Taç Kime Eğilir? kitap kapağı

2. bölüm / 6

Taç Kime Eğilir?

2. UMUTSUZLARIN ŞEHRİ

Vaveyla Yazarı: Yazar.Asya. K

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 2. UMUTSUZLARIN ŞEHRİ

2
UMUTSUZLARIN ŞEHRİ

Winchester, 1602

Umudun olmadığı bir şehirde yaşamak ne kadar mümkündü? Her gün korkuyla uyanıp "Bugün hayatta kalır mıyım?" düşüncesi bir insanı ne kadar yorabilirdi? Nefes almak neden bu kadar zordu?

Kadın olmak suç muydu? Peki ya kızıl saçlı olmak... Bunlar neden suçtu? Adaletsizliğe susmak zorunda kalmak gitgide yoruyordu insanı. Elinden bir şey gelmediğini fark etmekse yavaş yavaş öldürüyordu.

Onlar kendi adaletlerine göre yaşardı. Karşı çıkanları işkencelere boğup, gelip bize değerimizi anlatırlardı. Onlar öyle acımasız insanlardı ki bizlere merhamet gösterir gibi yapıp hepimizin hayatına son verirlerdi.

Herkes iyi niyetlerine inanıyordu, inanmak istiyordu; başka seçenekleri yoktu. Kimsenin kölelikten başka seçeneği yoktu.

Onlar Lancaster, bu toprakların sahibi.

Onlar Lancaster, yalanların yazarı.

Onlar Lancaster, kadın katilleri.

Bu soyisim herkesin hafızasına öyle bir kazındı, öyle bir kabus haline geldi ki intihar kurtuluş oldu.

Burası Winchester, yalnızların şehri.

Burası Winchester, umudu bitenlerin şehri.

Burası Winchester, kimsesizlerin şehri.

Edmund Lancaster, İngiltere'nin sahibi, kötülüğün sembolü, İngiltere'nin lanet kralı... Herkesi satın almıştı. Yıllar önce en değerli taşlardan yapılan, uğruna kanlar dökülen taç, Edmund Lancaster'a aitti. Taç ona eğilmişti, kölesi olmuştu; tüm gücünü ona emanet etmişti.

1597 yılında İngiltere'nin başkenti Winchester'a taşınmıştı. Eski başkentimiz Londra'da, savaşlar nedeniyle sarayı yerle bir etmişlerdi.

O zamanlar 17 yaşındaydım. Savaşı çok net hatırlıyorum; sarayın yıkılışını, insanların çığlıklarını... Edmund Lancaster ise sadece tacını göstererek gücünü yansıtmıştı. Milyarlarca askeri yok eden şey bir taçtı. Taç kimseye eğilmezdi, kimseye kölelik etmezdi ama Edmund Lancaster'ın önünde gücünü yere indirmişti.

Güçlü, yakışıklı, heybetli olarak bilinirdi; herkesin hafızasına kazınmış yüzünü unutmak imkansız hale gelmişti. Lakin bencil bir adamdı, halkını umursamazdı; çünkü ona gücünü veren halk değildi. Buna rağmen halkın gözünde saygıdeğer bir kişiydi. Bunun nedenini ise hiçbir zaman anlayamıyordum.

Edmund Lancaster, yenilmesi imkansız bir adam.

Edmund Lancaster, bencil bir adam.

Edmund Lancaster, taca diz çöktürmüş bir adam.

Yok edilmesi gerekiyordu ama bu cesaret hiçbir kimsede yoktu. Atalarımızdan gelen bir cadılık inancı da söz konusuydu ve cadılık özellikleri taşıyan herkes işkencelere maruz kalıp öldürülüyordu.

Annem büyücüydü, kesinlikle cadı denilemezdi ama büyü yapabiliyordu. Ben henüz yeni doğmuşken şehrin ortasında idam edilmişti. Babamı 17 yaşında kaybetmiştim; acımasızca, bir asker tarafından gözlerimin önünde öldürmüşlerdi benim babamı.

Bir büyücünün kızıydım. Aynı zamanda annemin kıpkırmızı saçları ve renkli gözleri bana mirastı. Büyücülük kanımda vardı. Büyü yapmasını bilmiyordum ve sanırım bilmemem de daha iyiydi.

Babam öldükten sonra hayatım daha da zorlu bir hale gelmişti. Bir insan ömrünü saklanarak geçiremezdi, öyle değil mi? Eski sandalyemde oturup saksıdaki çiçeklere bakıp özgür bir hayatı düşünmek... Evet, saçmaydı. Sadece saksıda yaşamak zorunda olan bir çiçekten farkım yoktu; o saksıya mahkumdu, ben ise dört duvara.

Yerimden kalkıp halk tarafından görünmemek için kalın keten pelerinimi saçlarımı bir tel bile açıkta kalmayacak şekilde sardım ve gözlerimi gölgede bırakacak şekilde yüzüme kadar çektim.

Dışarıya çıktığımda ise her zamanki korku yerini alıyordu. Yavaş adımlarla kasabaya doğru ilerlerken mümkün olduğunca dikkat çekmemeye çalışıyordum.

Kasabaya geldiğimde sokağın köşesindeki seyyar satıcıdan kalan son paramla ancak bir somun sert arpa ekmeği alabilmiştim. Pelerinimin kapüşonunu gözlerime kadar indirip hırkamın altına saklanırken evime doğru yürümeye başladım.

Hava yağmurluydu; su damlaları sessiz sedasız pelerinimi ıslatıyordu, birazdan büyük bir şiddetle yağacağının habercisi gibiydi. Sessizce eve yürürken askerlerin evleri gezip kadınları aldıklarını fark ettim.

Korkuyla bir sokağın arasına girip orada beklemeye başladım. Bir asker, "Hangi hakla büyü yapmaya çalışırsın kadın! Edmund Lancaster'ın topraklarında cadılara yer yok!" diyerek bir kadını kolundan tutup götürürken kadın, "Özür dilerim, özür dilerim, yalvarırım bırakın beni! Çocuklarım var, yalvarırım acıyın onlara!" diye feryat ediyordu.

Kadının feryatları fayda etmiyordu. Gözlerim dolu dolu yalvarışlarını izlerken korku bedenimi iyice sarmıştı. Hızla oradan uzaklaşmaya başladım. Koşarak evin yolunu tutarken kimseye gözükmemeye çalışıyordum.

Gözlerimden bir gözyaşı damlası yanaklarımdan süzülürken korkudan bacaklarımı bile hissedemez oluyordum. Koşarken bir yabancıya çarptığımda çaresizliği en acı şekilde hissediyordum. Kolumdan tutup beni durdurduğunda her şey bitmiş gibiydi.

— Lütfen bırakın beni gideyim, lütfen.

— Dur, kimsin sen?

Diyerek bileğimden tutup durdurduğunda, kapüşonumun altından gözlerim ortaya çıktığında kocaman gözlerle bana bakıyordu.

— Cadısın sen.

Diyerek hayatımdan bir mum ışığını daha söndürmüştü. Beni teslim eder miydi? Canım ne kadar yanacaktı?

— Hayır, değilim, diyerek inkar ettiğimde iki bileğimden de tutup kaçmamı engelledi.

— Askerlerden mi kaçıyorsun? dedi yabancı.

— Lütfen beni onlara vermeyin, bırakın gideyim, diye yalvarmaya başladığımda gözyaşlarıma hakim olamıyordum.

— Seni daha önce görmüş gibiyim, dediğinde artık dilimi yutmak üzereydim.

— Ben sizi tanımıyorum, daha önce görmedim. Lütfen, gelecekler, öldürecekler beni!

Masmavi gözlerinden anlam veremediğim bir duygu geçti. Üzülmüş müydü, acımış mıydı bana?

— Seni evine götürmemi ister misin? diye sorduğunda hiçbir şeye anlam veremiyordum.

Şaşkınlıkla ona bakarken:

— Sana zarar vermek gibi bir niyetim yok, sadece yardım etmeye çalışıyorum, dediğinde şaşkınlığıma şaşkınlık ekleniyordu.

— Sağolun ama kendim gitmek istiyorum.

— Seni tek başına görürlerse elbette yakalayacaklardır. Yanında gelmeme izin ver, sana yardım ederim,dediğinde çaresizlikten başımı salladım.

Sadece eve gitmek istiyordum; soğuk olsa da içecek bir damla suyu olmasa da yiyecek bir lokma ekmeği olmasa da evime gitmek istiyordum. Güvende hissetmek istiyordum.

— Tamam, lütfen... Sadece evime gitmek istiyorum.

Başını sallayarak onayladığında benimle beraber yürümeye başlamıştı. Kasabadan ayrılıp ormanın en sessiz, en yalnız tarafına geldiğimizde evime yaklaşmıştım. Hemen kapısına on adım kala durdum.

— Teşekkür ederim bayım, bu iyiliğinizi unutmayacağım, diyerek ona veda ettiğimde küçük bir gülümseme ile bana karşılık verdi.

Evime girdiğimde soluk soluğaydım. Korku bütün bedenimi ele geçirmişti. Artık güvendeydim. Güvendeyim, değil mi? Askerlere yerimi söylemez, değil mi?

Bir yabancıya güvenmemem gerekiyordu ama bana yardım etmişti, evime getirmişti; ondan bana nasıl bir kötülük gelebilir?

Pelerinimin cebinden ekmeği çıkartıp masanın üzerine koyup yatağıma uzandığımda huzurlu bir uyku uyumak yasak olmuş gibi hissediyordum.

Belki de hayatımın hatasını yapıp o adama güvenmiştim; belki de hayat sonunda bana da gülümsemeye başlamıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.