2. bölüm · Tarçın
BÖLÜM 2:Tarçın Kokulu Koridor
Küçük kızın sorusu havada asılı kaldı. "Sen kimsin?"
O an yalan söylemeyi beceremedim. Zaten dilim damağım kurumuştu. "Ben... Sadece dinleniyorum," dedim fısıltıyla. Sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi; bu odanın duvarlarına sinmiş o cılız çocuk sesine hiç benzemiyordu.
Küçük kız başını salladı, pek de tatmin olmamış gibiydi ama çocukların o saf merakıyla omuz silkip kapıyı aralık bırakarak çıktı. "Ben anneme söyleyeceğim," dedi koridordan uzaklaşırken. O cümle kalbimi ağzıma getirdi. Annem. Annem bu evde, şu an mutfakta. Hayatta. Genç. Saçları henüz beyazlamamış haliyle.
Yataktan kalktım. Dizlerimin bağı çözülmüştü ama tutunduğum her şey bana tanıdık geliyordu. Yatağın demir başlığındaki o çentik. Ben yapmıştım onu. Dişlerimle. Babam kızmıştı. Avuç içimi demirin soğukluğuna bastırdım; sanki o çentiğin içinde hâlâ beş yaşındaki halimin salyası kurumuş gibiydi.
Koridora adım attığımda zaman durdu.
Duvardaki saat. Mickey Mouse'un kolları olan o plastik saat. Saniye ibresi hâlâ takılık kalmıştı. Tıpkı hatırladığım gibi. Parmak uçlarımı duvar kağıdına sürttüm; o pütürlü, hafif kadifemsi doku. Yıllar sonra bir tadilatta sökülüp yerine gri boya yapılacak olan o sarı çiçekli kağıt. Şu an burada, elimin altında, capcanlı.
Her adımda başka bir anı.
Salonun kapısından süzülen ikindi güneşi, halının üzerine turuncu bir yol çizmişti. O yolun üzerinde, tam şuracıkta, bir zamanlar lego parçalarını dizerdim. Gözlerim kendiliğinden yere kaydı; halının tüyleri arasında sıkışmış mavi bir lego parçası hâlâ orada mı diye baktım. Yoktu. Ama aramış olmam bile yetti.
Mutfaktan gelen sesler... Bıçağın tahtaya vuruşu, annemin kendi kendine mırıldandığı o eski şarkı. Boğazıma bir yumru oturdu. Kapıyı aralayıp yüzünü görmek istedim. Sadece bir kez. Ama yapamadım. Çünkü görürsem, ona sarılmak isterdim. Sarılırsam da bu büyü bozulur, diye korktum.
Banyoya saptım. Kapıyı sessizce kapattım. Aynaya baktım.
Ayna buğuluydu. Annem az önce yıkanmış olmalıydı. Elimle buğuyu sildiğimde gördüğüm yüz... Tanıdıktı. Ama bu aynaya ait değildi. Bu ayna, iki yandan örgülü saçları ve ön dişleri dökülmüş bir çocuk gülümsemesi görmeye alışıktı. Oysa şimdi karşısında, gözlerinin altında hafif mor halkalar olan, çenesi oturmuş, yetişkin bir kadın duruyordu. Kendi çocukluğumun banyosunda, bir yabancı gibi.
Parmaklarımı lavabonun kenarına dayadım. Artık ödem inmişti, ellerim bana aitti. Ama bu ev... Bu ev bana ait miydi hâlâ?
Lavabonun yanındaki küçük rafta, üzerinde "Prenses" yazan pembe diş fırçam duruyordu. Islaktı. Az önce kullanılmıştı. Onu kullanan o küçük kız... O bendim. Şu an koridorda koşturan, az sonra annesine "içeride bir teyze var" diyecek olan o küçük kız.
Fırçaya dokunmadım. Sadece izledim. Ve o an anladım ki, ben buraya bir şeyleri değiştirmeye gelmemiştim. Ben sadece hatırlamaya gelmiştim. Kokuları içime çekmeye, sesleri kaydetmeye, dokuları unutmamaya.
Gözlerim ağırlaşıyordu. Tıpkı bir rüyanın sonuna gelir gibi. Banyo fayansları bulanıklaştı. Annemin mırıltısı uzaklaştı.
Geri dönme vaktinin geldiğini hissettim. Belki de buraya sadece bu an için gelmiştim. Tarçın'ın tek gözüne, Mickey Mouse'un durmuş saatine ve ıslak bir diş fırçasına bakıp kendi kendime "Ben bir zamanlar burada çok mutluydum" diyebilmek için.
Dizlerimin üstü çözüldü. Küvetin kenarına tutundum. Gözlerimi kapattım.
Ve düştüm.
- - -
Telefonumun alarm sesiyle irkildim. Gözlerimi açtığımda tavanda beyaz bir boya vardı. Perdesiz pencereden sızan gri bir sabah ışığı. Koku yoktu. Ne vanilya, ne ahşap, ne de Tarçın.
Yirmi üç yaşındaki hayatımın tek kişilik yatağındaydım. Saate baktım: 07:15. Dün gece saat on bir gibi yatmıştım. Sadece sekiz saat geçmişti.
Ama ben orada saatlerce dolaşmıştım. Her köşeyi koklamış, her eşyaya bakmıştım.
Ellerime baktım. Parmaklarım ince ve tanıdıktı. Ama işaret parmağımın ucunda, sanki hâlâ o çentikli demirin soğukluğu duruyordu.
Kalktım, lavaboya gittim. Yüzümü yıkadım. Aynaya baktığımda gördüğüm yüz, dün geceki yüzdü. Ama gözlerim farklıydı. İçimde bir yer, daha birkaç saat önce çocukluğuma dokunmuş olmanın verdiği sızıyla kavruluyordu.
Telefonumu elime aldım. Annemi aramak istedim. Sırf sesini duymak için. Ama aramadım. Çünkü onu daha yeni gördüm ya. Mutfakta, saçları simsiyah, mırıldanarak salatalık doğruyordu.
O gün işe gitmedim. Bütün gün yatağın içinde oturup duvara baktım. Tek düşünebildiğim şey şuydu:
Acaba bu gece yine gidecek miyim?
---
