16. bölüm · Vaelora krallığı 1:Görünmez öfke
15. BÖLÜM: ŞAFAK SÖKERKEN
Güneşin ilk ışıkları Vaelora sarayının yüksek pencerelerinden süzülüp porselen beyazı tenime değdiğinde, odadaki manzara karşısında kurumuş kızıl saçlarımın arasından gülümsemekten kendimi alamadım. Gece boyunca esen o hırçın rüzgar dinmiş, yerini huzurlu bir sessizliğe bırakmıştı.
Alaric, o 1.94’lük devasa cüssesiyle, gece bıraktığım o heykel gibi pozisyonda koltukta uyuyakalmıştı. Gardiyan Kral, ömrü boyunca cephelerde, savaş meydanlarında bile bu kadar kaskatı kesilmemiştir eminim; ama omuzunda uyuyan minik bir sincap söz konusu olunca, mülkiyetçi ruhu yerini sarsılmaz bir sabra bırakmıştı.
Vesta çoktan uyanmıştı. Geceki o buz gibi üşümesi ve mor iksirin berbat tadı tamamen geçmiş, eski neşesine kavuşmuştu. Alaric’in geniş omzunda bir o yana bir bu yana koşturuyor, uykusunda bile kaşları çatık olan bu dev adamın kumral saçlarını minik patileriyle çekiştiriyordu.
"Anne! Şuna bak, saçıyla yuva yapabilirim!" diye cıvıldadı Vesta, gümüş çanını andıran sesiyle. Alaric’in bir tutam saçını ağzıyla çekiştirip iyice karıştırdı.
Alaric, o meşhur çam ve fırtına kokusuyla birlikte yavaşça gözlerini araladı. Kor gibi yanan gözleri ilk başta nerede olduğunu anlamaya çalışır gibi etrafta dolandı, ardından omzundaki gıdıklanmayı hissedince duraksadı. Normalde birisi uykusunda saçlarını bu kadar karıştırsa, o kişiyi tek bir hamleyle odanın diğer ucuna savururdu. Ama Vesta’nın o minik, tüylü yüzünü görünce sadece derin, boğuk bir nefes verdi.
"Vesta..." dedi Alaric, sesi uykudan dolayı iyice çatallanmış ve derinden geliyordu. "Eğer bir santim daha çekersen, krallığın en karizmatik kralı değil, kuş yuvası taşıyan bir dev olacağım."
"Zaten öylesin çocuk!" dedi Vesta, Alaric’in burnuna minik bir pati darbesi indirerek. "Baba dediğin, saçını süpürge eder!"
Porselen ellerimle yatağın kenarına oturdum. "Görünüşe göre geceyi sağ salim atlatmışsınız," dedim, Alaric’in o darmadağın olmuş saçlarına bakarak. Alaric bana döndüğünde, o hırçın bakışlarının altında yorgun ama huzurlu bir ifade vardı. En güçlü Başcadı olarak, bu sabah ilk kez kendimi bir sarayda değil, bir yuvada hissettim.Odanın içindeki o neşeli, fındık kokulu sabah havası, kapıya vurulan sert ve düzensiz darbelerle bir anda buz kesti. Vaelora sarayının mermer koridorlarında yankılanan o uğursuz ses, yaklaşan fırtınanın habercisiydi.
"Efendimiz! Acil durum!" diye bağırdı baş muhafız, sesi korkudan titreyerek. "Kaelen... Kaelen zindandan kaçmış! Muhafızlar etkisiz hale getirilmiş, hücre bomboş!"
Alaric, o 1.94'lük devasa cüssesiyle bir yay gibi gerilerek hızla ayağa kalktı. Gece boyunca bir heykel gibi duran o sabırlı adam gitmiş, yerine kor gibi yanan gözleriyle mülkiyetçi ve hırçın Gardiyan Kral gelmişti. Meşhur çam ve fırtına kokusu, odada bir savaş meydanı kadar keskin ve baskın bir şekilde yayıldı.
"Ne demek kaçmış!" diye gürledi Alaric, sesi duvarlardaki porselen vazoları titreterek. "O zindanların anahtarı bizdeydi!"
Alaric'in bu ani ve sarsıcı hareketiyle, az önce onun saçlarıyla oynayan Vesta neye uğradığını şaşırdı. Korkuyla küçük bir çığlık atıp havada bir takla attı ve hızla yatağa, porselen beyazı kucağıma sığındı. Titreyen minik bedenini kurumuş kızıl saçlarımın arasına gizlemeye çalışırken, gümüş çanını andıran sesi bu kez dehşetle kısıldı.
"Anne! O dev adam yine fırtınaya dönüştü! Çok korkuyorum!"
Porselen ellerimle Vesta'yı göğsüme bastırıp onu sakinleştirmeye çalıştım. "Şşşt, buradayım tatlım. Kimse sana zarar veremez," diye fısıldadım ama gözlerim Alaric'in üzerindeydi.
Kaelen'in kaçışı, sadece bir mahkumun firarı değildi; bu, sarayın içindeki ihanetin ne kadar derinlere sızdığının kanıtıydı. En güçlü Başcadı olarak parmak uçlarımdaki mor dumanlar yeniden tütmeye başladı. Kadis krallığına giden yolun anahtarı belki de Kaelen'in elindeydi ve o şimdi karanlığın içinde kaybolmuştu.
Alaric kılıcını kuşanırken bana döndü. Bakışlarındaki o kor ateş, Vesta'ya duyduğu şefkatle bir anlığına yumuşadı ama kararlılığı sarsılmazdı. "Burada kal Lyra. Kapıları mühürle. Onu bulup getireceğim... Ya da bu sarayı onun üzerine yıkacağım.”Alaric, o 1.94’lük devasa cüssesiyle kapıya doğru hamle yaparken, porselen beyazı ellerimle onun sert kolunu yakaladım. Kurumuş kızıl saçlarım omuzlarımdan dökülürken, gözlerimdeki o hırçın Kadis ateşi Alaric’in kor gibi yanan gözleriyle buluştu.
"Yalnız gitmene izin vermeyeceğim, Alaric," dedim, sesimdeki otorite en güçlü Başcadı olduğumu hatırlatır nitelikteydi. "Kaelen'i ben hapse attırdım, onu bulup geri getirmek de benim görevim."
Vesta, korkudan titreyen patileriyle hemen porselen boynuma tırmandı ve saçlarımın arasına gizlendi. "Anne, baba! Eğer o kötü adamı bulursanız, fındıklarımı geri almayı unutmayın!" diye fısıldadı cılız bir sesle.
Sarayın rutubetli ve karanlık mahzenlerine doğru indikçe, meşhur çam ve fırtına kokusu yerini ağır bir is kokusuna bıraktı. Tam zindan girişindeki büyük taş kemerin altında, yolumuzu kesen bir gölge belirdi. Karanlığın içinden süzülerek çıkan kadın, gece kadar siyah saçları ve kusursuz yüz hatlarıyla Lena’ydı. Güzel bir kadındı, kabul ediyordum; ama bir Başcadı’nın porselen asaletine ve ruhundaki o kadim ışığa sahip değildi. Benim yanımda sadece sönük bir mum alevi gibi kalıyordu.
Lena, o ipeksi siyah peleriniyle Alaric’e doğru bir adım attı. Bakışlarını Alaric’in o geniş omuzlarında ve sert yüz hatlarında gezdirdi. Dudaklarında davetkar, hafif bir gülümseme belirdi.
"Vaelora’nın mülkiyetçi kralı..." dedi Lena, sesi bir yılanın tıslaması kadar yumuşak ve kışkırtıcıydı. "Bu kadar öfke o kor gözlerine yakışmıyor. Belki de Kaelen’in peşinden koşmak yerine, daha... sıcak bir teselli aramalısın."
Lena, ince parmaklarını Alaric’in siyah zırhlı göğsüne doğru uzattı, ona hafifçe dokunmaya çalışarak onu baştan çıkarmak ister gibi bir hamle yaptı. Alaric’in o sarsılmaz heybeti bir anlığına duraksadı ama meşhur çam ve fırtına kokusu anında bir fırtınaya dönüşerek odayı doldurdu.
Porselen ellerim yumruk haline geldi, parmak uçlarımdan yükselen mor dumanlar Lena’nın etrafını sarmaya başladı. "Dokunma ona," diye fısıldadım, sesim mezar sessizliği kadar soğuktu. "Onun sahibi olduğu her şey benim korumam altındadır ve sen, o ellerini çekmezsen sana cehennemi yaşatırım.” adını söylemedi ama hissetmiştim öyle almalıydı saçmaydı ama adı lenaydı. Emindim.Porselen beyazı ellerimin ucunda yükselen mor dumanlara rağmen, Lena’nın o cüretkar gülümsemesi sönmedi. Aksine, siyah saçları omuzlarından süzülürken, Alaric’in o 1.94’lük heybetine daha da sokuldu. Parmaklarını onun zırhlı göğsünde aşağıya doğru kaydırırken, meşhur çam ve fırtına kokusu, Lena’nın yaydığı o yasaklı, tatlı çiçek kokusuyla karışıp ağırlaştı.
"Ah, Yüce Başcadı..." dedi Lena, sesi bir yılanın tıslaması kadar yumuşak ve kışkırtıcıydı. Alaric’in kor gibi yanan gözlerinin içine bakarak, o mülkiyetçi tavrıyla fısıldadı: "Cehennem... Belki de Gardiyan Kral’ın kolları, senin buz gibi porselen dünyandan daha sıcak bir cehennemdir. Denemeden bilemezsin, değil mi Alaric?"
Alaric, o sarsılmaz iradesine rağmen, bu yoğun büyü ve baştan çıkarma hamlesi karşısında bir anlığına duraksadı. Gözleri Lena’nın dudaklarına kayarken, ensemdeki Kadis bağı sızladı. O an, zihnimde şimşekler çaktı. Kendi kendime fısıldadım, sesim ruhumun derinliklerinde yankılandı:
"Kızım... Lyra. Sen bir Kadis Başcadısısın. Burası senin evin değil, bu adam senin kralın değil. Buradan kaçmalısın. Kendi kayıp krallığını, o mor ışıklı Kadis topraklarını bulmalısın. Alaric’i, onun bu hırçın sevgisini ve Vaelora’nın mülkiyetçi zincirlerini arkanda bırakmalısın."
Mantığım bana bunu emrediyordu. Kaçmak, özgür olmak, kendi tahtıma oturmak... Ama Alaric’in o sarsılmaz heybetine sokulan Lena’yı gördüğümde, içimdeki hırçın Kadis ateşi mantığımı yakıp kül etti. Kurumuş kızıl saçlarımın altından yükselen o ilkel öfke, porselen tenimdeki mor damarları çılgınca parlattı.
"Ama..." diye mırıldandım, sesim mezar sessizliği kadar soğuk ve ölümcüldü. "Ama olmuyor... Kaçamıyorum. Çünkü eğer şimdi gitmezsem, bu kadını, Gardiyan Kral’ın göğsüne dokunan o iğrenç ellerini ve o kibirli yüzünü oracıkta, parça parça edip öldürürüm!"
Parmak uçlarımdan fırlayan mor dumanlar, Lena’nın etrafında dönen keskin birer bıçağa dönüştü. Vesta, saçlarımın arasından kafasını çıkarıp "Anne, o boyalı cadıyı gerçekten parçalayacak mısın? fındıklarımı geri almadan öldürme!" diye feryat etti. Alaric, aramızdaki o sarsıcı Kadis bağının bu öfkeyle nasıl titrediğini hissedince, kor gibi yanan gözlerini Lena’dan çekip bana çevirdi.Sarayın rutubetli mahzeninde hava, porselen tenimden yayılan mor dumanlar ve Alaric’in o mülkiyetçi çam ve fırtına kokusuyla iyice ağırlaştı. Lena, o cüretkar gülümsemesiyle Alaric’in zırhlı göğsüne iyice sokulmuş, tırnaklarını onun derisine geçirmek ister gibi bir hamle yapmıştı.
Zihnimdeki o ses—kaçmalısın, kendi krallığını bulmalısın diyen o mantıklı fısıltı—içimdeki hırçın Kadis ateşinin altında tamamen kül oldu. Gözlerimdeki o kor parıltı, Lena’nın siyah saçlarına kenetlendi. Eğer şu an buradan gitmezsem, bu kadının o kibirli yüzünü ellerimle parçalayacaktım.
"Dokunma dedim sana!" diye gürledim, sesim taş duvarları çatlatacak kadar güçlü çıktı.
Porselen beyazı ellerimi havaya kaldırdım. Parmak uçlarımdan fırlayan mor dumanlar, Lena’nın etrafında keskin bir kafes gibi daralmaya başladı. Lena, bu sarsıcı güç karşısında bir anlığına irkilse de geri adım atmadı; aksine, Alaric’in kulağına doğru eğilip "Görüyor musun Kralım? Senin porselen bebeğin ne kadar da hırçın..." diye fısıldadı.
Alaric, o 1.94’lük devasa cüssesiyle bir anlığına donup kalmıştı ama benim o kontrol edilemez öfkem aramızdaki Kadis bağını bir tel gibi gerince, kor gibi yanan gözleri Lena’dan çekilip bana kilitlendi. Lena’nın elini göğsünden sertçe çekip fırlattı.
"Yeter!" dedi Alaric, sesi bir fırtınanın kopuşu gibi derinden gelerek.
Alaric, o mülkiyetçi tavrıyla bir adımda yanıma geldi ve porselen beyazı belimi sıkıca kavrayarak beni kendine çekti. Diğer eliyle Lena’nın boğazına yapıştı ve onu arkadaki soğuk taşa sertçe çarptı. Lena’nın nefesi kesilirken, Alaric’in yüzünde o meşhur, korkutucu ifade belirdi.
"Benim kraliçemi sadece ben kızdırabilirim," diye fısıldadı Alaric, Lena’nın yüzüne doğru. "Ve onun hırçınlığı, senin tüm sahte güzelliğinden daha değerlidir. Şimdi söyle, Kaelen nerede?"
Vesta, saçlarımın arasından kafasını çıkarıp Lena’ya dil çıkardı. "İşte böyle! Anneme bulaşanın sonu budur, seni boyalı yılan!" diye bağırdı.
Porselen ellerim hala titriyordu; Lena’yı öldürmek için duyduğum o yoğun arzu, Alaric’in bana dokunuşuyla biraz olsun durulmuştu ama içimdeki o hırçın ses hala susmamıştı. Kendi krallığımı bulmalıydım, evet; ama önce bu saraydaki her bir hainin sonunu görmeliydim.Alaric, o devasa ve nasırlı eliyle Lena’nın boğazını sıkmaya devam ederken, kor gibi yanan gözlerinde bir anlık tereddüt belirdi. Lena’nın nefesi kesiliyor, siyah saçları duvara sürtünüyordu. Ancak Alaric, o mülkiyetçi ama stratejik zekasıyla elini yavaşça gevşetti.
"Ölmeyeceksin," diye gürledi Alaric, sesi mahzenin derinliklerinde yankılanarak. "Hâlâ işimize yarayacak sırlar taşıyorsun. Kaelen’in nereye gittiğini söyleyene kadar nefes almana izin vereceğim."
Fakat benim içimdeki o hırçın Kadis ateşi bu mantıklı kararı kabul etmiyordu. Lena’nın Alaric’e o cüretkar dokunuşu, porselen tenimdeki mor damarları birer lav nehri gibi kaynatmıştı. "İşimize yararmış..." diye fısıldadım, sesim bir fırtınanın kopmasından hemen önceki o tekinsiz sessizliğe benziyordu.
O an, en güçlü Başcadı’nın kontrolsüz gücü odadaki yerçekimini hiçe saydı.
Mahzenin duvarlarındaki ağır meşaleler, yerdeki eski şarap fıçıları ve muhafızların bıraktığı kılıçlar bir anda havaya kalktı. Alaric’in meşhur çam ve fırtına kokusu, benim mor dumanlarımın yarattığı o yoğun statik elektrikle karıştı. Vesta, saçlarımın arasından "Anne! Her şey uçuyor! Mal mısın nesin, bizi de uçuracaksın!" diye çığlık attı.
Havadaki her şey, sanki görünmez bir el tarafından yönetiliyormuş gibi hızla dönmeye başladı. Alaric bile bu devasa güç karşısında bir adım geri atmak zorunda kaldı. Öfkem doruk noktasına ulaştığında, aniden derin bir nefes aldım ve ellerimi iki yana bıraktım. Havada süzülen onlarca ağır eşya, tek bir parça bile kırılmadan, sanki hiç yerlerinden oynamamışlar gibi yumuşakça eski yerlerine geri döndü.
"Yeter!" diye bağırdım, gözlerimdeki o mor parıltı Lena’yı küle çevirmek istercesine yanıyordu. "Bu saray, bu yalanlar ve senin bu 'stratejik' kararların... Hepsi canımı sıkıyor!"
Arkamı dönüp kurumuş kızıl saçlarımı savurarak mahzenden hızla dışarı çıktım. Porselen beyazı ayaklarım rutubetli zeminde sert yankılar bırakırken, Alaric’in arkamdan "Lyra! Dur!" diye seslenişini duydum ama durmadım. Kendi krallığımı, Kadis’in o buz gibi ama dürüst topraklarını bulmam gerekiyordu.
Vesta, boynuma iyice sarılmış, arkasına bakarak "Baba! Çabuk gel, annem gerçekten delirdi bu sefer!" diye bağırıyordu.Mahzenin rutubetli havasından hızla sıyrılıp sarayın üst katlarına tırmanırken, porselen beyazı ellerim hâlâ öfkeden titriyordu. Peşimden gelen o meşhur çam ve fırtına kokusu, Alaric’in beni durdurmaya kararlı olduğunu fısıldıyordu ama benim zihnimde tek bir düşünce vardı: Vesta’yı bu karanlık oyunun dışında tutmak.
"Anne, nereye gidiyoruz? Baba arkamızdan fırtına gibi geliyor, mal mısın neden kaçıyoruz?" diye cıvıldadı Vesta, kurumuş kızıl saçlarımın arasından kafasını çıkararak.
Kütüphanenin ağır meşe kapılarını bir büyüyle ardına kadar açtım. İçeride Hekate ve genç Elora, kadim parşömenlerin başında fısıldaşıyorlardı. Beni bu halde, gözlerimdeki mor ateşle görünce ikisi de ayağa kalktı.
"Hekate! Elora!" diye bağırdım, sesim koridorlarda yankılanarak. "Kaelen dışarıda bir yerlerde ve Lena gibi yılanlar etrafımızda dolaşıyor. Vesta’nın bu savaşın ortasında kalmasına izin veremem."
Boynuma bir kilit gibi sarılmış olan minik sincabı nazikçe ama kararlı bir hamleyle porselen ellerimin arasına aldım. Vesta, ne yapacağımı anlayınca gümüş çanını andıran sesiyle protesto etmeye başladı.
"Hayır! Anne, bırakma beni! Sensiz fındıklarımı kim koruyacak?"
"Sadece bir süreliğine, tatlım," diye fısıldadım, burnunu porselen yanağıma sürterek. "Hekate ve Elora sana benden bile daha iyi bakacaklar. Burada, bu sihirli kalkanların arkasında güvendesin."
Vesta’yı Hekate’nin şefkatli kollarına bıraktım. Hekate, "Onu canımız pahasına koruyacağız, Yüce Başcadı," diyerek Elora ile birlikte Vesta’nın etrafında koruyucu bir çember oluşturdu. Vesta, Elora’nın omzuna tırmanıp bana yaşlı gözlerle bakarken kalbim sızladı ama bu hırçın dünyada onun güvenliği her şeyden önemliydi.
Tam o sırada kapı bir gürültüyle açıldı ve Alaric, o 1.94'lük heybetiyle içeri daldı. Önümüze bir fırtına duvarı örerek geçişimi engelledi. Kor gibi yanan gözleri önce Vesta’ya, sonra bana kenetlendi.
"Onu bıraktın," dedi Alaric, sesi bir aslanın kükremesi kadar derinden gelerek. "Bu demek oluyor ki... Gerçekten gitmeye kararlısın. Ve beni burada, bu harabenin içinde tek başıma bırakacaksın."
Porselen beyazı ellerimi iki yana açtım, parmak uçlarımdan yükselen mor dumanlar onun fırtına duvarıyla çarpışmaya başladı. "Seni bırakmıyorum Alaric," dedim, sesimdeki hırçınlık yerini derin bir kederi gizleyen bir ciddiyete bırakarak. "Ama Vesta güvende olduğuna göre, artık bu savaşı kendi kurallarımla bitirebilirim.”"Gitmiyorum!" diye gürledim, sesim kütüphanenin yüksek tavanlarında yankılanırken. Porselen beyazı ellerimi hırsla yanıma indirdim. "En azından şimdilik değil. Ama bu sarayda, senin o 'stratejik' kararlarınla bir dakika daha aynı havayı solumayacağım!"
Kurumuş kızıl saçlarımı sert bir hamleyle arkama savurup Alaric’in ördüğü fırtına duvarının içinden, mor dumanlarımla bir yol açarak geçtim. Vesta’yı Hekate ve Elora’nın güvenli kollarına bıraktığım o son bakış içimi sızlatsa da, öfkem şu an her şeyin üzerindeydi. Hızla üst kattaki odama doğru tırmanmaya başladım.
Arkamdan gelen o ağır, ritmik ayak sesleri ve meşhur çam ve fırtına kokusu, Alaric’in pes etmeye niyetli olmadığını gösteriyordu. Odaya girip kapıyı çarparak kapatmaya çalıştım ama 1.94’lük devasa cüssesiyle Alaric, kapıyı tek eliyle durdurup içeri süzüldü.
"Lyra, yeter artık!" diye kükredi Alaric. O sarsılmaz Gardiyan Kral maskesi düşmüş, yerini kor gibi yanan gözlerdeki gerçek bir hırçınlığa bırakmıştı. "Lena sadece bir piyondu! Onu öldürmemek, Kaelen'e ulaşmanın tek yoluydu. Neden anlamıyorsun?"
"Anlamıyorum çünkü sen her şeyi bir satranç tahtası gibi görüyorsun!" diye bağırdım, porselen beyazı göğsüm öfkeyle inip kalkarken. "O kadının sana dokunmasına, o iğrenç ellerini üzerinde gezdirmesine izin verdin! Benim krallığımda, benim onurumun olduğu yerde böyle bir şeye yer yok!"
"Senin onurun mu, yoksa o meşhur kıskançlığın mı?" diye karşılık verdi Alaric, üzerime bir gölge gibi yürüyerek. "Beni mülkiyetin olarak gördüğünü itiraf etsene!"
"Asla! Ben kimsenin sahibi değilim ve kimse de benim sahibim olamaz!"
Bağırışlarımız odanın taş duvarlarında yankılanıyor, porselen tenimdeki mor damarlar öfkeden çılgınca parlıyordu. Tam tekrar ağzımı açıp ona en ağır Kadis beddualarını sıralayacakken, Alaric saniyeler içinde aramızdaki mesafeyi kapattı.
Güçlü, nasırlı elleriyle porselen yüzümü kavradı ve beni susturmak için dudaklarıma sert, sarsıcı bir öpücük kondurdu.
Bu öpücük bir öncekinden çok daha hırçın ve mülkiyetçiydi. Dudaklarımın arasındaki o itiraz fısıltısı, Alaric’in yakıcı sıcaklığında eriyip gitti. Öfkemiz, tutkuyla harmanlanmış bir fırtınaya dönüşmüştü. Porselen ellerim onun zırhlı göğsünde yumruk haline gelse de, meşhur çam ve fırtına kokusu zihnimi uyuşturuyor, tüm savunmamı yerle bir ediyordu.Alaric’in o hırçın ve mülkiyetçi öpücüğü dudaklarımda patladığında, bir anlığına zihnimdeki tüm Kadis büyüleri sustu. Meşhur çam ve fırtına kokusu her yanımı sarmış, o 1.94’lük devasa cüssesi üzerime bir gölge gibi çökmüştü. Ancak bu susturma çabası, içimdeki o hırçın Başcadı ateşini söndürmek yerine daha da körükledi.
Porselen beyazı ellerimi onun zırhlı göğsüne dayayıp tüm gücümle ittim. Alaric, beklemediği bu hamleyle bir adım geri sendeledi; kor gibi yanan gözlerinde şaşkınlık ve bastırılmış bir arzu bir aradaydı.
"Beni öperek susturabileceğini mi sanıyorsun Gardiyan Kral?" diye kükredim, sesim odanın yüksek tavanlarında yankılanarak. "Ben senin sarayındaki o boyalı bebeklerden değilim! Beni mülkiyetin altına alamazsın!"
Öfkem o kadar kontrolsüzdü ki, porselen tenimdeki mor damarlar çılgınca parlamaya başladı. Masanın üzerinde duran, Vaelora’nın en değerli işçiliğiyle yapılmış porselen vazoyu bir hamlede kaptım. Alaric daha ne olduğunu anlamadan, vazoyu büyük bir hırsla tam tepesinde parçaladım.
ÇAT!
Porselen parçaları odaya saçılırken, Alaric’in o darmadağın olmuş kumral saçlarının arasından küçük parçalar döküldü. Alaric kımıldamadı bile; sadece gözlerini kıstı ve yüzündeki o sarsılmaz ifadeyi korudu. Başından aşağı dökülen porselen tozları, onun o sert ve mülkiyetçi havasına garip bir vahşilik katmıştı.
"Vazo için üzgünüm," dedim, kurumuş kızıl saçlarımı hırsla geriye savurarak. "Ama zihnimi bulandırmana izin vermeyeceğim. Lena hâlâ yaşıyor, Kaelen dışarıda ve sen hâlâ beni dizginlemeye çalışıyorsun!"
Alaric, elini saçlarına atıp porselen kırıklarını silkeledi. Meşhur çam ve fırtına kokusu şimdi öfkeyle daha da ağırlaşmıştı. "O vazoyu kafamda kırman seni rahatlattıysa ne ala Lyra," dedi, sesi bir fırtınanın homurtusu kadar alçak ve tehlikeliydi. "Ama şunu bil; o öpücük seni susturmak için değil, o hırçın ruhunu hatırlatman içindi. Şimdi, o enerjini vazolar yerine Kaelen’i bulmaya harcayacak mısın?”Odadaki gerginlik, yerdeki porselen kırıkları gibi her yana saçılmıştı. Alaric’in darmadağın olmuş kumral saçlarından süzülen tozlar, mülkiyetçi ve hırçın bakışlarıyla birleşince ortaya ürkütücü bir manzara çıkıyordu. Tam o sırada kapı yavaşça aralandı; Hekate, kucağında ne yapıp edip kendini kütüphaneden dışarı attırmış olan Vesta ile içeri girdi.
Vesta, yerdeki porselen yığınını ve Alaric’in o darmadağın halini görür görmez gümüş çanını andıran sesiyle küçük bir çığlık attı. Hekate’nin kollarından bir şimşek gibi fırlayıp porselen beyazı kollarıma sığındı. Kurumuş kızıl saçlarımın arasına gizlenirken patileriyle elbiseme sıkıca tutundu.
"Anne! Burası savaş alanına dönmüş! Mal mısın baba, neden kafanda vazo taşıyorsun?" diye cıvıldadı Vesta, korkuyla karışık bir merakla Alaric’i süzerek.
Hekate, yerdeki parçalara ve ardından Alaric’in o sarsılmaz ama toz içindeki heybetine baktı. Kaşlarını kaldırıp o bilge, derin sesiyle sordu:
"Bu porselen vazo neden yerde bin parça olmuş? Vaelora’nın en nadide parçasıydı o."
Porselen ellerim hâlâ öfkeden titriyordu, nefes alışverişlerim düzensizdi. Alaric’in o kor gibi yanan gözlerinin içine bakarak, sesimdeki o hırçın Kadis ateşini gizlemeden cevap verdim:
"Parçaladım," dedim, kelimelerin üzerine basa basa. "Onun kafasında parçaladım! Beni öperek susturabileceğini sandı, ben de ona kiminle dans ettiğini hatırlattım!"
Alaric, meşhur çam ve fırtına kokusuyla birlikte derin bir nefes aldı. Elini saçlarına atıp son porselen kırıntısını da silkeleyerek Hekate’ye döndü. "Kraliçem biraz... enerjik bir sabah geçiriyor Hekate," dedi Alaric, sesi bir fırtınanın uğultusu kadar boğuk ve mülkiyetçi bir tınıdaydı. "Vazo gitti ama en azından artık birbirimize karşı daha dürüstüz."
Hekate içini çekerek elindeki asayı yere vurdu. "Dürüstlüğünüzü zindanlardaki boş hücreye ve kaçan Kaelen’e saklayın. Vesta’nın üşümesi durdu ama Kadis’in buzları erimeye başladı. Vakit daralıyor.”
