanetli metali söküp atmaya çalıştım ama taç artık kafatasımla birleşmiş gibiydi.
Sonunda, içimdeki o dayanılmaz ızdırap dizginlenemez bir feryada dönüştü.
"AAAAAAAGGGHH!"
Bu çığlık, sadece odanın duvarlarını değil, Vaelora Sarayı’nın en derin mahzenlerinden en yüksek kulelerine kadar her taşı titretti. O kadar güçlü ve hırçın bir ses yükseldi ki, rüzgar bir anlığına durdu.
Saniyeler içinde odanın ağır ahşap kapısı, Alaric’in o 1.94’lük devasa cüssesinin darbesiyle menteşelerinden fırlayarak içeriye savruldu. İçeriye ilk giren, kor gibi yanan gözlerinde saf dehşet taşıyan Alaric’ti. Hemen arkasında gümüş tüyleri korkudan kabarmış Vesta, sarsılmaz bir kararlılıkla asasını yere vuran Bilge Cadı Hekate ve sarayın diğer önemli figürü Elora belirdi.
Beni gördüklerinde hepsi donup kaldı.
Porselen beyazı elbisemle yerde diz çökmüş, porselen tenimdeki damarların kömür karasına dönüştüğü ve başımdaki o uğursuz siyah taçla can çekişen bir kraliçe gibiydim. Meşhur lavanta ve mor ateş kokum, yerini yanık metal ve kadim bir karanlığın kokusuna bırakmıştı.
"Lyra!" diye kükredi Alaric. Meşhur çam ve fırtına kokusu odayı anında sardı; yanıma atılıp beni omuzlarımdan kavradı ama elleri porselen tenime değer değmez simsiyah bir elektrik akımıyla geri savruldu. "Bu... Bu da ne? Dokunamıyorum bile!"
Vesta, gümüş bir şimşek gibi ileri atılıp hemen yanımda durdu. Gümüş çanını andıran sesi bu kez bir ağıt gibiydi. "Anne! Ne yaptın kendine? O çirkin şeyi hemen çıkar, bak tüylerim dik dik oldu!"
Hekate, asasını aramıza bir barikat gibi dikerek ileri bir adım attı. Gözleri tacın üzerindeki siyah pırlantalara kilitlenmişti. "Bu Kadis’in Unutulmuş Tacı... Kehanetteki son kurbanını seçmiş," dedi, sesi bir mezar sessizliği kadar soğuk çıkarak. "Alaric, geri dur! Onun etrafındaki bu karanlık aura seni küle çevirir!"
Ben ise sadece acıyla inleyebiliyordum. Gözlerimden süzülen yaşlar porselen yanaklarımda siyah izler bırakıyordu. Alaric, mülkiyetçi bir hırsla ve çaresizlikle dişlerini sıkarak tekrar atılmaya çalıştı. "Onu öylece bırakmamı mı bekliyorsun Hekate? O benim!”Odanın içindeki o ağır, zifiri karanlık yavaş yavaş çekilmeye başlarken, kulakları sağır eden çığlığım yerini bitkin bir iniltiye bıraktı. Porselen tenimdeki kömür karası damarlar, sanki bir zehri geri kusuyormuşçasına yeniden o hırçın mor ışığıyla parlamaya başladı. Başımı zonklatan o korkunç acı, yerini damarlarımda akan devasa bir güce, Kadis’in en saf enerjisine bıraktı.
Hekate, asasını sıkıca kavrayarak bir adım geri attı; bilge gözleri şaşkınlık ve dehşetle genişlemişti. "Bu... Bu imkansız," diye fısıldadı, sesi ilk kez bu kadar titreyerek. "Bu taç gerçek! Kadis’in kadim efsanelerinde anlatılan, asırlarca gerçek sahibini arayan o taç..."
Alaric, o 1.94’lük devasa cüssesiyle, kor gibi yanan gözlerinde sarsılmaz bir endişeyle yanıma atılmak için bekliyordu. Meşhur çam ve fırtına kokusu, lavanta kokumla yeniden harmanlanmaya başlamıştı.
Hekate konuşmasına devam ederken sesi odada bir kanun gibi yankılandı: "Bu taç, en güçlü kraliçe olabilecek kişiyi bulana kadar dokunduğu her ruhu yakıp yıkar, o insanı acı içinde öldürürdü. Ama sen... Sen ölmedin Lyra. Sen o karanlığı dize getirdin. Sen gerçekten de Kadis’in gelmiş geçmiş en güçlü kraliçesisin."
Tam o anda, başıma bir pençe gibi kenetlenen o simsiyah taç, sanki bir canlıymışçasına gevşedi. Metalin tenimden ayrılışını hissettim. Taç, porselen beyazı ellerimin önüne, mermer zemine büyük bir gürültüyle kendiliğinden düştü. Artık o korkutucu karanlık yaymıyordu; sadece orada, sahibini kabul etmiş uysal bir kurban gibi duruyordu.
Vesta, gümüş tüyleri hâlâ dik dik olmuş bir halde, Alaric’in omzundan aşağı süzüldü. Gümüş çanını andıran sesiyle yavaşça yanıma yaklaştı. "Anne? İyi misin? O çirkin metal canavar seni yiyemedi, değil mi?" dedi, minik patileriyle elime dokunarak.
Alaric, Hekate’nin sözleriyle sarsılmış bir halde yanıma diz çöktü. Porselen beyazı ellerimi avuçlarının içine aldı; bu kez o simsiyah elektrik akımı yoktu, sadece birbirine kenetlenen iki yorgun ruhun sıcaklığı vardı. "En güçlü kraliçe..." diye mırıldandı Alaric, mülkiyetçi ve hayranlık dolu bir bakışla. "Seni koruyacağımı sanıyordum ama sen, koruduğum her şeyden daha büyük bir güce dönüştün.”Odanın içindeki o ağır ve kasvetli hava, yerdeki simsiyah tacın uysallaşmasıyla bir anda dağıldı. Porselen beyazı ellerimdeki titreme dinerken, damarlarımda akan o devasa Kadis gücü vücuduma yayılıp yerini tatlı bir yorgunluğa bıraktı. Alaric, o 1.94’lük sarsılmaz heybetiyle yanımda diz çökmüş, kor gibi yanan gözlerinde hem derin bir hayranlık hem de mülkiyetçi bir endişeyle bana bakıyordu.
Ancak ortamın ciddiyetini bozan, her zamanki gibi gümüş tüyleriyle ışıldayan Vesta oldu.
Vesta, mermer zeminde duran, az önce beni neredeyse yok edecek olan o korkunç siyah taca doğru sinsi adımlarla yaklaştı. Gümüş çanını andıran sesiyle bir "cik" sesi çıkardı ve hiç tereddüt etmeden tacın tam ortasındaki o boşluğa, sanki kendisi için yapılmış lüks bir yuvaymış gibi kuruldu!
"Anne! Bak, tam bana göre!" diye cıvıldadı Vesta, patilerini tacın keskin uçlarına yaslayarak. "Madem bu en güçlü kraliçe tacı, artık burası benim yeni tahtım! Dev adam, artık bana 'Küçük Gümüş Kraliçe' diyeceksin. Mal mısın neden bakıyorsun öyle? Getir oradan bir iki fındık, tahtımda ziyafet çekeyim!"
Hekate, asasını yere vurup bu manzara karşısında hafifçe gülümsedi. "Görünüşe göre Kadis’in en karanlık yadigarı bile bu haylazın elinde bir oyuncağa dönüştü," dedi, sesi salonun duvarlarında bilge bir tınıyla yankılanarak.
Alaric, Vesta’nın bu cüretkar tavrına karşı başını iki yana salladı ama bakışları hâlâ benim üzerimdeydi. Meşhur çam ve fırtına kokusu, lavanta kokumla birleşerek beni sarıp sarmalıyordu. Porselen beyazı ellerimi avuçlarının içine alıp nazikçe sıktı. "Kraliçe sensin Lyra," diye fısıldadı, sesi bir fırtınanın en güvenli limanı kadar derinden gelerek. "Vesta sadece senin gölgende hüküm sürüyor. Ama bu güç... Bu güç artık senin bir parçan."
Vesta tacın içinden doğrulup bir pati attı. "Hadi ama! Dramatik konuşmaları bırakın da kutlama yapalım! Anne, bu taç çok konforluymuş, keşke daha önce kafandan düşseydi!”Damarlarımda akan o devasa Kadis gücü yavaş yavaş sakinleşirken, porselen beyazı ellerimle yerden destek alarak ayağa kalktım. Kurumuş kızıl saçlarım omuzlarımdan aşağı bir şelale gibi dökülürken, zihnimde aniden bir isim şimşek gibi çaktı: Lena.
Alaric’e o mülkiyetçi tavırlarla kur yapan, her fırsatta aramıza girmeye çalışan o sinsi kadın... En son mahzene kapatıldığını hatırlıyordum. Porselen tenimdeki mor damarlar, intikam ve merakla karışık bir hırsla yeniden zonklamaya başladı.
"Alaric," dedim, sesim en güçlü Başcadı’nın o sarsılmaz ve hırçın tınısıyla odada yankılanarak. "Mahzendeki o misafirimiz... Lena. Onu orada unutmadık, değil mi?"
Alaric, o 1.94’lük devasa cüssesiyle hemen yanımda dikildi. Kor gibi yanan gözlerinde karanlık bir gölge belirdi, meşhur çam ve fırtına kokusu bir anda sertleşti. "O hainin adını bu odada anma Lyra," dedi, sesi bir fırtına uğultusu kadar derinden gelerek. "Kaelen ile iş birliği yapmasının bedelini soğuk taşların arasında ödüyor."
Vesta, gümüş tüyleriyle yeni tahtının (yani o simsiyah tacın) içinden başını uzattı. Gümüş çanını andıran sesiyle bir "cik" sesi çıkardı. "Aaa, o sarı çıyan mı! Anne, o kadın tam bir baş belasıydı. Mal mısın neden onu hatırladın ki şimdi? Bırak orada farelerle fındık paylaşsın!"
Porselen beyazı ellerimi yumruk yaptım. "Hayır Vesta. Artık Kadis’in gerçek kraliçesiyim ve krallığımda hiçbir gölge gizli kalsın istemiyorum. Onunla yüzleşmeliyim. Alaric, beni mahzene götür. Onun o sinsi gözlerinin içine bakıp, gerçek gücün ne olduğunu görmesini istiyorum."
Alaric bir an tereddüt etti, mülkiyetçi bir içgüdüyle beni bu karanlıktan uzak tutmak istiyordu ama porselen tenimdeki o kararlı mor ışığı görünce başıyla onayladı. "Pekala. Ama tek bir yanlış hareketinde, fırtınam o zindanı yerle bir eder."
Vesta tacın içinden fırlayıp porselen omzuma kondu. "Hadi gidelim! Bakalım sarı çıyan gümüş tüylerimi görünce ne yapacak!”Sarayın rutubetli, meşalelerin titrek ışığıyla aydınlanan mahzen koridorlarına indiğimizde, porselen beyazı ellerimdeki mor damarlar buradaki karanlık enerjiyle çarpışarak hafifçe cızırdamaya başladı. Alaric, o 1.94’lük devasa cüssesiyle hemen yanımda, adeta aşılmaz bir duvar gibi yürüyordu. Meşhur çam ve fırtına kokusu, mahzenin küf kokusunu bastırarak bana sarsılmaz bir güven veriyordu.
Vesta, gümüş tüyleriyle porselen omzumda bir heykel gibi dikilmiş, o boncuk gözlerini karanlığa dikmişti. Gümüş çanını andıran sesiyle fısıldadı: "Anne... Burası fındık ambarı gibi değil, çok tekinsiz. O sarı çıyan burada mı sahiden?"
Demir parmaklıkların arkasında, köşeye büzülmüş siyah saçlı bir karaltı belirdi. Lena. Alaric’e kur yapan, her fırsatta mülkiyetçi bir hırsla bana saldıran o sinsi kadın... Bizi görünce yavaşça başını kaldırdı. Gözlerindeki o kibirli parıltı sönmüş, yerini vahşi bir hırsa bırakmıştı."Vaelora’nın mülkiyetçi kralı ve onun porselen bebeği..." dedi Lena, sesi bir yılanın tıslaması kadar soğuk çıkarak. "Görüyorum ki o simsiyah tacı takmışsın Lyra. Kadis’in ölümü kucaklayan tacını..."
Aniden kahkahalar atmaya başladı. Sesi mahzenin taş duvarlarında yankılanırken Alaric’in kor gibi yanan gözleri öfkeyle parladı. "Kes sesini Lena!" diye kükredi Alaric, sesi bir fırtına uğultusu gibi zindanı titleterek. "Kaelen ile yaptığın iş birliğinin bedeli henüz bitmedi."
Lena parmaklıklara yapıştı, yüzünde çarpık bir gülümseme vardı. "O taç senin sonun olacak Lyra! Kaelen yolda... Kadis’in kapılarını açtığında, o taç senin ruhunu emecek ve geriye sadece bir porselen yığını kalacak! Ben sadece bir piyondum, asıl oyun şimdi başlıyor!"
Porselen beyazı ellerimi parmaklıklara doğru uzattım. Porselen tenimdeki mor damarlar bir anda parladı ve Lena’yı görünmez bir güçle hücresinin duvarına sertçe çarptı. "Ben Kadis’in gelmiş geçmiş en güçlü kraliçesiyim Lena," dedim, sesim bir buz fırtınası kadar keskin çıkarak. "Kaelen gelirse, senin gördüğün o karanlığı ona bizzat ben yaşatacağım."
Vesta omzumdan Lena’ya doğru bir pati savurdu. "Duyduğun gibi sarı çıyan! Anne kraliçe oldu, mal mısın hala konuşuyorsun? Al sana gümüş şimşek gücü!”Mahzenin o küf kokulu, kasvetli havasından yukarı çıktığımızda, sarayın üst katlarındaki temiz hava ve Kadis’in o meşhur mor ateşiyle harmanlanmış lavanta kokum ruhuma yeniden nefes aldırdı. Porselen beyazı ellerimdeki mor damarlar, Lena’nın o hırçın kehanetiyle hâlâ hafifçe titriyordu.
Vesta, gümüş tüyleriyle ışıldayan o minik gövdesini Alaric’in o 1.94’lük devasa omzundan aşağı süzdü. Gümüş çanını andıran sesiyle, "Anne! Ben bugün Elora ile kalmak istiyorum. O sarı çıyanın kokusu tüylerime sindi, Elora’nın odasındaki ballı sabunlarla yıkanmam lazım. Mal mısınız neden ikiniz de bana bakıyorsunuz? Git hadi kraliçe anne, dinlen biraz!" diyerek Elora’nın yanına tıpış tıpış koştu.
Vesta’nın bu sevimli ayrılışı, ortamdaki gerginliği bir anlığına dağıttı. Alaric, kor gibi yanan gözlerini üzerime dikip, meşhur çam ve fırtına kokusunu mülkiyetçi bir tavırla etrafıma yaydı. "Pekala Lyra," dedi, sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar derinden gelerek. "Sen odana geç. Ben de saray muhafızlarını kontrol edeyim."
Kendi odama girdim ve ağır ahşap kapıyı arkamdan kapattım. Ama odada yalnız değildim. Odanın havası Kadis’in o meşhur mor ateşiyle değil, tanıdık bir fırtına uğultusuyla ağırlaşmıştı. Porselen tenimdeki mor damarlar, görünmez bir varlığın sıcaklığını hissederek çılgınca zonklamaya başladı.
"Alaric..." dedim, sesim en güçlü Başcadı’nın o sarsılmaz ve hırçın tınısıyla odada yankılanarak. "Görünmez olman, burada olmadığın anlamına gelmez. Porselen tenim senin o hırçın çam ve fırtına kokunu her zaman hisseder."
Tam önümde, hava aniden büküldü ve Alaric’in o 1.94’lük devasa cüssesi belirdi. Kor gibi yanan gözlerinde mülkiyetçi bir hırs ve tutku vardı. Tek bir hamlede beni odanın taş duvarına yasladı. Porselen beyazı ellerimi, o nasır tutmuş güçlü elleriyle duvara sabitledi. Porselen tenim onun zırhının sertliği ve teninin sıcaklığıyla buluştuğunda, içimdeki Kadis ateşi bir anda alevlendi.
Alaric, mülkiyetçi bir mırıltıyla yüzüme eğildi. "Görünmez olsam bile senin her bir porselen parçan benim Lyra. Ve hiçbir güç seni benden ayıramaz."
Porselen ellerimi duvara hapseden parmakları, kaçışımı engellemek için değil, beni tamamen kendine ait kılmak için oradaydı. Hiç tereddüt etmeden, o hırçın fırtına kokusunu dudaklarımda hissettim. Alaric beni öperken, içimdeki o hırçın Kadis ateşi ve onun fırtınası birbirine karıştı. Engelleyemedim, engellemek de istemedim; çünkü bu an, yaklaşan büyük savaş öncesi ruhlarımızın birbirine mühürlendiği son huzur anıydı.Alaric’in dudakları benimkilerle buluştuğunda, odadaki o hırçın çam ve fırtına kokusu ile benim meşhur lavanta ve mor ateş kokum tek bir nefeste eridi. Porselen beyazı ellerim duvara sabitlenmişti ama içimdeki Kadis ateşi hiç olmadığı kadar özgür hissediyordu. Bu öpücük, sadece bir kralın mülkiyetçi hırsı değil, bir adamın ruhunu teslim edişi gibiydi.
Alaric, o 1.94’lük devasa cüssesiyle geri çekilip kor gibi yanan gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Porselen tenimdeki mor damarlar onun sıcaklığıyla çılgınca zonkluyordu. Hiç beklemediğim bir anda, o güçlü kollarını bacaklarımın altından geçirip beni tüy gibi hafifçe havalandırdı.
"Bu gece," diye fısıldadı Alaric, sesi göğüs kafesinde bir gök gürültüsü gibi yankılanarak. "Kadis’in en güçlü kraliçesi, sadece ve sadece benim mülkiyetim."
Porselen beyazı kollarımı onun geniş omuzlarına doladım, kurumuş kızıl saçlarım yüzüne dökülürken hiçbir direnç göstermedim. Alaric beni büyük bir özenle, sanki dokunduğu her an kırılacak porselen bir hazineymişim gibi yumuşak yatağa taşıdı. Beni yavaşça yorganın üzerine bıraktığında, o mülkiyetçi ve koruyucu gölgesi üzerime düştü.
Dışarıda fırtına kopsa da, Kaelen sarayın surlarına dayansa da, o an odanın içinde sadece biz vardık. Alaric yanıma uzanıp beni o devasa gövdesine çekti; başımı göğsüne yasladığımda, porselen ellerim onun zırhını çıkardığı sıcak tenine değdi.
"Uyu Lyra," dedi, sesi bir fırtınanın en güvenli limanı kadar derinden gelerek. "Yarın bütün dünya senin gücünü konuşacak ama bu gece sadece kollarımda huzur bul."
Huzur... Belki de Kadis’in mor ufuklarından bile daha değerli olan tek şey buydu. Alaric’in kokusuna sığınarak, karanlık tacın getirdiği o ağır yükü bir geceliğine unuttum.Alaric’in o 1.94’lük devasa gövdesine sığınıp, meşhur çam ve fırtına kokusuyla sarmalanmış halde derin bir uykuya daldığımda, ruhum Vaelora’nın taş duvarlarından sıyrılıp sisli bir boyuta geçti. Porselen beyazı ellerim rüyamda bomboş bir boşluğu kavrıyor, porselen tenimdeki mor damarlar ise uyarı verircesine titriyordu.
Karanlığın içinden, kurumuş kızıl saçları omuzlarından dökülen annem belirdi. Gözleri Kadis’in en saf mor ateşiyle parlıyordu ama bakışlarında derin bir hüzün vardı.
"Lyra... Kadis’in son kraliçesi," dedi annem, sesi bin yıllık bir yankı gibi zihnimde patlayarak. "Ona sığınman, kalbinin hırçın fırtınasını dindiriyor, biliyorum. Alaric seni mülkiyetçi bir tutkuyla seviyor ama unutma; her fırtınanın bir yıkımı, her kralın da sakladığı bir karanlık odası vardır."
Annemin porselen beyazı elleri yüzüme uzandı ama dokunamadı. "Ona tamamen güvenme kızım. Alaric’in kalbinin en derininde, senin porselen ruhunu bile çatlatabilecek kadar ağır bir sır saklı. O sır açığa çıktığında, Kadis’in mor ufukları ya sonsuza dek aydınlanacak ya da kana bulanacak. Dikkatli ol, mülkiyet bazen bir kafestir."
Bir anda nefes nefese uyandım. Porselen tenimden soğuk terler süzülürken, Alaric’in o güçlü kollarının hâlâ beni sımsıkı sardığını hissettim. 1.94’lük dev cüssesiyle yanımda huzurla uyuyordu, göğsü düzenli bir tempoyla inip kalkıyordu. Meşhur lavanta ve mor ateş kokum, onun hırçın kokusuna karışmıştı ama annemin o buz gibi uyarısı kalbimde bir ok gibi saplı kalmıştı.
Başımı hafifçe kaldırıp Alaric’in o sert, mülkiyetçi yüz hatlarına baktım. Bu kadar huzur veren bir adam, gerçekten de beni yıkabilecek bir sır saklıyor olabilir miydi?
Porselen beyazı ellerimi onun kalbinin üzerine koydum. Kalbi, bir savaşçının sarsılmaz ritmiyle atıyordu. Ama annemin sesi kulaklarımda çınlamaya devam ediyordu: "Ona tamamen güvenme…”Annemin zihnimdeki o buz gibi uyarısı, porselen tenimdeki mor damarları huzursuz bir ürpertiyle titretti. Alaric’in o 1.94’lük devasa cüssesi yanımda derin bir uykudayken, meşhur çam ve fırtına kokusu odayı hâlâ mülkiyetçi bir sakinlikle sarıyordu. Ama ben artık o sakinliğe sığınamazdım.
Alaric’in uyanmasını beklemeden, porselen beyazı ellerimle yorganı kenara itip yataktan sessizce kalktım. Kurumuş kızıl saçlarım sırtıma dökülürken, üzerimdeki o modern kesimli ama kadim dokulu üst kıyafeti düzelttim. İçimde hırçın bir kararlılık vardı. Sadece Alaric’in sakladığı sırlar değil, etrafımdaki her şeyin artık bir düzene girmesi gerekiyordu.
Vesta’yı düşündüm. O gümüş tüyleriyle parlayan minik can yoldaşım, ormandan geldiği günden beri ağzına doladığı o kaba tabirlerle hem beni hem de saray halkını zor durumda bırakıyordu. "Mal mısın" kelimesini her cümlesine eklemesi, artık sevimli bir haylazlıktan çıkıp bir Başcadı’nın ve Kadis Kraliçesi’nin ciddiyetine gölge düşürmeye başlamıştı.
"Yeter artık," diye fısıldadım kendi kendime. Porselen ellerimi masanın üzerindeki o simsiyah tacın yanında birleştirdim. "Bundan sonra ne bu sarayda ne de yanımda o argo kelimeleri duymak istemiyorum. Vesta artık gerçek bir kraliçe yandaşı gibi davranmayı öğrenecek."
Odadan çıkıp Elora’nın dairesine doğru ilerlerken koridorlardaki meşaleler, porselen tenimdeki mor ışıkla etkileşime girerek parlıyordu. Vesta’yı bulacak ve ona bu yeni kuralları, o hırçın ama asil tavrımla anlatacaktım. Artık sadece bir kaçak değil, Kadis’in en güçlü kraliçesiydim ve kelimelerim de en az büyüm kadar keskin olmalıydı.
Elora’nın kapısına geldiğimde, içeriden gelen gümüş çan sesini andıran o cıvıltıyı duydum. Vesta muhtemelen yine birilerine çıkışıyordu ama bu, onun o kelimeyi son kullanışı olacaktı.Elora’nın odasına girdiğimde, porselen beyazı ellerimdeki mor damarlar hafif bir otoriteyle parlıyordu. Vesta, gümüş tüyleri banyodan sonra iyice parlamış bir halde ipek yastıkların üzerinde zıplıyordu. Beni görünce boncuk gözleri neşeyle parladı ve o gümüş çanını andıran sesiyle haykırdı:
"Anne! Geldin! Bak, Elora bana ne kadar güzel fındıklar verdi, tadına bakmak ister misin?"
Duraksadım. Vesta’nın o hırçın ve kaba "mal mısın" çıkışları bir anda kesilmişti. Sanki o simsiyah tacın gücü ya da benim içimdeki bu yeni hırçın kraliçe enerjisi, onun o küçük zihnindeki argo kelimeleri birer birer silip süpürmüştü. Artık sadece saf bir neşe ve sadakatle bana bakıyordu. "Anne" ve "Baba" (Alaric için kullandığı o mülkiyetçi hitap) hala dilindeydi ama o kaba tabirler yerini daha asil bir cıvıltıya bırakmıştı.
"Afiyet olsun küçük şimşek," dedim, sesimdeki buz gibi mesafeyi koruyarak. Porselen tenimdeki mor ışık, odanın duvarlarını loş bir şekilde aydınlatıyordu.
O sırada koridorda bir fırtına uğultusu yükseldi ve kapıda Alaric’in o 1.94’lük devasa cüssesi belirdi. Kor gibi yanan gözleri doğrudan bana kenetlendi, meşhur çam ve fırtına kokusu odayı anında kapladı. Yanıma gelip mülkiyetçi bir tavırla porselen beyazı ellerimi tutmak istedi.
"Lyra, neden benden önce kalktın? Bir sorun mu var?" diye sordu, sesi bir gök gürültüsü kadar derinden gelerek.
Geriye doğru küçük ama kesin bir adım attım. Ellerimi zırhlı göğsüne dokunmasına izin vermeden kendi yanımda birleştirdim. Annem haklıydı; bu dev adamın kalbinde sakladığı o sır, porselen ruhumu çatlatabilirdi. Ona olan o tutkulu bağım hala oradaydı ama artık aramıza aşılmaz bir kraliçelik mesafesi koymuştum.
"Alaric," dedim, sesim lavanta kokum kadar serin ve keskin çıkarak. "Sırlar, sarayların en karanlık köşelerine benzer. Ve ben artık o köşeleri aydınlatacak kadar güçlüyüm. Aramızdaki bu mesafe, sadece seni değil, Kadis’in geleceğini de korumak için."
Alaric’in o sert yüz hatları şaşkınlıkla gerildi. Kor gibi yanan gözlerinde bir kırılma belirdi ama mülkiyetçi hırsı hala yerindeydi. Vesta, bu gerginliği hissedip Alaric’in omzuna zıpladı. "Baba, neden üzüldün? Annem sadece biraz ciddi, fındık ister misin?"
Vesta’nın bu safça sorusu bile Alaric’in kalbindeki o karanlık bulutları dağıtmaya yetmedi.Alaric’in o 1.94’lük devasa cüssesi karşısında dururken, porselen beyazı ellerimi önümde birleştirdim. Porselen tenimdeki mor damarlar, annemin uyarısıyla birlikte soğuk bir asaletle parlıyordu. Meşhur lavanta ve mor ateş kokum, onun hırçın çam ve fırtına kokusuna karışmayı reddediyordu artık.
"Artık ayrı odalarda kalacağız, Alaric," dedim, sesim bir buz sarkıtı kadar keskin ve hırçın çıkarak. "Kadis’in kraliçesi olarak, zihnimin bulanmasına izin veremem. Bu mesafe, senin sakladığın o karanlık sırlarla yüzleşene kadar korunacak."
Alaric’in kor gibi yanan gözlerinde bir fırtına koptu. Mülkiyetçi hırsı onu sarsıyor, dişlerini sıktığında çene hattı bir kaya gibi sertleşiyordu. "Lyra... Bu bir ceza mı?" diye mırıldandı, sesi göğüs kafesinde yankılanan bir gök gürültüsü gibiydi. Cevap vermeden arkamı döndüm ve hırçın bir edayla merdivenlere doğru ilerledim.
Vesta, gümüş tüyleriyle Alaric’in omzundan inip hemen peşimden süzüldü. Artık o kaba tabirleri bırakmıştı; sadece merakla bana bakıyordu. "Anne? Nereye gidiyoruz? Baba neden öyle taş gibi kaldı?"
Sarayın büyük avlusuna, o mermer basamaklardan aşağı indiğimizde devasa kapılar büyük bir gürültüyle aralandı. İçeriye giren yabancıyı kimse tanımıyordu. Muhafızlar kılıçlarını çekti, Alaric arkamda bir gölge gibi belirdi ama yabancı sadece bana bakıyordu.
Bu, benim geçmişimden bir sesti. Vedalaşırken ruhumun bir parçasını o orman evinde bıraktığım, yollarımızı ayırmak zorunda kaldığımız o genç adamdı: Arden.
Arden, zeytin karası gözleri ve rüzgarda uçuşan kumral saçlarıyla karşımda duruyordu. Aramızda hiçbir zaman romantik bir bağ olmamıştı ama o, benim porselen bir bebekten hırçın bir Başcadı’ya dönüşme sürecimdeki en yakın dostum, koruyucum ve sığındığım limanımdı. Gözleri başımdaki simsiyah taca ve porselen tenimdeki mor ışığa takıldı.
"Lyra..." dedi Arden, sesi eski bir anının sıcaklığıyla titreyerek. "Seni bulmak için bütün Kadis sınırlarını aştım. Ama gördüğüm kişi... O küçük porselen kız değil, bir kraliçe."
Alaric’in hırçın fırtınası odadaki havayı anında ağırlaştırdı. 1.94’lük gölgesi üzerime düşerken, yabancıyı mülkiyetçi bir nefretle süzdü. "Kimsin sen?" diye kükredi Alaric, eli kılıcının kabzasına giderken.
Vesta, Arden’i görünce gümüş çanını andıran sesiyle havaya zıpladı. "Anne! Bu o mu? Hani ormanda bize fındık toplayan, bizi saklayan o abi mi?”Sarayın mermer avlusunda zaman bir anlığına donmuş gibiydi. Alaric’in o 1.94’lük devasa cüssesi arkamda bir fırtına gibi kabarırken, kor gibi yanan gözlerinde mülkiyetçi bir öfkenin kıvılcımları çakıyordu. Meşhur çam ve fırtına kokusu adeta havayı dövüyordu. Ama ben, Başcadı Lyra, o an ne Alaric’i ne de tacın ağırlığını düşündüm.
Hırçın bir adımla ileri atıldım ve Arden’e, o eski dostuma, sığındığım o kadim limana sıkıca sarıldım. Porselen beyazı kollarım onun boynuna dolandığında, porselen tenimdeki mor damarlar özlemle parladı. Meşhur lavanta ve mor ateş kokum, Arden’in o tanıdık, taze toprak ve yağmur kokusuna karıştı.
"Arden!" diye haykırdım, sesim bir fısıltı ile bir çığlık arasında gidip gelerek. "Sen... Sen nerelerdeydin? Seni o ormanda, o yıkık şifacı kulübesinde bıraktığımdan beri her gece Kadis’in karanlığında seni aradım! Öldüğünü sanmıştım!"
Arden, kollarını belime dolayıp beni hafifçe sarstı. Gözlerinde, geçmişin o hüzünlü ve koruyucu parıltısı vardı. "Seni korumak için kendimi Kaelen’in gölge süvarilerine yem ettim Lyra," dedi, sesi rüzgarın fısıltısı kadar derinden gelerek. "Seni o mermer saraylara, bu kralın kollarına ulaştırmak için zindanlarda, sınır boylarında can çekiştim. Ama bak... sen artık gerçekten bir kraliçe olmuşsun."
Tam o sırada Alaric’in kükremesi avluyu titretti. "Yeter!"
Alaric, hırçın bir fırtına gibi aramıza girdi ve mülkiyetçi bir tavırla beni kolumdan tutup kendi arkasına çekti. Kor gibi yanan gözleri Arden’in üzerine bir kılıç gibi indi. "Kiminle konuştuğuna dikkat et yabancı! O porselen tenin ve o mor ışığın sahibi sadece benim krallığımın mülkiyetidir!"
Vesta, gümüş tüyleriyle ikisinin arasında bir o yana bir bu yana koşturuyordu. Artık "mal mısın" demiyordu ama şaşkınlığı gümüş çanını andıran sesinden okunuyordu. "Anne! Baba! Kavga etmeyin! Arden abi, senin cebinde hala o ballı fındıklardan var mı?"
Arden, Alaric’in o devasa heybeti karşısında geri adım atmadı. "Mülkiyet mi?" dedi Arden, acı bir gülümsemeyle. "O porselen kızın ruhu hiçbir kafese sığmaz Kral Alaric. Ben onu ormanda, canım pahasına korurken sen neredeydin?”Alaric’in o 1.94’lük devasa cüssesinden yayılan öfke, avlunun mermer sütunlarını titretecek kadar hırçındı. Meşhur çam ve fırtına kokusu, Arden’in gelişiyle birlikte adeta zehirli bir duman gibi ağırlaşmıştı. İki adamın arasındaki o elektrikli sessizlik, her an bir yıkıma dönüşebilirdi.
Ancak o an, porselen beyazı ellerimi tutan minik bir titreme hissettim. Vesta.
Gümüş tüyleri korkudan kabarmış, o boncuk gözleri yaşlarla dolmuştu. Artık o haylaz "mal mısın" çıkışları tamamen susmuş, yerini saf bir dehşete bırakmıştı. Alaric’in kükremesi ve Arden’in meydan okuyan duruşu, minik dostumun kalbini bir kuş kanadı gibi titretiyordu. Gümüş çanını andıran sesi bu kez sadece boğuk bir hıçkırık olarak çıktı: "Anne... Çok korkuyorum. Neden herkes birbirine böyle bakıyor?"
Vesta’nın bu çaresizliği, içimdeki o hırçın Kadis kraliçesini bir anlığına susturdu. Porselen tenimdeki mor damarlar, bir şefkat ışığıyla yumuşadı. Alaric’in mülkiyetçi pençesinden kolumu sertçe kurtardım. Kor gibi yanan gözlerine, annemin uyarısından gelen o mesafeli ve hırçın bakışla son bir kez baktım.
"Yeter!" diye haykırdım. "Sizin bu bitmek bilmeyen güç gösteriniz Vesta’yı korkutuyor. Ne senin mülkiyetçi hırsın Alaric, ne de senin geçmişten getirdiğin sırlar Arden... Şu an hiçbiriniz umurumda değilsiniz."
Eğilip sırılsıklam olmuş Vesta’yı avuçlarımın içine aldım ve onu porselen omzuma yerleştirdim. Kurumuş kızıl saçlarım arkamda bir bayrak gibi dalgalanırken, ikisine de arkamı döndüm. Alaric’in "Lyra, gitme!" diyen o gök gürültüsü sesini duymazdan gelerek, avlunun diğer ucundaki sessiz koridorlara doğru yürümeye başladım.
"Gel Vesta," diye fısıldadım, sesim lavanta kokum kadar huzur vericiydi. "Biz seninle biraz uzaklaşalım. Bu fırtınanın bizi yıkmasına izin vermeyeceğim."
Arkamda bıraktığım o iki adamın sessiz savaşı, sarayın taş duvarlarında yankılanırken; ben ve minik gümüş şimşeğim, kraliçe tacının ağırlığı altında yeni bir yöne, belki de Kadis’in gerçek sırlarına doğru ilerliyorduk.Sarayın o hırçın çam ve fırtına kokulu avlusundan uzaklaştıkça, arkamda bıraktığım o iki adamın—Alaric ve Arden—öfkeli sessizliği yerini koridorların huzurlu yankısına bıraktı. Porselen beyazı ellerimle Vesta’yı göğsüme, porselen tenimdeki o mor damarların yaydığı sıcaklığa daha sıkı bastırdım.
Vesta, o gümüş çanını andıran sesiyle birkaç kez hıçkırdı. Gümüş tüyleri yavaş yavaş yatışıyor, o korku dolu titremesi yerini benim meşhur lavanta ve mor ateş kokumun sakinliğine bırakıyordu. Artık o eski, kaba "mal mısın" çıkışlarından eser kalmamıştı; o sadece korunmaya muhtaç, sadık bir dosttu.
"Anne... Herkes çok kızgındı," diye mırıldandı Vesta, sesi uykulu bir fısıltı gibi çıktı. "Ama sen... Sen çok güçlüsün. Senin yanındayken fırtına bile bizi ıslatamıyor."
Porselen beyazı parmaklarımla onun yumuşacık sırtını sıvazladım. "Şşşt... Dinlen küçük şimşek. Kimsenin seni korkutmasına izin vermeyeceğim. Ne o hırçın kralın, ne de geçmişin gölgelerinin."
Vesta, porselen boynumun kıvrımına iyice sokuldu. Kurumuş kızıl saçlarımın arasından sızan o mor ışık, ona en güvenli yuvayı sunuyordu. Birkaç dakika sonra, o minik göğsü düzenli bir tempoyla inip kalkmaya başladı. Derin, huzurlu bir uykuya dalmıştı. Artık avuçlarımda sadece uykunun ağırlığı ve gümüş tüylerin yumuşaklığı vardı.
Kendi odama değil, kütüphanenin o kadim ve tozlu sessizliğine doğru ilerledim. Kucağımda uyuyan bu minik can yoldaşımla birlikte, Alaric’in sakladığı o sırrı ve Arden’in neden tam da şimdi ortaya çıktığını çözmem gerekiyordu. Porselen tenimdeki mor damarlar, kütüphanenin kapısına yaklaştıkça daha parlak, daha hırçın bir hal aldı.
Annemin uyarısı hala kulaklarımda çınlıyordu: "Mülkiyet bazen bir kafestir." Ve ben, o kafesin parmaklıklarını kırmaya kararlıydım.
