TAHT OYUNLARI kitap kapağı

1. bölüm / 9

TAHT OYUNLARI

WISTERIANIN GÖLGESİNDE

Vaveyla Yazarı: Aysel Tüncer

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: WISTERIANIN GÖLGESİNDE

BÖLÜM I

Valendario Sarayı'nda geceler hiçbir zaman tamamen karanlık olmazdı.

Binlerce mum, yüksek sütunların arasına yerleştirilmiş gümüş şamdanlarda yanar; alevlerin titrek ışığı beyaz mermer duvarlarda dans ederdi. Sarayın dışındaysa sonsuz gibi görünen bahçeler uzanırdı. Güller ve zambaklar, gecenin serinliğinde sessizce açar; siyah taşlarla döşenmiş yollar, sarayın yüksek kulelerine doğru kıvrılırdı.

Fakat o gece sarayın havasında alışılmadık bir ağırlık vardı.

Çünkü Wisteria'nın hükümdarı tahtındaydı.

Aurelia Veythara.

Valendario'nun İmparatoriçesi.

Wisteria.

Bu kelime Valendario'da yalnızca bir unvan değildi. Bir kadının imparatorluğun bütün yetkisini taşıdığını, ordulara emir verebildiğini, yasaları değiştirebildiğini ve gerektiğinde tek bir kararla bir hanedanın kaderini değiştirebileceğini ifade ederdi.

Aurelia içinse Wisteria kelimesinin anlamı daha da derindi.

Hükmeden kadın.

Salonun en yüksek noktasındaki siyah tahtında oturuyordu.

Taht, diğerlerinden birkaç basamak yukarıdaydı. Siyah taşın üzerine gümüş çizgilerle işlenmiş yılan, kılıcın çevresine dolanıyor; yılanın gözlerindeki bordo taşlar mum ışığında kan kırmızısı parlıyordu.

Aurelia'nın iki yanında, birkaç basamak aşağıda annesi ve babası oturuyordu.

Onların varlığı, Aurelia'nın otoritesini azaltmıyordu.

Tam tersine.

Herkese bir şeyi hatırlatıyordu:

Bu tahtın arkasında yalnızca bir imparatoriçe değil, köklü bir hanedan vardı.

Aurelia'nın üzerinde siyah, uzun bir elbise bulunuyordu. Kumaşın kenarlarında ince bordo işlemeler vardı. Boynunda Valendario'nun mührünü taşıyan küçük bir kolye duruyordu.

Başındaki zarif taç ise bordo taşlarla süslenmişti.

Salonun kapıları açıldığında bütün bakışlar girişe çevrildi.

İlk olarak Lucien Varenth içeri girdi.

Arkasından babası Sinay Varenth geldi.

Sonra küçük varis Siya.

Üçü de Valendario'ya misafir olarak gelmişti.

Fakat sıradan misafirler değillerdi.

Varenth ailesi, Valendario'nun sınırlarının ötesinde bulunan başka bir imparatorluğun hanedanına mensuptu. Sinay o ülkenin kralıydı. Lucien onun veliahtıydı. Siya ise hanedanın en küçük varisiydi.

Gelişlerinin sebebi savaş değildi.

Henüz.

İki imparatorluk arasındaki eski anlaşmanın yenilenmesi, sınır ticaret yolları ve Wisteria'nın son yıllarda güçlenen siyasi etkisi hakkında konuşmak için gelmişlerdi.

Ama saraya girmek ile Aurelia'nın karşısına çıkmak arasında büyük bir fark vardı.

Bunu en iyi Sinay biliyordu.

Lucien de.

Siya ise henüz yeterince bilmiyordu.

Onların ardından Alistar içeri girdi.

Aurelia'nın özel muhafızı.

Rus kökenliydi ve saraydaki diğer askerlerden farklı bir disipline sahipti. Aurelia'nın emirlerini çoğu zaman Rusça vermesinin sebeplerinden biri de buydu.

Alistar birkaç adım ilerledi.

Sonra diz çökmedi.

Çünkü Aurelia onun bunu yapmasını istemezdi.

Yalnızca başını eğdi.

“İmparatoriçem.”

Aurelia cevap vermedi.

Bakışları önce Sinay'ı, sonra Lucien'i, ardından küçük Siya'yı inceledi.

Sonunda Alistar'a döndü.

Rusça konuştu.

“Почему вы здесь?” (Neden buradasınız?)

Alistar'ın yüzünde hiçbir şaşkınlık belirtisi oluşmadı.

“Я прибыл по вашему приказу, Ваше Величество.” (Emriniz üzerine geldim, Majesteleri.)

Aurelia birkaç saniye sessiz kaldı.

“Ve onlar?”

Alistar, Varenth ailesine baktı.

“Wisteria'nın sınırlarından geçerek gelen Varenth hanedanı. Kral Sinay Varenth, veliaht Lucien Varenth ve küçük varis Siya Varenth.”

Aurelia'nın bakışları yeniden üçlünün üzerine çevrildi.

“Biliyorum.”

Tek bir kelime.

Ama salondaki havayı değiştirmeye yetti.

Sinay öne çıktı.

“Majesteleri.”

Aurelia başını hafifçe kaldırdı.

“Sinay Varenth.”

Sinay duraksadı.

Aurelia onun adını söyleyiş biçiminden bile sarayda kimin söz sahibi olduğunu anlamıştı.

“Valendario'ya hoş geldiniz.”

“Misafirperverliğiniz için teşekkür ederim.”

“Misafirperverlik,” dedi Aurelia, “savaş istemeyenlere gösterdiğim bir nezakettir.”

Sinay'ın yüzündeki ifade çok hafif değişti.

Lucien bunu fark etti.

Aurelia da fark etti.

Hatta Aurelia'nın yalnızca yüz ifadelerini değil, düşüncelerin ardındaki niyeti de okuyabildiğini kimse bilmiyordu.

Kimse.

Ailesi dışında.

Aurelia'nın sırrı, Valendario'nun en büyük sırrıydı.

Çünkü Aurelia yalnızca güçlü bir hükümdar değildi.

Onun içinde doğuştan gelen karanlık bir güç vardı.

İnsanların gölgelerini kontrol edebiliyordu.

Bir insanın zihnine girebiliyor, düşüncelerini okuyabiliyordu.

İsterse zihnine hükmederek onu kendi iradesine karşı hareket etmeye zorlayabiliyordu.

Ve hepsinden önemlisi...

Ellerinden siyah ateş çıkıyordu.

Bu ateş sıradan bir ateş değildi.

Aurelia öfkelendiğinde parmaklarının arasında beliren siyah alevler, çevresindeki ışığı bile sanki içine çekiyordu.

Fakat bu sırrı yalnızca ailesi biliyordu.

Saraydaki muhafızlar bilmiyordu.

Danışmanlar bilmiyordu.

Halk bilmiyordu.

Düşmanlar hiç bilmiyordu.

Aurelia'nın gücü, tahtından daha gizliydi.

Ve belki de tahtını bu kadar güvenli yapan şey buydu.

Aurelia elini tahtın koluna koydu.

“Konuşun.”

Sinay birkaç saniye sessiz kaldı.

“İki ülke arasındaki anlaşmanın yeniden düzenlenmesini istiyoruz.”

Aurelia'nın gözleri daraldı.

“Neden?”

“Son yıllarda sınır ticaretinde sorunlar yaşandı.”

“Bu sorunların sebebi?”

“Bazı kaçakçılar.”

Aurelia hafifçe arkasına yaslandı.

“Kaçakçılar.”

Sesi sakindi.

Fakat Lucien, o sakinliğin altında bir şey olduğunu hissetti.

Aurelia'nın bakışları bir anlığına ona döndü.

Lucien'in düşünceleri bir anlığına dağıldı.

Aurelia zihnine dokunmadı.

Henüz.

Yalnızca onun yüzüne baktı.

Lucien gözlerini kaçırmadı.

Bu, Aurelia'nın dikkatini çekti.

“Cesursun.”

Lucien başını eğdi.

“Gerektiğinde.”

“Gerektiğinde cesur olmak kolaydır.”

Aurelia ayağa kalktı.

Salon sessizleşti.

Elbisesinin siyah kumaşı mermer zeminde hafifçe süründü.

Aurelia birkaç basamak aşağı indi.

Annesi ve babası sessizce onu izledi.

Alistar bir adım gerisindeydi.

Aurelia Varenth ailesinin karşısında durdu.

Siya, diğer ikisinin aksine Aurelia'ya hayranlıkla bakıyordu.

Aurelia bunu fark etti.

“Sen küçük varissin.”

Siya başını salladı.

“Evet.”

“Benden korkuyor musun?”

Siya birkaç saniye düşündü.

“Hayır.”

Lucien'in kaşları hafifçe kalktı.

Sinay ise kızına bakarak nefesini tuttu.

Aurelia'nın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

“İlginç.”

Tam o anda salonun dışından bir muhafızın sesi duyuldu.

“Majesteleri!”

Kapı açıldı.

Genç bir saray muhafızı içeri girdi ve hemen başını eğdi.

“Doğu sınırından haber geldi.”

Aurelia'nın yüzündeki ifade değişti.

“Konuş.”

“Üç sınır kalesi aynı gece içinde saldırıya uğramış.”

Salon bir anda buz gibi oldu.

Sinay Varenth şaşkınlıkla Aurelia'ya baktı.

Lucien'in yüzündeki sakin ifade kayboldu.

Alistar'ın eli kılıcının kabzasına gitti.

Aurelia ise yalnızca sustu.

Sonra yavaşça elini kaldırdı.

Parmaklarının arasında çok küçük, siyah bir alev belirdi.

Bir an.

İki an.

Kimse fark etmedi.

Annesi dışında.

Annesinin bakışları Aurelia'nın eline kaydı.

Aurelia alevi hemen söndürdü.

Yüzü yeniden soğuk ve kusursuz bir ifadeye büründü.

“Ordunun üçüncü birliğini doğuya gönderin.”

Muhafız başını eğdi.

“Emredersiniz, Majesteleri.”

“Ve sınır kalelerinin komutanlarına söyleyin...”

Aurelia'nın sesi artık eskisinden daha sertti.

“Bu saldırının arkasındaki kişiyi bulmadan geri dönmesinler.”

Muhafız çıktı.

Aurelia yeniden Varenth ailesine döndü.

“Sanırım anlaşmamız için artık daha önemli bir sebebimiz var.”

Sinay sessizce başını salladı.

Lucien ise Aurelia'ya bakmaya devam ediyordu.

Aurelia bunu fark etti.

“Bir sorun mu var, Lucien Varenth?”

Lucien bir an tereddüt etti.

“Hayır, Majesteleri.”

Aurelia gözlerini onun gözlerinden ayırmadı.

“Öyleyse neden bana öyle bakıyorsun?”

Lucien cevap vermeden önce kısa bir nefes aldı.

“Çünkü sizin hakkınızda anlatılanların doğru olup olmadığını merak ediyorum.”

Salon sessizleşti.

Aurelia'nın yüzünde hiçbir ifade kalmadı.

“Benim hakkımda çok şey anlatılır.”

“Hangileri doğru?”

Aurelia ona doğru bir adım attı.

“Bunu öğrenmek için Valendario'da uzun süre kalman gerekebilir.”

Lucien hafifçe gülümsedi.

“Belki de kalırım.”

Aurelia'nın gözleri soğuk bir şekilde parladı.

“Belki de kalmana izin vermem.”

Ve o anda, salonun yüksek pencerelerinden içeri giren rüzgâr bütün mumları titretti.

Aurelia'nın arkasındaki duvarda bulunan gölgeler bir anlığına hareket etti.

Kimse fark etmedi.

Kimse, Aurelia'nın gölgesinin diğerlerinden farklı olduğunu görmedi.

Çünkü onun gölgesi...

Kendi başına hareket ediyordu.