6. BÖLÜM: KISKAÇ VE SAVURULAN FIRTINA

Vaveyla Yazarı: Zöhre Yılmazzz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: 6. BÖLÜM: KISKAÇ VE SAVURULAN FIRTINA

6. BÖLÜM:
"Teodensell Dönüşüm"
(Deniz'in Anlatımıyla)
Spor salonundaki o heyecanlı voleybol maçının ardından üzerimde tatlı bir yorgunluk ve zaferin verdiği hafif bir tebessüm vardı.
Soyunma odasında duş alıp okul kıyafetlerimi tekrar giydim.
Aynadaki yansımama bakarken saçlarımı serbest bıraktım.
Teoman’ın filenin altından uzattığı o el ve söylerken gözlerinin içinde çakan hafif alaycı ama takdir eden ışık aklımdan çıkmıyordu.
Ukala biriydi, evet. Kendini okulun kralı falan sanıyordu.
Ama maçı kaybettiğinde çamurlaşmamıştı. Beceriksizce bahaneler uydurmamış, yenilgiyi centilmence kabullenmişti.
Bu da kafamdaki "Teoman" profilini biraz karmaşıklaştırıyordu.
Soyunma odasından çıktığımda Leyla’yla Ezgi kapının yanındaki bankta beni bekliyordu. Ezgi sırtını duvara yaslamış, bacağını ritmik bir şekilde sallayarak hala maçı anlatıyordu.
"Kızım gördünüz değil mi?" dedi Ezgi beni görünce heyecanla kolumu dürterek.
"Kutay’ın üzerine öyle bir smaç çaktım ki adamın gözü kaydı resmen! Ama var ya, çocuk da az değilmiş hani. Duvar ördü önüme. Yine de maçı aldık ya, o bana bir hafta yeter."
Leyla hafifçe güldü. "Ezgi yalnız Kutay sana spor içeceğini uzatırken bence kalpten gidiyordu, fark etmedin mi hiç?"
"Saçmalama Leyla ya!" dedi Ezgi, yanakları hafifçe kızarırken. "Adam kibarlık olsun diye verdi işte. Konuyu bana getirmeyin şimdi."
Sonra bana döndü, gözlerini kısıp sinsice sırıttı. "Asıl sen anlat Deniz Kızı! Teoman’la el sıkışırken aranızdaki o elektrik neydi öyle? Koridorda laf sokuyordunuz, sahada resmen yangın çıkardınız."
"Off abartmayın kızlar ya," dedim çantamın askısını omzumda düzeltirken.
"Alt tarafı maç bitti, el sıktık. Hem unuttunuz galiba, birazdan kütüphanede o ukalayla prova var. Asıl kavgayı orada görün siz."
Koridora çıktığımızda Aras duvara yaslanmış bizi bekliyordu. Bizi görünce doğruldu, doğrudan Leyla’ya baktı. "Leyla, hocayla konuştum da... Tuvaller gelmiş atölyeye. Çıkışta kütüphaneden önce bir uğrayalım mı? Yardım edersin belki, tek başıma halledemem şimdi."
Leyla’nın gözleri parladı. Yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. "Valla mı? Süper olur! Zaten aklımda iki tane bomba fikir vardı, yolda anlatırım sana."
Aras’ın o her zamanki odun, ciddi suratında hafif bir tebessüm belirdi. "Tamamdır, çıkışta kapıdayım o zaman."
Bunların arasındaki şu utangaç halleri görünce içimden gülmeden edemedim. Aras eski okulda kazık yediğinden beri millete karşı çalı çırpı gibiydi, kimseyi yanaştırmazdı. Leyla iki günde çocuğun duvarlarını yıktı geçti valla.
Ders bitti, son zil koridorlarda yankılandı. Bizimkiler atölyeye doğru geçerken ben de tiyatro dosyalarını kapıp en üst kattaki kütüphaneye çıktım. İçerisi sessizdi, eski kitap kokusuyla karışık hafif bir toz kokusu vardı. Pencerelerden giren sarı akşamüstü güneşi masaların üzerine vuruyordu. En arkadaki geniş ahşap masaya kurulup saatime baktım. 15.30.
"Tam zamanında geldik bakalım Sayın Teoman..." diye mırıldandım kendi kendime.
Beş dakika geçti, tık yok. Tam "Ben gidiyorum, kahrını çekemem" diye kalkacakken kütüphanenin ağır ahşap kapısı gıcırdayarak açıldı. Teoman elinde iki karton bardak kahveyle içeri girdi. Ceketini çıkarmış, siyah tişörtünün kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Aşırı rahat adımlarla masaya doğru geliyordu.
Kahvenin birini çat diye önüme bıraktı.
"Beş dakika geç kaldım çünkü kahve sırası vardı Deniz Kızı," dedi sandalye çekip tam karşıma otururken. "Sert, şekersiz. Seninkini öyle aldım, fırtınalı tipler tatlı şey sevmez."
Kahveye baktım, dumanı tütsün diye bekliyordu. Tam da sevdiğim gibiydi aslında ama tabii ki ona bu zaferi vermeyecektim.
"Eyvallah da beş dakikamı yedin haberin olsun. Süremizden çaldın."
Teoman arkasına rahatça yaslandı, sırıtarak yüzüme baktı. "O beş dakikayı sana öderiz bir şekilde, dert etme. Ee, nereden başlıyoruz Juliet Hanım?"
Kâğıdı önüne ittim. "3. perde, 5. sahne. Romeo gidiyor, Juliet 'gitme' diye yalvarıyor falan. Hoca buradaki o duyguyu ve çelişkiyi iyi yansıtın dedi."
Teoman kâğıda bakmadı bile. Öne doğru eğildi, aramızda mesafe falan kalmadı resmen. Masa boyu bana yaklaştı.
"Kâğıda gerek yok," dedi sesi bir anda ciddileşerek. "Ezberledim ben."
"Hadi canım? Dün aldık metni daha."
"Bir işi yapacaksam tam yaparım," dedi. Yüzündeki o gıcık, alaycı ifade gitmişti. Yüzü tamamen ciddileşti. "Hadi başla. Burası senin odan, sabah oluyor ve ben gitmek zorundayım."
Derin bir nefes aldım, üzerimdeki şaşkınlığı atıp toparlandım.
"Gitmek mi istiyorsun? Gün doğmadı ki daha... O öten bülbüldü ya, valla bak. Her gece şu ağaçta öter. Gitme sevgilim..."
Teoman hiç beklemedi. Masanın etrafından dolanıp yanımda bitti. Sandalyemin arkalığına tutunup üzerime doğru eğildi. Buram buram kahve ve hafif bir parfüm kokuyordu. Sesini iyice düşürdü, fısıltı gibi ama çok net:
"Tarla kuşuydu o, sabahın habercisi... Bülbül değil. Bak dışarıya, gün tepeye tırmanıyor. Yaşamak istiyorsam gitmem lazım Deniz. Kalırsam ölürüm..."
O an kütüphane falan yalan oldu. Gözlerinin içindeki o bakış o kadar gerçekti ki kalbim bir an teklemedi değil. Repliği unutur gibi oldum. Teoman bunu fark etti, hafifçe sırıttı ama rolünü bozmadı. Bana biraz daha yaklaştı:
"Ne diyorsun? Kalayım mı? Sen kal de, seve seve öleyim..."
Yutkundum. Bakışlarımı kağıda kaydırıp zorla toparladım:
"Hayır... Git. Gün doğuyor zaten, git ve yaşa..."
Teoman geri çekildi, yerine otururken o sinir tebessümü geri geldi. "Fena değildin Deniz Kızı. Ama bir ara kaldın öyle? Romeo çarptı galiba?"
Toparlandım hemen, omuz silktim. "Yok ya, nereye vurgu yapacağımı düşündüm sadece. Çok havalanma."
O sırada kapı açıldı, Aras'la Leyla girdi. Leyla’nın elleri boya içindeydi, Aras da onun çantasını taşıyordu. İkisi de gülüşüyordu ama bizi görünce duraksadılar. Aras Teoman’a baktı, Teoman Aras’a. Ama bu sefer kavga edecek gibi değillerdi, birbirlerini süzüyorlardı sadece.
"Bitti mi prova?" dedi Aras yanımıza gelip.
"Bitti bitti, bu kadar yeter bugünlük," dedim eşyaları toplayarak.
Teoman ayağa kalktı. "Yarın aynı saatte kütüphanedeyiz Deniz Kızı. Bu sefer takılmak yok."
"Geç kalmazsan takılmam Teoman," dedim dosyamı çantama atıp.
(Teoman'ın Anlatımıyla)
Kütüphaneden çıkıp okulun merdivenlerinden aşağı inerken Kutay alt katta beni bekliyordu. Ellerini ceplerine sokmuş, duvarı izliyordu. Beni görünce kulaklığını çıkardı.
"Nasıl geçti?" diye sordu kısaca.
"İyiydi," dedim ceketimi omzuma atarken. "Kız sahneye çıkınca bambaşka biri oluyor Kutay. Replikleri söylerken bir an gerçekten Romeo gibi hissettim."
Kutay bana bakıp hafifçe gülümsedi. "Farkındasın değil mi? Çocuğa laf yetiştirip duruyorsun ama kıza bayağı çekiliyorsun."
"Çekiliyorum demeyelim de..." dedim duraksayarak. "Farklı işte. Diğer kızlar gibi yapmacık değil. Ne düşünüyorsa pat diye yüzüne söylüyor."
"Güzel," dedi Kutay. "Ama dikkat et, Sıla bu durumdan hiç memnun değil. Bugün koridorda seninle Deniz’in voleybol maçındaki halini konuşanları duyunca çıldırdı."
"Sıla ne yaparsa yapsın umrumda değil," dedim net bir sesle. "Tiyatro oyununa veya Deniz’e bulaşırsa cevabını alır."
Okul kapısından çıkıp sahile doğru yürümeye başladık. Hava hafif serinlemişti. Kutay’la biraz yürüyüş yaptıktan sonra sahildeki o küçük ahşap kafenin önünden geçiyorduk ki Ezgi’yi gördüm. Dışarı fırlayıp Kutay’ın omzuna vurdu.
"Hey! Yürüyüşte misiniz?" dedi Ezgi neşeyle.
Kutay şaşırdı ama yüzündeki o soğuk ifade anında kırıldı. Ezgi onu darlayıp kafeye doğru sürüklerken ben de peşlerinden girdim. Cam kenarındaki masada Deniz, Aras ve Leyla oturuyordu.
Deniz beni görünce gözlerini devirdi ama yüzünde o tanıdık hırslı tebessüm vardı. Masaya oturduk. Sıla’nın olmadığı, okul stresinin kalmadığı bu ortamda sohbet garip bir şekilde akıp gitti. Aras’la basketbol muhabbeti yaptık, meğer çocuk fena oynuyormuş. Kutay ise Ezgi’nin voleybol taktiklerini dinlerken bıyık altından gülüyordu. Leyla ile Aras ise masanın diğer ucunda kafa kafaya vermiş çizim defterini inceliyorlardı.
Bir ara Deniz’e doğru eğildim. Masanın altından ayağına hafifçe dokunup fısıldadım:
"Farkında mısın bilmiyorum ama... Savaş baltalarını gömdük gibi Deniz Kızı."
Deniz çay bardağını tuttu, bana bakıp fısıldadı:
"Gömmedik Teoman. Sadece mola verdik. Yarın o sahnede fırtına yine kopacak."
Gözlerinin içine bakıp sırıttım. "Kopsun be... Ben o fırtınada boğulmaya dünden razıyım."
Kafeden çıkışta herkes evlerine doğru dağıldı. Deniz ve Aras’ın arkalarından bakarken içimde bu senenin çok başka geçeceğine dair güçlü bir his vardı.
(Deniz'in Anlatımıyla)
Eve geldiğimde akşam yemeğini yiyip odama geçtim. Yatağa uzandığımda kütüphanedeki o sahne yine zihnimde canlandı. Teoman’ın "Kalayım mı? Sen kal de seve seve öleyim" derkenki ses tonu kulağımda çınlıyordu.
"Kendine gel Deniz," dedim yastığa sarılarak. "Adam sadece roldeydi."
Ertesi gün okulda atmosfer garipti. İlk üç ders sakin geçti ama öğleden sonraki tiyatro provası saati yaklaşırken koridorlarda bir huzursuzluk seziliyordu. Tiyatro salonuna doğru yürürken Leyla yanıma geldi, yüzü oldukça gergindi.
"Deniz, Sıla’yı gördün mü bugün?" diye sordu Leyla fısıltıyla.
"Yok, derslerde yoktu sanki. Ne oldu ki?"
"Bilmiyorum, sabah Tiyatro Kulübü odasından çıkarken gördüm onu. Yüzünde çok sinsi bir gülüş vardı. Ezgi’ye sordum, Sıla senin tiyatro seçmelerine girmeni engellemek için bir şeyler çeviriyormuş."
İçimdeki şüphe uyanmıştı. "Ne yapabilir ki? Hoca seçme tarihini koydu zaten."
Tiyatro salonunun devasa kapısını açıp içeri girdik. Sahne ışıkları açıktı. Edebiyat hocası masasında oturmuş dosyaları inceliyordu. Teoman ve Kutay sahnenin kenarında durmuş konuşuyorlardı. Teoman beni görünce başıyla selam verdi.
"Hocam geldik," dedim sahneye doğru adımlayarak.
Hoca başını kaldırdı. "Güzel. Deniz, Teoman... Dünkü çalıştığınız sahneyi dekorlu olarak sahnede görmek istiyorum. Kıyafet odasında Romeo ve Juliet için hazırladığımız kostümler var. Gidin giyinin, 10 dakika sonra sahnedesiniz."
"Tamam hocam," dedim ve sahnenin arkasındaki kostüm odasına doğru yürüdüm.
Kostüm odası uzun, karanlık bir koridorun sonundaydı. İçeride sıra sıra tarihi elbiseler, pelerinler ve dekor malzemeleri vardı. Juliet için hazırlanan beyaz, uzun elbiseyi askıda gördüm. Tam elbiseye doğru uzanacakken arkamdan gürültülü bir kapı kapanma sesi duyuldu!
Hızla arkama döndüm.
"Kim var orada?" diye bağırdı.
Cevap gelmedi. Ama kapının dışındaki ağır demir sürgünün çekilme sesini net bir şekilde duydum! ÇAAANG!
Koşup kapının koluna yüklendim. Kapı kilitlenmişti! Dışarıdan açılması imkansız olan, eski sahne arkası depolarından biriydi burası!
"Hey! Açın kapıyı! İçeride kaldım!" diye kapıya vurmaya başladım.
Dışarıdan bir kıkırdama sesi geldi. Bu ses kesinlikle Sıla’nın sesiydi!
"Kusura bakma Deniz Kızı," dedi Sıla kapının arkasından alaycı bir sesle. "Hoca seçmeler için seni bekleyecek ama sen gelemediğin için başrolü paşa paşa bana verecek. Orada biraz soğukta otur da aklın başına gelsin!"
"Sıla! Saçmalama, aç şu kapıyı! Disipline gidersin!" diye bağırdım kapıyı yumruklayarak.
"Kimse benim yaptığımı bilmeyecek canım," dedi Sıla ve ayak sesleri hızla uzaklaştı.
İçerisi zifiri karanlık ve buz gibiydi. Telefonumu yanıma almamıştım, çantam salonda kalmıştı! Kapıyı ne kadar yumruklasam da sahne arkası izole bir yer olduğu için sesimi kimse duymuyordu. Zaman geçiyordu, seçme saati gelmişti ve ben burada kilitli kalmıştım.
Nefesim hızlandı. Panik yapmamaya çalışarak duvara yaslandım.
(Teoman'ın Anlatımıyla)
Sahne kenarında 15 dakika geçmişti. Hoca sabırsızca saatine bakıyordu.
"Deniz nerede kaldı? Kostüm giymek bu kadar uzun sürmez," dedi hoca çatık kaşlarla.
O sırada Sıla salonun kapısından içeri girdi. Yüzünde gayet masum bir ifadeyle hocanın yanına geldi. "Hocam, Deniz’i koridorda gördüm sanırım. Arkadaşlarıyla bahçeye çıkıyordu. Galiba seçmeyi pek önemsemedi..."
Kaşlarımı çattım. "Deniz böyle bir şeyi asla yapmaz," dedim net bir sesle.
Sıla bana döndü. "Teoman ne biliyorsun? Belki de ezberleyemedi, korktu kaçtı."
Kutay yanıma yaklaştı, kulağıma eğildi. "Teoman, Sıla az önce kostüm odasının olduğu taraftan geliyordu. Elinde bir gariplik vardı."
İçimdeki şüphe bir anda öfkeye dönüştü. Sıla’nın yüzündeki o sinsi gülümsemeyi gördüğüm an olayı çözmüştüm.
Hiçbir şey söylemeden hızla sahne arkasına doğru koşmaya başladım. Sıla arkamdan "Teoman! Nereye gidiyorsun, seçme başlayacak!" diye bağırdı ama onu duymuyordum bile.
Sahne arkasındaki karanlık koridora daldım. Kostüm deposunun önüne geldiğimde ağır demir sürgünün kapatılmış olduğunu gördüm!
"Deniz?!" diye bağırdım sürgüye vurarak. "İçeride misin?!"
İçeriden zayıf, vurma sesleri geldi.
"Teoman?! Sensin mısın?! Kapı kilitli, Sıla beni buraya kapattı!"
Deniz’in sesindeki o hafif çaresizliği ve öfkeyi duyduğum an kanım beynime sıçradı. Bütün gücümle demir sürgüyü kenara çektim ve ağır kapıyı sonuna kadar açtım.
İçerideki loş ışıkta Deniz’i gördüm. Kollarını kavuşturmuş, soğuktan ve öfkeden titriyordu. Beni gördüğü an gözlerindeki o rahatlama ifadesi dünyalara bedeldi.
"İyi misin?" dedim hızla yanına varıp ellerini tutarak. Elleri buz gibiydi.
"İyiyim... Ama o Sıla’yı mahvedeceğim Teoman!" dedi hırsla soluyarak.
"Onu bana bırak," dedim sesimi sertleştirerek. Ceketimi çıkarıp hemen Deniz’in omuzlarına attım. "Şimdi o sahneye çıkacağız. Ve o başrolü alacağız."
Deniz gözlerimin içine baktı. Yüzündeki o fırtınalı özgüven geri gelmişti. "Çıkalım ve ne oynanırmış gösterelim."
(Deniz'in Anlatımıyla)
Teoman’ın ceketini omuzlarımda sıkıca tutarak salona geri döndük. Salona adım attığımız an Sıla bizi gördü ve yüzündeki o zafer ifadesi bir saniyede dehşete dönüştü.
Hoca şaşkınlıkla ayağa kalktı. "Ne oldu size? Deniz neredeydin?"
Teoman öne çıktı, sesi salonda yankılandı: "Ufak bir aksilik oldu hocam. Ama hazırız."
Teoman’la sahneye çıktık. Ne kostüme ihtiyacımız vardı ne de başka bir şeye. Sıla’nın gözlerinin içine baka baka, podyumun ortasında durduk.
Teoman bana doğru bir adım attı. Gözlerinde artık sadece tiyatro oynayan bir oyuncu değil, beni koruyan, bana değer veren gerçek bir Romeo vardı.
"Ne dersin Ruhum? Kalayım mı? Sen kal de, ben ölüme seve seve razı olayım..."
Gözlerimi Teoman’dan ayırmadan, sesimdeki tüm duyguyla haykırdım:
"Hayır... Gitmelisin. Gün doğuyor, git ve yaşa..."
Sahnedeki performansımız bittiğinde salonda derin bir sessizlik oldu. Edebiyat hocası ayağa kalktı ve tek başına alkışlamaya başladı. "Mükemmel... Harikulade bir uyum! Başroller sizindir çocuklar!"
Leyla ve Ezgi salonda çığlık atarak alkışlarken Aras sırıttı. Sıla ise öfkeden kudurmuş bir şekilde salonu terk etmek için kapıya yöneldi.
Tam o sırada okulun ses sisteminden, müdürün o boğuk ve ciddi sesi tüm okulda yankılandı:
"DİKKAT! Deniz YILMAZ ve Teoman AKKAYA... Derhal müdür odasına gelin!"
Teoman’la göz göze geldik. Yüzündeki gülümseme dondu. Sıla kapının önünde durup bize doğru sinsi bir tebessüm attı.
Acaba müdür bizi neden çağırıyordu? Sıla başka bir tuzak mı kurmuştu, yoksa eski okulumuzdaki o büyük sır buraya mı sıçramıştı?
Desteklemeyi lütfen unutmayınnnn
Seviliyorsunuzzzz