3. bölüm · Tarçın
BÖLÜM 3:Bug'ın Kokusu
Ofisin kahve makinesi bozulmuştu. Üç gündür.
Bir yazılım şirketi için bundan daha büyük bir kriz olamazdı. Aysel, makinenin önünde diz çökmüş, bir yandan söyleniyor bir yandan da su haznesine vuruyordu. Defne onu izlerken dudaklarında hafif bir gülümseme vardı. Aslında gülümsemiyordu. Sadece dudakları öyle duruyordu. İçi başkaydı.
"Defno, sen elektrik mühendisi değil misin? Şuna bir el atsana," dedi Aysel başını kaldırmadan.
"Yazılım," dedi Defne. "Elektrik değil. Ben kod yazarım, kablo sökmem."
"Hep aynı bahane. Madem kod yazıyorsun, şu makineye bir güncelleme falan gönder."
Defne güldü. Gerçekten güldü bu sefer. Aysel'in saçmalıkları ilaç gibi geliyordu. Özellikle de dün geceden sonra.
Dün gece.
Kelimeler zihninde yankılandığı an gülümsemesi soldu. Ellerine baktı. Klavyenin üzerinde duran o ince, tanıdık parmaklar. Dün gece bu parmaklar bir çocukluk evinin duvar kağıdına dokunmuştu. Sarı çiçekli, pütürlü, sıcak bir duvar kağıdına. Şimdi ise soğuk bir mekanik klavyenin tuşları üzerinde geziyorlardı.
Hangisi gerçekti?
"Defne?"
Başını kaldırdı. Aysel ayağa kalkmış, elinde iki fincanla ona bakıyordu. Kahve makinesini bir şekilde ikna etmiş olmalıydı.
"İyi misin? Üç kere seslendim."
"İyiyim. Uykumu alamadım galiba."
"Belli oluyor. Gözlerinin altı mosmor. Burak'la kavga falan etmediniz değil mi?"
Defne fincanı alırken başını iki yana salladı. Burak'la kavga etmemişlerdi. Hatta dün akşam her zamanki gibi sakin bir akşam yemeği yemişler, iki bölüm dizi izlemişler ve Defne erkenden uyuyacağını söyleyip odasına geçmişti. Burak biraz bozulmuştu ama üstelememişti. İyi çocuktu Burak. Mühendis kafasıyla her şeye mantıklı bir açıklama arardı. Defne'nin "sadece yorgunum" demesini kabul etmişti.
Oysa Defne yorgun falan değildi. Defne, çocukluğunun banyosunda bir diş fırçasına bakıp ağlamamak için kendini zor tutmuştu.
"Burak bugün gelecek mi?" diye sordu Aysel, kendi masasına geçerken.
"Akşama buluşacağız."
"İyi. Bari seni biraz neşelendirir. Dünden beri suratın düşmüş durumda."
Defne cevap vermedi. Ekranına döndü. Açık olan kod penceresinde bir bug vardı. Satırlar arasında bir yerde, görünmez bir hata. Saatlerdir onu arıyordu. Ama zihni sürekli başka bir şeyi arıyordu. Tarçın'ın tek gözünü. Mickey Mouse'un durmuş saatini. Annesinin mırıltısını.
Parmakları klavyeye gitti. Bir satır kod yazdı. Sildi. Tekrar yazdı. Çalışmıyordu. Tıpkı zihnindeki o görüntüler gibi. Çalıştıramıyordu, silemiyordu da.
Öğle arasında Aysel'le birlikte kantinden sandviç aldılar. Defne ısırmadan önce ekmeğin kokusunu içine çekti. Taze ekmek. Ama o koku bile yetmiyordu. Dün geceki vanilyalı oda spreyinin, ıslak patiskanın, hafif nemli ahşabın kokusu burnundan gitmiyordu. Sanki sinüslerine kazınmıştı.
"Defne," dedi Aysel ağzında marulla. "Seni tanıyorum. Bir şey var. Söylemiyorsun."
"Yok bir şey."
"Yok bir şey yok. Sabah geldiğinden beri sanki bedenin burada ama ruhun başka bir yerde. Burak'la ilgili değilse, ailenle ilgili mi? Annen?"
Defne'nin çatalı elinde dondu. Annesi. Dün mutfakta salatalık doğrayan, saçları simsiyah, genç mi genç annesi. Oysa şu anki annesinin saçları beyazlamıştı. Beli ağrıyordu. Dün geceyi düşününce içi sızladı.
"Annem iyi," dedi Defne. "Gerçekten. Sadece... Dün gece garip bir rüya gördüm. Hâlâ etkisindeyim."
"Ne rüyası?"
"Çocukluğumun evi. Her şey aynıydı. Kokusu bile."
Aysel'in yüzü aydınlandı. "Aa bayılırım öyle rüyalara. Ben de geçen dedemin evini görmüştüm. Uyandığımda ağlamıştım. İnsanın içi gidiyor."
Defne başını salladı. Ama Aysel'in bilmediği bir şey vardı. O bir rüya değildi. Rüya olamayacak kadar gerçekti. Rüya olamayacak kadar uzundu. Ve en kötüsü...
Bu gece yine gidecek miydi?
Akşam Burak'la buluştuğunda hava kararmıştı. Sahilde bir banka oturdular. Burak bir elinde kahve, diğer eliyle Defne'nin omzuna sarılmıştı. Konuşuyordu. İşten, yeni projesinden, arkadaşlarından. Defne dinliyor gibi yapıyordu. Aslında dalgaları izliyordu. Dalgaların sesi, dünkü çocuk tekerlemesine karışıyordu zihninde. "Yağ satarım, bal satarım..."
"Defne?"
"Efendim?"
"Sana bir şey soracağım. Ama dürüst ol."
Defne'nin kalbi sıkıştı. Burak'ın sesi ciddiydi.
"Nedir?"
"Benimle mutlu musun?"
Defne döndü, Burak'ın yüzüne baktı. Sokak lambasının turuncu ışığı altında gözleri endişeliydi. İyi bir insandı Burak. Düşünceliydi. Onu gerçekten seviyor muydu? Evet, seviyordu. Ama dün geceden beri içinde başka bir sevda vardı. Geçmişe, kaybettiklerine, bir daha asla sahip olamayacaklarına dair bir sevda.
"Mutluyum," dedi Defne. Ve o an bunun bir yalan olmadığını fark etti. Gerçekten mutluydu. Ama aynı zamanda başka bir şeydi. Eksikti. Sanki ruhunun bir parçası başka bir zamanda, başka bir bedende sıkışıp kalmıştı.
Eve döndüklerinde saat on bire geliyordu. Defne yine erkenden yatacağını söyledi. Burak bu sefer sorgulamadı. Sadece alnına bir öpücük kondurdu.
"İyi uykular."
Defne odasına geçti. Yatağına uzandı. Tavana baktı. Beyaz, düz, ruhsuz bir tavan. Oysa dün geceki tavan ahşaptı. Aralarından hafif ışık sızan çıtaları vardı.
Gözlerini kapadı. Zorladı kendini. Gitmek istiyorum. Lütfen. Bir kez daha.
Uyku, ağır bir perde gibi üzerine çöktü.
Ve Defne düştü.
- - -
