4. bölüm · Vaelora krallığı 1:Görünmez öfke
4. BÖLÜM: KADİS MİRASIN UYANIŞI
Sarayın koridorlarındaki meşaleler yeşil bir alevle sarsılırken, havada asılı kalan o ağır yanık kokusu ciğerlerimi yakıyordu. Alaric, o 1.94’lük heybetiyle önümde bir kalkan gibi durmuş, görünmezlik dumanlarını etrafımıza bir koza gibi örmüştü. Kaelen ve Elora kılıçlarını çekmiş, kapıdan gelecek o korkunç tehdidi bekliyorlardı.
Ancak beklediğimiz saldırı gerçekleşmedi.
Ağır meşe kapılar, menteşelerinden gıcırdayarak yavaşça açıldı. İçeriye giren figür, beklediğimiz o vahşi saldırgan değildi. Üzerindeki çaputlar yerlerde sürünen, yüzü derin çizgilerle kaplı yaşlı bir kadındı bu. Gözleri, zindandaki o karanlıktan süzülüp gelmiş gibi bembeyazdı.
Alaric kükredi, "Dur orada, yaşlı iblis! Bir adım daha atarsan seni bu sarayın tozuna karıştırırım!"
Yaşlı cadı, Alaric’in o dumanlı tehdidine ya da Kaelen’ın keskin kılıcına bakmadı bile. Bakışları, Alaric’in devasa gölgesinin arkasına saklanmış olan bana odaklandı. O an, koridordaki tüm o hırçın rüzgar dindi. Kadının bembeyaz gözlerinde korku değil, sarsıcı bir huşu belirdi.
Alaric’in kolunun altından dışarı baktığımda, kadının titreyen dizlerinin üzerine çöktüğünü gördüm. Alnını soğuk taş zemine yasladı; sanki karşısında bir cellat değil, asırlardır beklediği bir ilah varmış gibi...
"Efendim..." diye fısıldadı yaşlı cadı. Sesi, kuru yaprakların hışırtısı gibi odada yankılandı. "Gölgeniz sarayı aştı, ışığınız zindanların en dibindeki karanlığımı bile yırttı. Sonunda... Sonunda geri döndünüz."
Şaşkınlıktan donakalmıştım. Porselen beyazı ellerimle Alaric’in pelerinine tutunurken, "Neden bahsediyorsun sen?" diye seslendim. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı gelecek kadar titriyordu. "Ben bir şifacıyım. Senin 'efendin' falan değilim. Ben sadece yardıma ihtiyacı olanlara otlarla şifa veririm."
Yaşlı cadı başını hafifçe kaldırdı, dudaklarında hüzünlü ve hayranlık dolu bir gülümseme vardı. "Şifacı mı?" diye mırıldandı. "Elbette... Yıldızlar bile bazen kendilerini sıradan bir taş sanırmış. Ama kanınızdaki o mor fırtına yalan söylemez. Siz emredin, biz dünyayı küle çevirelim. Siz isteyin, krallıkları ayaklarınızın altına serelim."
Alaric, kadının bu sözleri üzerine bana döndü. Kor gibi yanan gözlerinde sarsıcı bir şüphe ve dehşet vardı. Benim bir cadı olduğumu zaten iddia ediyordu ama bu kadının önümde bir köle gibi eğilmesi, durumun sadece basit bir "cadılık" olmadığını gösteriyordu.
"Lyra..." dedi Alaric, sesi hiç olmadığı kadar boğuktu. "Bu kadın ne saçmalıyor? Neden sana bir kraliçeymişsin gibi tapıyor?"
"Bilmiyorum Alaric!" diye bağırdım, narin bileğimdeki mor sızının şiddetlendiğini hissederek. "Ben sadece Lyra'yım! Bu kadın delirmiş olmalı. Ben şifacıyım, anlıyor musun? Sadece şifacı!"
Ancak yaşlı cadı yerinden kalkmadı. Aksine, ellerini bana doğru uzatarak, "Emredin yüce olan," dedi. "Kimin canını alalım? Hangi karanlığı ışığınızla boğalım?”Koridordaki hava, yaşlı cadının diz çöküşüyle bir buz kütlesine dönüşmüştü. Elora, o her zamanki kararlı duruşunu bozarak bir adım öne çıktı. Gözleri, porselen beyazı tenimin altındaki o hafif mor damarlara kilitlenmişti.
"Alaric..." dedi Elora, sesi titreyerek ama bir o kadar da kesin bir tonda. "Bu sıradan bir güç değil. Yaşlı cadının bu hali... Lyra sadece bir cadı değil Alaric. O, asırlardır kayıp olduğu sanılan Kadis soyunun son temsilcisi olabilir!"
Elora’nın bu sözleri koridorda bir balyoz gibi çınladı. Kaelen şaşkınlıkla kılıcını indirirken, Alaric o kor gibi yanan gözlerini benden ayırmadı. 1.94’lük devasa bedeni, duyduklarının ağırlığıyla sarsılır gibi oldu.
"Saçmalama Elora!" diye bağırdım, sesimdeki inatçı Vaelora tonuyla. "Kadis mi? O efsanevi yıkıcılar mı? Ben bir şifacıyım, ellerimle otları kuruturum, can almam! Bir şifacının soylu bir cadı soyundan gelmesi imkansız. Sadece ben değil, annem de bir şifacıydı. Biz bu topraklara aitiz, o karanlık efsanelere değil!"
Yaşlı cadı ise Elora’ya ya da Alaric’e tek bir kelime bile etmedi. Dudaklarını mühürlemiş, başını yere eğmiş bir halde, sanki benden gelecek bir sonraki nefesi bekliyordu. Onun bu sessiz, adeta bir köle gibi bekleyişi beni korkutmak yerine garip bir merhamet hissiyle doldurdu. Bileğimdeki o sızı, o kadına baktıkça hafifliyor, yerini bir sıcaklığa bırakıyordu.
Alaric, o ağır çam kokusuyla üzerime doğru bir adım daha attı. "Elora haklı olabilir Lyra. Eğer o soydan geliyorsan, bu saraydaki her taş senin önünde titrer."
"Umurumda değil!" dedim, Alaric’in o baskın varlığına karşı dimdik durarak. "Kim ne derse desin, ben kendimi biliyorum. Ama bu kadını..." Elimle yerdeki yaşlı kadını işaret ettim. "Onu zindana geri göndermeyeceksiniz. O artık benim korumam altında. Bir şifacı olarak, bu kadının akıl sağlığından ve güvenliğinden ben sorumluyum. Onu yanımda tutacağım."
Alaric kükredi, "Bir cadıyı mı? Odanda mı? Bu delilik Lyra! O bir cellat!"
"O sadece yaşlı ve kimsesiz bir kadın Alaric," dedim, sesimi sakin ama bir kralı bile durduracak kadar kararlı bir tonda kullanarak. "Eğer bana itaat ediyorsa, o zaman kimseye zarar vermeyecek demektir. Onu mutfağın yanındaki küçük odaya yerleştirin. Ben ona bakacağım."
Yaşlı cadı, bu emrim üzerine hafifçe titredi ve elbisemin eteğine minnetle dokundu. Alaric, narin elime ve o kararlı yüzüme baktı; bir Vaelora adamı olarak, sevdiği kadının bu hırçın inadına karşı koyamayacağını bir kez daha anlamıştı.Alaric’in kor gibi yanan gözlerinde öfke ve çaresiz bir kabulleniş iç içe geçti. 1.94’lük devasa cüssesiyle üzerime eğildi, o ağır çam ve fırtına kokusu mutfak koridorunun rutubetli havasını bir kez daha dağıttı. Bir Vaelora adamı olarak, korumak istediği kadının bu hırçın inadına karşı koyamıyordu; ama bir kral olarak da dizginleri tamamen bırakmaya niyeti yoktu.
"Pekala Lyra," dedi Alaric, sesi bir fırtınanın uğultusu gibi derinden geliyordu. "Onu yanında tutacaksın. Ama bu sarayın mahzenlerinde değil, doğrudan benim gözümün önünde. Eğer o yaşlı iblis tek bir yanlış hareket yaparsa, senin o narin şifacı kalbin bile onu elimden kurtaramaz."
Bileğimi sıkıca kavradı ve beni, yerdeki yaşlı cadıyla birlikte kendi özel çalışma odasına doğru yönlendirdi. Kaelen ve Elora, şaşkınlık ve endişe dolu bakışlarla arkamızdan bakarken, Alaric’in o sarsılmaz gölgesi koridoru kaplıyordu.
Alaric’in çalışma odası, sarayın en yüksek kulesindeydi. Devasa kitaplıklar, eski haritalar ve havada asılı duran o dumanlı enerjiyle dolu bu oda, onun gerçek krallığıydı. Yaşlı cadı, içeri girdiğimiz an odanın en karanlık köşesine, bir gölge gibi sindi. Hala başı öndeydi, sanki benim varlığım ona bakamayacağı kadar parlak bir ışık sunuyordu.
"Otur," dedi Alaric, çalışma masasındaki o devasa deri koltuğu işaret ederek. Kendisi ise masanın kenarına yaslandı, kollarını göğsünde birleştirdi. "Şimdi anlat bakalım küçük şifacı... Bu kadın neden senin önünde diz çöküyor? Ve Elora neden senin o lanetli Kadis soyundan geldiğini düşünüyor?"
"Bilmiyorum Alaric!" dedim, koltuğa gömülürken. Porselen beyazı ellerimle hırçın kızıl saçlarımı düzelttim. "Ben sadece bir şifacıyım. Annem bana bitkilerin dilini öğretti, yıkımın değil. Kadis soyu bir masal, bir korku hikayesi. Ben o hikayenin kahramanı olamam."
Alaric, masanın üzerindeki o gümüş kadehi eline aldı. "Masallar, gerçeklerin unutulmuş gölgeleridir Lyra," dedi, kadehi narin bir hareketle çevirerek. "Ve senin o mor ışığın... o gölgeyi her geçen saniye biraz daha aydınlatıyor. Eğer o soydan geliyorsan, bu senin sadece şifacı olmadığını, aynı zamanda bu krallığın kaderini elinde tutan kişi olduğunu gösterir."
Köşedeki yaşlı cadı aniden fısıldadı: "Kader çoktan yazıldı Kral... O, şifayı sadece bir maske olarak kullanıyor. Gerçek uyanış, kan döküldüğünde başlayacak."
Alaric’in gözleri bir anda o köşeye döndü, görünmezlik dumanları odada hırçın bir şekilde dalgalandı. Ben ise sadece sustum; içimdeki o mor sızı, kadının sözleriyle birlikte garip bir ritimle atmaya başlamıştı.Alaric’in çalışma odasındaki o dumanlı hava, yaşlı cadının fısıltısıyla iyice ağırlaştı. Ben ise bir şifacı olarak, bu kadının söylediklerine zerre kadar inanmıyordum. Benim için o sadece acı çekmiş, zindanlarda aklını yitirmiş ve şimdi kendine bir sığınak arayan yaşlı bir kadındı. Porselen beyazı ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim ve Alaric’in o kor gibi yanan gözlerinden kaçıp odanın en karanlık köşesinde bir gölge gibi büzülen kadına döndüm.
"Bana bak," dedim, sesimdeki o narin ama sarsılmaz şifacı şefkatiyle. "Sana zarar vermeyeceğimizi biliyorsun. Ama sürekli bilmecelerle konuşup Kral Alaric’i öfkelendiriyorsun. Bana adını söyle. Kim olduğunu bilmek istiyorum."
Yaşlı cadı, kurumuş dudaklarını hafifçe araladı. Bembeyaz gözleri zifiri karanlıkta parlayan iki ay parçası gibiydi. "Benim adım Hekate, efendim," dedi, sesi rüzgarda sürüklenen kum taneleri gibi hışırtılıydı. "Bin yıldır bu topraklarda sizin ışığınızın yeniden parlamasını bekleyen o sadık kulum."
"Hekate..." diye mırıldandım. Bu isim kulağıma çok eski, çok tanıdık bir şarkının nakaratı gibi gelmişti ama üzerinde durmadım. "Pekala Hekate. Burada güvendesin ama artık o yıkım masallarını bırakmalısın. Ben sadece bir şifacıyım, Kadis mirası falan değilim."
Alaric, masanın kenarında kollarını göğsünde kavuşturmuş bizi izliyordu. 1.94’lük devasa cüssesiyle odanın yarısını kaplıyordu. Bakışları her ne kadar sert ve mesafeli dursa da, beni izlerken o kor gözlerinde tuhaf, daha önce hiç görmediğim bir yumuşama vardı. Beni hala "sevdiğini" kendine bile itiraf edemiyordu; belki de benden, içimdeki o öngörülemez güçten nefret etmek istiyordu ama o hırçın kızıl saçlarıma, dik başlı Vaelora ruhuma bakarken bunu başaramıyordu.
Beni yanında istiyordu; bir tutsak olarak değil, sanki varlığım onun o fırtınalı ruhuna tek iyi gelen ilaçmış gibi...
"Hekate doğru söylüyor olabilir ya da delirmiş olabilir," dedi Alaric, sesi bu sefer her zamankinden daha derin ve sakindi. "Ama ne olursa olsun, ikiniz de bu odadan çıkmayacaksınız. Seni... sizi korumam altına alıyorum Lyra. Sadece senin o narin şifacı ellerin için değil, belki de bu sarayın ihtiyacı olan tek gerçek ışık sen olduğun için."
Hekate’nin dudaklarında gizli bir gülümseme belirdi. Alaric’in bu sahiplenici tavrı, aslında koca bir krallığın kaderini değiştirecek olan o büyük bağın ilk ilmiğiydi. Alaric bana doğru bir adım attı, o ağır çam kokusu etrafımı sardı.
"Neden beni bırakmıyorsun Alaric?" diye sordum, başımı kaldırıp o devasa adama meydan okuyarak. "Neden beni zindana atmak yerine kendi çalışma odanda tutuyorsun?"
Alaric duraksadı. O meşhur kral maskesi bir anlığına çatladı. "Çünkü," dedi, sesi bir fısıltı gibi ama sarsıcıydı. "Seni göremeyeceğim bir yerde olman, görünmezlik kalkanımın altındayken bile hissettiğim o tek huzuru kaybetmek olur.”Alaric’in o sarsıcı itirafı odanın dumanlı havasında asılı kalırken, kapı aniden açıldı. Elora ve Kaelen, yüzlerinde derin bir endişeyle içeri daldılar. Elora, o kararlı ve korumacı tavrıyla doğrudan yanıma geldi. Aramızdaki o yıllara dayanan sarsılmaz dostluk, onun gözlerindeki her parıltıyı anlamamı sağlıyordu. O benim sadece komutanım değil, çocukluğumdan beri sırlarımı paylaştığım tek kişiydi.
"Lyra, iyi misin?" diye sordu Elora, porselen beyazı ellerimi tutarak. "Bu yaşlı kadının sana bir şey yapmasına izin vermem."
O an, masanın üzerindeki o gümüş kadeh devrildi ve içindeki kırmızı şarap, Alaric’in paha biçilemez eski haritalarının üzerine dökülmeye başladı. Alaric, haritaları kurtarmak için hamle yapacaktı ki, içimde garip bir sızı, bileğimdeki o mor damarlarda hırçın bir nabız atışı hissettim.
Sadece bir anlık, kontrolsüz bir refleksle elimi havaya kaldırdım. Zihnimde sadece o şarabın haritaya değmemesi gerektiği düşüncesi vardı. Bir şifacı olarak, hiçbir şeyin lekelenmesini ya da bozulmasını istemezdim.
Ancak olan şey, basit bir el hareketinden çok daha fazlasıydı.
Dökülen şarap, haritaya bir damla bile değmeden havada asılı kaldı. Ama sadece durmadı; havada mükemmel bir küre şeklini aldı ve mor bir ışıkla parlamaya başladı. Ardından, sanki görünmez bir el tarafından yönlendiriliyormuş gibi, şarap küresi yavaşça kadehin içine geri döndü. Kadeh, kendi kendine dikeldi ve sanki hiç devrilmemiş gibi masanın üzerine oturdu.
Odada ölümcül bir sessizlik oldu. Bu, bir eşyayı havaya kaldırmak değildi; bu, doğanın kanunlarını bükmek, maddeye hükmetmekti. Bu sadece Kadis soyuna, o en kadim ve en güçlü yıkıcılara has bir "Geri Döndürme" hareketiydi.
Elora, ellerimi yavaşça bıraktı ve benden bir adım uzaklaştı. Yüzünde ilk kez benden korkuyormuş gibi bir ifade vardı, ama bu korku sevgiyle karışmıştı.
"Lyra..." diye fısıldadı Elora. "Bunu gördün mü? Bu bir şifacı hareketi değil. Bu... bu Kadislerin imza hareketidir. Bir maddeyi eski haline döndürmek, sadece onların kanında olan bir lütuftur. Lyra, gerçekten de bir cadı olabilirsin... Hatta en güçlülerinden biri."
"Hayır!" dedim, sesim titreyerek. Ellerimi arkama sakladım, sanki onları benden çalacaklarmış gibi. "Ben sadece... sadece o haritanın bozulmasını istemedim. Bu bir tesadüf olmalı. Elora, sen benim en yakın arkadaşımsın, beni tanıyorsun! Ben nasıl öyle biri olabilirim?"
Kaelen kılıcını iyice gevşetmiş, hayretle bana bakıyordu. Alaric ise olduğu yerde çakılı kalmıştı. O 1.94’lük dev adamın kor gibi yanan gözlerinde, bu sefer sadece şüphe değil, ne yapacağını bilemeyen bir adamın çaresizliği vardı. Beni yanında istiyordu, evet; ama yanında istediği bu güç, onun tüm dünyasını yakabilecek olan o güç müydü?
Hekate, karanlık köşesinde kıkırdadı. "İnkar etmek, güneşi elle kapatmaya benzer efendim. O orada ve her geçen saniye daha da ısınıyor.”Odada asılı kalan o ağır sessizlik, kalbimin göğüs kafesimi döven sesiyle bozuldu. Elora’nın o sadık ve korumacı bakışları bile şu an canımı yakıyordu. En yakın arkadaşımın, çocukluğumuzu beraber geçirdiğimiz o narin şifacı kızın bir "yıkıcı" olabileceğine inanması, ruhumda derin bir yara açmıştı. 1.94’lük devasa gölgesiyle Alaric ve hayret içindeki Kaelen üzerime geliyormuş gibi hissettim.
"Hayır!" diye feryat ettim, sesim titreyerek. "Bu ben değilim! Ben sadece... Ben sadece şifacıyım!"
O inatçı Vaelora ruhum, bu gerçekle yüzleşmektense kaçmayı seçti. Porselen beyazı ellerimle elbisemin eteklerini topladım ve odadaki o boğucu atmosferden, Alaric’in kor gibi yanan sorgulayıcı gözlerinden kurtulmak için hızla ağır meşe kapıya doğru yöneldim.
Zihnimde sadece tek bir düşünce vardı: Buradan çıkmalıyım. Bu delilikten uzaklaşmalıyım.
Daha elimi kapı koluna bile uzatmamıştım; aramızda hala birkaç adımlık mesafe vardı. Ancak ben kapıya yaklaştığım an, o devasa ve ağır meşe kanatlar, sanki görünmez devler tarafından itiliyormuş gibi büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı. Menteşelerin feryadı koridorda yankılanırken, kapı duvara çarparak durdu.
Dışarıdan gelen soğuk koridor rüzgarı kızıl saçlarımı yüzüme savurdu. Duraksadım. Ellerim havada asılı kalmıştı. Kapıyı ben açmamıştım... En azından dokunmamıştım.
"Gördünüz mü?" dedim arkama bile bakmadan, sesimdeki dehşeti gizleyemeyerek. "Kapı... Kapı bile benden kaçıyor! Bu saray lanetli, Alaric! Bu yaşlı kadın buraya geldiğinden beri her şey kontrolden çıktı!"
Kendi gücümün yarattığı bu mucizeyi, hala dışsal bir lanet sanıyordum. Kapının benim irademle, benim kaçma arzumla açıldığını kabul etmek, tüm benliğimi inkar etmek demekti.
"Lyra, dur!" diye bağırdı Elora, arkamdan gelmek için hamle yaparak. Ama sesi, o sarsılmaz dostluğumuzun verdiği o sıcaklıkla doluydu. "Senden korkmuyorum, sadece bekle!"
Alaric ise yerinden kıpırdamadı. Kapının açılışındaki o mutlak otoriteyi, o Kadis vari hükmedişi görmüştü. Bir Vaelora adamı olarak, karşısındaki kadının sadece narin bir şifacı değil, kralları dize getirecek bir güç olduğunu bir kez daha anlamıştı.
Hekate’nin köşedeki kısık sesli gülüşü kulaklarımda çınlarken, açık kapıdan karanlık koridora doğru koştum. Arkamda bıraktığım o oda, artık sadece bir çalışma odası değil, gerçeğin ilk kez yüzüme çarpıldığı bir mahkemeydi.Arkamda bıraktığım o meşe kapının gürültüsü hala kulaklarımda çınlarken, sarayın soğuk taş koridorlarında adeta bir hayalet gibi süzüldüm. Porselen beyazı tenim, koridorlardaki loş ışıkta solgun bir ay gibi parlıyordu. Kaçıyordum; ama Alaric’ten ya da Elora’dan değil, bizzat kendimden ve ellerimden dökülen o tekinsiz güçten kaçıyordum.
Adımlarım beni sarsılmaz bir içgüdüyle sarayın en kuytu köşesindeki kütüphaneye sürükledi. Burası, binlerce yıllık tozlu parşömenlerin ve unutulmuş dillerin sığınağıydı. Dev kütüphane kapısını zorlamama gerek kalmadı; ben yaklaştığım an sanki varlığımı selamlıyormuş gibi sessizce aralandı. İçerideki eski kağıt ve mürekkep kokusu, zihnimi bir anlığına sakinleştirdi.
Hırçın kızıl saçlarımı geriye atıp en karanlık rafların arasına daldım. Bir şifacı olarak bitkiler üzerine yüzlerce kitap okumuştum ama aradığım şey bu sefer baldıran otu ya da sarı kantaron değildi. En alt rafta, üzerinde ağır bir toz tabakası ve paslanmış gümüş bir mühür olan, deri kaplı devasa bir cilt gördüm. Kitabın kapağında sadece tek bir kelime kazınmıştı: KADİS.
Parmaklarım kitabın soğuk derisine dokunduğunda, bileğimdeki o mor damarların hırçın bir şekilde zonkladığını hissettim. Kitabı kucağıma alıp kuytu bir masaya oturdum. Sayfaları çevirdikçe, bir şifacı olarak bildiğim tüm gerçekler sarsılmaya başladı.
"Kadis Soyu: Maddenin Efendileri" başlığı altında yazanlar kanımı donduruyordu:
"Kadis kanı taşıyanlar, doğanın akışına hükmeder. Onlar için zaman ve madde birer oyuncaktır. En güçlüleri, parçalanmış olanı bir bakışıyla eski haline döndürebilir (Geri Döndürme), kapalı olan her yolu iradeleriyle açabilir ve görünmez olanı bile ruhlarının ışığıyla sobeleyebilirler. Onların mor ateşi, sadece yıkmak için değil, evrenin dokusunu yeniden örmek içindir. Ancak bu güç, sahibinin duygularıyla beslenir; öfke yıkımı, sevgi ise mutlak korumayı getirir."
Kitabın bir sonraki sayfasında, Kadislerin en büyük özelliğinin "İradeyle Hükmetme" olduğu yazıyordu. Eğer bir Kadis bir şeyin olmasını gerçekten isterse, evren ona itaat etmek zorundaydı. Dokunmadan açılan kapılar, kadehe geri dönen şarap... Hepsi bu kitapta birer "belirti" olarak anlatılıyordu.
"Hayır," diye fısıldadım, kitabı hızla kapatarak. Gözlerim dolmuştu. "Ben sadece insanları iyileştirmek istiyorum. Ben bir canavar, bir yıkıcı olamam. Bu kitap yalan söylüyor."
Tam o sırada, kütüphanenin yüksek tavanında bir gölge dalgalandı. O ağır çam ve fırtına kokusu tozlu rafların arasından süzülüp yanıma ulaştı. Alaric, o 1.94’lük heybetiyle tam arkamda dikiliyordu. Kitabı kapatsam da, kapağındaki o parlayan gümüş mührü görmüştü.
"Gerçeklerden kaçamazsın Lyra," dedi Alaric. Sesi bu sefer bir kralın emri gibi değil, bir dostun, belki de daha fazlasının şefkatiyle doluydu. "O kitapta yazanlar senin kim olduğunu değiştirmez. Sen hala o inatçı, narin ve eşsiz şifacısın. Ama artık... neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmek zorundayız.”Kitabın deri kaplı kapağındaki o gümüş mühür, Alaric’in kor gibi yanan gözlerinin altında adeta bir suç aleti gibi parlıyordu. 1.94’lük devasa gölgesi üzerime çökerken, o sarsılmaz sakinliği beni her şeyden daha çok yaraladı. O inatçı Vaelora ruhum, bu kabullenişe karşı bir patlama noktasına gelmişti.
Ayağa fırladım, ağır kitap kucağımdan düşüp tok bir sesle yere çarptı. Porselen beyazı tenim öfkeden kıpkırmızı kesilmişti.
"Neden hala buradasın Alaric?" diye bağırdım. Sesim kütüphanenin yüksek tavanlarında yankılanırken, raflardaki binlerce yıllık kitaplar titremeye başladı. "Bu kitapta yazanları görmüyor musun? Kadisler... Onlar yıkımın, maddenin ve her şeyi küle çevirmenin efendileriymiş! Ben senin krallığını, senin hayatını, hatta o küçük çocuğun bile asla unutamadığı o yangınları temsil ediyorum! Benden nefret etmelisin! Beni bu kütüphaneye ya da o karanlık zindana gömmelisin!"
Bileğimdeki mor damarlar, içimdeki hırçın fırtınayla birlikte artık derimin dışına taşacakmış gibi parlıyordu. Ellerimi iki yana açtığımda, kütüphanedeki o ağır meşe raflar gıcırdamaya, havada asılı duran toz zerreleri mor bir ışıkla dönmeye başladı. Kendi gücümün yarattığı bu kaos, bir şifacı olarak beni dehşete düşürse de duramıyordum.
"Git buradan!" diye haykırdım. Bir kez daha mor bir enerji dalgası benden dışarı doğru yayıldı. Masadaki mürekkep hokkaları titredi, raflardaki parşömenler havalandı. "Sen cadılardan nefret ediyorsun! Sen onların çocukluğunu yaktığını söylüyorsun! Şimdi karşında duran bu... bu şeye neden hala o hayranlıkla bakıyorsun?"
Alaric, bu yıkıcı enerjiye rağmen bir adım bile geri atmadı. Aksine, o fırtına kokusuyla birlikte üzerime doğru bir adım daha attı. Mor ışığımın yarattığı o görünmez baskı kalkanına göğüs geriyordu. Gözlerindeki o kor sönmemişti ama bu sefer içinde nefret değil, sarsıcı bir sahiplenme vardı.
"Çünkü Lyra," dedi Alaric, sesi rafların gıcırtısını bastıracak kadar derinden geliyordu. "Ben karşımda bir cadı görmüyorum. Ben karşımda, kendi gücünden korkan ama yine de o narin elleriyle şifa dağıtmaya çalışan o dik başlı Vaelora kadınını görüyorum. Eğer yıkılacaksa her şey, senin mor ateşinle yıkılsın; başkasının cennetine değişmem."
O an, kütüphanenin kapısında Elora ve Kaelen belirdi. Elora, çocukluk arkadaşının bu kontrolsüz gücü karşısında dehşet içinde kalmıştı ama bir adım bile uzaklaşmaya niyeti yoktu.
"Lyra, sakin ol!" diye seslendi Elora, kılıcını değil, ellerini barışçıl bir şekilde havaya kaldırarak. "Sen bizim Lyra'mızsın. O kitap sadece geçmişi anlatıyor, senin geleceğini değil!"
Ancak raflardaki titreme dinmiyordu; mor ışık kütüphaneyi bir koza gibi sarmaya başlamıştı.Kütüphanenin yüksek tavanlarında yankılanan kükremem ve rafları sarsan o kontrolsüz mor fırtına, zihnimin derinliklerinden gelen bir fısıltıyla bıçak gibi kesildi. O ses, kütüphanedeki rüzgardan ya da Alaric’in derinden gelen sesinden çok daha güçlüydü. Sanki ruhumun en ücra köşesinde bir kapı aralanmış ve oradan sızan bir gerçeklik, tüm benliğimi dondurmuştu.
"Annen yaşıyor..."
Bu üç kelime, kütüphanedeki o hırçın enerjiyi bir anda yuttu. Ellerimden yayılan, rafları titreten o yakıcı mor ışık, sanki hiç var olmamış gibi saniyeler içinde söndü. Havada uçuşan parşömenler ve ağır toz zerreleri yerçekimine yenik düşerek yavaşça yere süzüldü. Az önce yıkımın eşiğinde olan o devasa oda, bir anda ölümcül bir sessizliğe gömüldü.
Porselen beyazı ellerim titreyerek yanlarıma düştü. Dizlerimin bağı çözülmüş, soluğum kesilmişti. Gözlerimi boşluğa dikmiş, zihnimde yankılanan o fısıltının yankısını tutmaya çalışıyordum. Annem... Onu yıllar önce bir salgında kaybettiğimi sanıyordum. Onu kendi ellerimle toprağa verdiğimi düşünürken, bu ses nereden gelmişti?
Alaric, o 1.94’lük heybetiyle hala karşımda, az önceki mor dalganın yarattığı o sarsılmaz duruşunu koruyordu. Kor gibi yanan gözleri, bir anlık patlamanın ardından gelen bu ani durgunluğu anlamaya çalışır gibi kısıldı. Kaelen ve Elora, kapı eşiğinde donakalmışlardı. Herkes, "ne oluyor?" der gibi birbirine ve bana bakıyordu.
"Lyra?" dedi Elora, bir adım öne çıkarak. Sesi, o sarsılmaz dostluğumuzun verdiği endişeyle titriyordu. "Işığın... bir anda söndü. İyi misin? Canın mı yanıyor?"
"O..." diye mırıldandım, sesim bir şifacının narinliğiyle ama sarsıcı bir dehşetle çıktı. "O yaşıyor."
Alaric, o ağır çam kokusuyla birlikte bana doğru bir adım daha attı. "Kim yaşıyor Lyra? Az önce bizi bu kütüphaneye gömecek olan o güç nereye gitti?"
Bakışlarımı Alaric’in o keskin, sorgulayıcı gözlerine diktim. "Annem," dedim, feryat edercesine. "Annem ölmedi Alaric. Onu hissettim... Az önce o mor ışığın içinden bana seslendi. O yaşıyor ve bir yerlerde beni bekliyor!"
Kütüphanenin karanlık bir köşesinde, gölgelerin içinden Hekate’nin o tekinsiz silüeti belirdi. Yaşlı cadı, bembeyaz gözleriyle bana bakarken dudaklarında o bildik, gizemli gülümseme vardı.
"Kan, kanı her zaman bulur efendim," dedi Hekate, sesi tozlu rafların arasında yılan gibi süzülerek. "Kadis mührü sadece bir güç değil, aynı zamanda kopmayan bir bağdır. Işığınız söndü çünkü kalbiniz artık öfkeyle değil, özlemle atıyor."
Alaric, bu sözler üzerine kılıcının kabzasını sıktı. "Eğer bu bir cadı oyunun parçasıysa..." diye gürledi. Ama bakışlarındaki o kor ateş, benim yüzümdeki o çaresiz umudu görünce bir anlığına sönükleşti.Alaric, o 1.94’lük heybetiyle elini hafifçe havaya kaldırdı. Sadece tek bir işaretle Kaelen ve Elora’yı, hatta o gölgelerin arasından sırıtan Hekate’yi bile dışarı gönderdi. Kütüphanenin devasa kapıları, sanki odadaki gerginliği mühürlemek ister gibi büyük bir gürültüyle kapandı. Şimdi tozlu rafların, uçuşan parşömenlerin ve sönmüş mor ışığın ortasında sadece ikimiz kalmıştık.
Porselen beyazı ellerim hala titriyordu. Zihnimdeki "annen yaşıyor" fısıltısı, kalbimde bir fırtına koparmıştı. Alaric, o ağır çam ve fırtına kokusuyla yavaşça bana doğru yürüdü. Bakışlarındaki o kor ateş sönmemişti ama bu sefer yüzünde, daha önce hiç görmediğim kadar derin ve alaycı bir gülümseme vardı.
"Bak şuna..." dedi Alaric, sesi kütüphanenin yüksek tavanında yankılanarak. "Az önce bu kütüphaneyi başımıza yıkacak olan o narin şifacıya bak. Şimdi ise bir yaprak gibi titriyorsun."
Bana iyice yaklaştı. O kadar yakındı ki, porselen tenim onun zırhından yansıyan ısıyı hissedebiliyordu. Başını hafifçe yana eğdi, o alaycı gülümsemesi daha da belirginleşti.
"Biliyor musun Lyra?" dedi, sesi bir fısıltı kadar derinden gelerek. "Sen bana tahmin ettiğinden çok daha fazla benziyorsun. O reddettiğin güç, o kontrolsüz mor ışık... Tıpkı benim görünmezliğim gibi. Ben de öfkelendiğimde, o çocukluk yangınının acısı içimde harladığında, gücüm benden bağımsız bir canavara dönüşür. Dumanlarım kontrolsüzce yayılır, ışık bükülür ve etrafımdaki herkes... herkes benden bir vebalıymış gibi kaçar."
Ona hayretle baktım. Bir Vaelora adamı olarak, bu kadar savunmasız bir gerçeği alayla harmanlayarak söylemesi sarsıcıydı.
"Senin mor ışığın patladığında raflar titriyor," diye devam etti Alaric, bir adım daha yaklaşıp narin çenemi parmaklarının ucuyla kaldırdı. "Benim görünmezliğim kontrolden çıktığında ise dünya kararıyor. İkimiz de etrafımızdakileri korkutuyoruz, değil mi? Sen o 'iyi' şifacı maskenin ardında bir yıkıcı saklıyorsun, bense bu tacın ardında bir hayalet. İnsanlar bizden kaçıyor çünkü biz, onların asla anlayamayacağı kadar büyük bir karanlığın ve ışığın esiriyiz."
Gözlerim dolmuştu ama o inatçı Vaelora ruhumla geri adım atmadım. "Biz aynı değiliz Alaric," dedim, sesim titreyerek. "Sen o güçle hükmediyorsun. Ben ise sadece... annemi istiyorum. Eğer o yaşıyorsa, bu gücün hiçbir önemi yok."
Alaric’in gülümsemesi bu sefer buruk bir hal aldı. "Eğer o yaşıyorsa," dedi, sesi ciddileşerek. "Onu bulacak olan senin o narin şifacı ellerin değil, az önce rafları titreten o Kadis gücün olacak. Ve o gücü kontrol etmeyi öğrenene kadar... sadece benim yanımdasın.”
