Taç Kime Eğilir? kitap kapağı

1. bölüm / 6

Taç Kime Eğilir?

1. KIZIL URGAN

Vaveyla Yazarı: Yazar.Asya. K

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 1. KIZIL URGAN

Bu kitaptaki kurum ve kuruluşlar gerçek değildir, olaylar tamamen hayal ürünüdür.

☆
En çok yankı yapan ses gecenin sessizliğidir.

☆
Adalet yok etmek değil, var etmekle başlar.

1
KIZIL URGAN
Londra, 1562

Bugün tarihin yeniden yazıldığı gündü. Lancasterların hükümdarlıktan terfi edip imparatorluğa adım attığı, dünyanın yavaş yavaş yaşanamayacak hâle gelişinin ve insanların kimsesiz kalacağı günün ta kendisiydi.

Gerçek olmuştu; herkesin korkulu rüyası gerçek olmuştu. Gözler yaşlı, eller bağlı, yürekler kan pompalamakta zorlanmaya başlamıştı. Edmund Lancaster tahta geçiyordu.

Taç seneler önce yapılmıştı. Yeryüzünün en değerli taşları birleşmiş, ellerde imkân yokken dahi büyüleyici bir sonuç elde edilmişti. Bakınca gözleri kamaştıran, parlaklığından gözleri ağrıtan bu taç, bugün Edmund Lancaster'a verilecekti. Dorian Piers Lancaster ölmüştü.

Edmund Lancaster ülkeyi cehenneme çevirmeye geliyordu. En güzel kıyafetlerini giymiş, saçlarını özenle düzeltmişti. Kendi kılıcını almamış, Lancaster tarihine ait o keskin kılıcı almak için hazırlanıyordu. Sarayın koridorlarından ilerlerken yüzündeki gülümsemeyi eksik etmiyordu.

Taht salonuna geldiğinde Başpiskopos'un elindeki taç tepsisine baktı. Tacı özenle ona hazırlanmıştı, kılıcı ise her zamankinden daha parlak hâle gelmişti.

Başpiskopos Edmund'a dönerek, "Tanrı'nın izniyle bu tacı hak eden başına koyuyor, topraklarına adalet, halkına huzur getirmeni diliyorum," diyerek tacı Edmund Lancaster'a verdi.

Edmund tacı başına yerleştirirken salondakilere dönüp gür bir sesle konuştu: "Yüzyıllardır bu taç nice başlar gördü, ancak hiçbirinin eli benimki kadar sert olmayacak. Huzur isteyen yasalarıma itaat etsin, isyan eden ise toprağın altında hak ettiğini bulsun. Kralınız karşınızda, şimdi başlarınızı eğin!"

Kral konuşmasını bitirdiğinde herkes şaşkınlıkla birbirine baktı; felaketin geldiği anlaşılmıştı. Herkes korkuyla başını eğdiğinde zafer Edmund Lancaster'a aitti.

Edmund Lancaster kral olmuştu.

İngiltere ateşe atılmıştı.

İnsanlık hüzne boğulmuştu.

Londra, 1580

Şehrin cehenneme dönüştüğü yeni bir gündü ve bugünün ateşinde yanan, Stafford ailesinin yıkımı olacaktı. Meydanlar dolmuş, alkışlar yükselmişti ve herkesin dilinde aynı kelime dönüyordu:

"İdam, idam, idam!" diyerek haykırıyordu halk.

Birisi idam edilecekti, bu açıktı. Ama bilinmeyen bir şey vardı; gün gelecek, herkesten intikam alınacaktı. Belki halktan birisi, belki de dışarıdan birisiydi; ancak geleceğin iplerini şimdiden eline almıştı. Henüz küçüktü; annesi bugün idam edilirken o, babasının kucağında her şeyden habersizdi.

"Londra'da cadıya yer yok!" diyerek bağırıyordu insanlar. Bilmiyorlardı ki çok güvendikleri kralları bugünlere büyüyle gelmişti; bilmiyorlardı ki Edmund Lancaster bir haindi.

Morwenna Staffordun İdam sehpasında kıpkırmızı saçları ve renkli gözleri bütün dikkatleri üzerine çekiyordu. Kusursuz güzelliği, büyücü olduğunun en büyük kanıtı gibiydi. Morwenna Stafford kralın çalışanıydı. Büyü yapanların öldürüldüğünü bildiği hâlde Edmund Lancaster ile çalışıyordu. Güvenmişti ona, güvenmişti; hataydı, aptalcaydı, kandırılmıştı, oyuna getirilmişti. Henüz yeni doğmuş olan kızını, onu çok seven eşini bırakmak istemiyordu. Fakat korkuyla etrafına bakıp ölümünü beklemekten başka çaresi yoktu.

O an gelmişti. Kral başköşede yerini alıp sinsice gülümsüyordu.

"İt şu iskemleyi, ülkemiz bir pislikten daha kurtulsun!" diye bağırdığında meydanda derin bir sessizlik oldu.

Morwenna başını karşıya çevirdi; eşi yoktu, kızı yoktu. Onları son kez görmek istedi. Zaman ilerlemeyi bıraktı, kuşlar uçmayı bıraktı, çiçekler açmadı.

Morwenna Stafford'un iskemlesi itildi, bedeni havada asılı kaldı. Morwenna için sonsuz sessizlik başlarken halktan bitmek bilmeyen bir uğultu yükseldi.

Ve onu canından çok seven eşi... Gelmişti ama geç kalmıştı. Koşarak yanına gitti; bağırdı, ağladı, inkar etti. Kabus gördüğüne inanmak istedi, aklı onu kışkırtmaya başlamıştı.

"Geç kaldın, geç kaldın," diyordu iç sesi.

"Hayır, ölmedi!" diye inkar ediyordu Robert Stafford. "Ölmedi değil mi? Yaşıyor, bırakmaz o bizi."

"Geç kaldın dostum, geç kaldın." diyordu halk.

O an bir çığlık koptu. Acının feryadın çığlığı

Morwenna Stafford ölmüştü.
Robert Stafford kalbini kaybetmişti.
Rowena Agnes Stafford annesiz kalmıştı.
Edmund Lancaster ihanetin en büyüğünü göstermişti.

Londra, 1597

Rowena Agnes artık 17 yaşında genç bir kızdı. Annesinin varlığını hiç hissedememiş bir kızdı. Kokusunu bile bilmediği annesine karşı içinde kocaman bir özlem duygusu vardı.

Beline kadar uzanan, bakınca güneşi hatırlatan saçları; neredeyse kuğu tüyü kadar kusursuz beyaz teniyle tezat oluşturuyordu. Sağ gözü derin okyanuslar kadar mavi, sol gözü ise ormanlardan ilham alınmış gibi yemyeşildi.

Babası her şeyden önce onu düşünüyordu; zaten kızından başka düşünebileceği kimsesi yoktu. Evden dışarıya çıkmasına dahi fazla müsaade etmiyordu.

Rowena penceresindeki papatyaları sularken bir anda büyük bir patlama sesiyle koşup babasına sarıldı. "Baba, neler oluyor?" diye sorduğunda korkudan titriyordu.

"Burada kal kızım, sakın dışarıya çıkma."

Robert koşarak dışarıya çıktığında savaşın başladığını gördü. Edmund Lancaster'ın ezeli düşmanı ülkeye saldırmıştı; kılıçlar havada uçuşuyor, çığlıklar yükseliyor, Londra yerle bir oluyordu.

Robert dışarıya çıktığında ölümü o an hissetmiş gibiydi; dışarıya çıkmanın aptallık olduğunu anlamıştı. Bir düşman askeri ona doğru koşmaya başlayınca Robert çaresiz kaldı. Eve girerse kızını alırlardı, dışarıda kalırsa ölürdü ama tercihi belliydi. Hızla oradan uzaklaşmaya çalışırken gözyaşlarına hâkim olmaya çalışıyordu, aklında ise tek bir soru dönüyordu: Kızına ne olacaktı?

Robert kaybetmişti, gücü tükenmişti. Bir asker onu yakalayıp kılıcını karnına geçirdiğinde dünya Stafford için dönmeyi bırakmıştı. Asker acımasızca kılıcını çekip gittiğinde Robert kalan son gücüyle acıdan haykırıp yere düştü. Gözlerini açtığında karşısında canından çok sevdiği eşini görüyordu. Uzaktan ona seslenen sesler geliyordu ama anlayamıyordu; kızı mıydı, komşusu muydu kimdi? Sadece karısına odaklanmıştı. Morwenna ona bakıyordu, "Pes etme," der gibiydi. Morwenna'nın hayali uzaklaşırken Robert hayata elveda ediyordu.

Robert ölmüştü. Rowena Agnes Stafford kimsesiz kalmıştı.

Rowena babasının yerde kanlar içinde yatan cesedine baktığında içinde bir şeyler kopmuştu; bağıramazdı, ağlayamazdı, isyan edemezdi. Onu öldürürlerdi, derisini yüzerlerdi. O bir büyücüydü, o bir cadıydı, o doğmaması gereken kişiydi.

Edmund Lancaster sarsılmıştı; askerlerinin çoğu ölmüş, sarayın kapıları kırılmış, ortalık yerle bir edilmişti.

"Edmund Lancaster'ın devrini bitirmeye, hükümdarlığımı iki cihana da yaymaya geldim!" dedi Valen Magnus Harrington.

Edmund Lancaster'a kafa tutan tek kişiydi Harrington; onu sarsmayı başarmış, ülkesini işgal etmişti. Lakin bu cesaret Edmund'u yıkabilecek güçte değildi. O Edmund Lancaster'dı, o kraldı, o çok güçlüydü.

Günlerce, haftalarca, aylarca savaştı Lancaster ve Harrington. Halk ölürken, çocuklar kimsesiz kalırken pes eden yoktu; hırs ruha işlemişti.

Ve o gün gelmişti; zaferin günü gelmişti.

Edmund Lancaster kaybetmemişti.

Edmund Lancaster yenilmezdi.

Edmund Lancaster zafer kazanmıştı.

Rowena Agnes Stafford kimsesiz kalmıştı.

Rowena Agnes Stafford yalnız kalmıştı.

Rowena Agnes Stafford bir kez daha yenilmişti.

Asıl hikaye ise şimdi başlıyordu; yalnızlığın hüküm sürdüğü o zihinde fırtınalar, şimşekler çakmış, karanlık günler kapılarını sonuna kadar açmıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.