SÖNMÜŞ IŞIKLAR kitap kapağı

1. bölüm / 6

SÖNMÜŞ IŞIKLAR

Giriş

Vaveyla Yazarı: Şimdilik Deli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Giriş

“Bu kadın bir cadı!” diye bağırırken parmağının ucuyla pelerinli kızı işaret etti satıcı. Kızın pelerini yerleri süpürecek kadar uzun, kapüşonuysa burnuna gelecek kadar büyüktü. Kız, çarşının kalabalığına rağmen fark edilmişti. O anda herkes satıcının gösterdiği kadının cadı olduğuna inandı. Kanıt mı? Yoktu. Kanıta gerek de yoktu. Tüm köye göre o artık bir cadıydı. O tanrıya ihanet etmiş bir kadındı. Şeytanın kızıydı o artık. Nefes alması bile bir günahtı.
Bazıları anında ona yol vererek geçmesine müsaade etti. Cadının onları lanetleyeceğinden uçan kuşun kanatsız kalmaktan korkması gibi korktular. Bazılarınınsa öfkesi korkuya baskın geliyordu. Öfkeyi ve nefreti gizleme zahmetine bile girmeden -çoğunlukla satıcılar- tezgahlardaki mahsulleri üzerine fırlatıyor, ona “Şeytanın kızı.” diyorlardı.
O şeytanın kızı değildi. O sadece bir şifacıydı. Bir keresinden ineği süt vermeyen bir köylünün ineğiyle ilgilenmişti. Hali hazırda süt vermeyen ineğin süt vermeme sebebiyse birden o oluvermişti. Tüm köy ineği lanetlediğini söyleyerek zavallı ineği canlı canlı yakmıştı. Kanıt mı? Yoktu. Kanıta gerek de yoktu. Kadın o ineğe ot yedirmiş ve onu lanetlemişti. Bu çok barizdi. İnek o yüzden süt vermiyordu. O bir cadıydı artık.
Cadı çarşıda ona atılan mahsullere acıyarak yürüdü. Mükemmel bir insan olmasa da israf gibi bir huyu yoktu. Onun cadı olduğunu duyuran adam sağ olsun, kolayca bakliyat tezgahına varmıştı. Ufak bir çuvaldaki -yaklaşık bir kilo- pirinci göstererek fiyatını sordu. Satıcı ondan korkan taraftaydı. Titreyen sesiyle “Al ve git. Para istemiyorum. Lütfen beni lanetleme…” dedi. Bakliyat satıcısına göre tanrı ve oğlu en yüceydi. Bütün saygı ve övgü onlara aitti. Öyleyse neden cadıdan korkuyordu? Tanrı onu korumaz mıydı?
Şeytanın kızı olarak gördüğü cadı, cömert davranarak bir kese gümüş para bırakıp pirinç çuvalını aldı. Çuval o kadar kıymetli değildi. O da bunun farkındaydı. Bu cömertliğinin yegâne amacı korkuyu azaltmaktı.
Keseyi ve satıcıyı geride bırakırken pirinç çuvalını kendi diktiği bez çantaya koydu. Çantayı koluna takarken daha hızlı yürüdü. Korkan köylüydü ancak kaçan oydu. Yüzü gözükmesin diye başını fazlaca öne eğiyordu. Eğer yüzü görünürse yaramazlık yapan çocuklara anlatılacak bir özelliği daha bilinirdi. Ayrıca her yerde onun gibileri arayan askerlere anlatılacak bir özelliği daha…
Bu köyde de ona yer yoktu. Yardım ettiği köylüler bile ona “cadı” diyordu artık. Yere eğdiği başına rağmen bir çocuk gördü. Yaşça küçük, ona merak ve korkuyla bakarak annesine tutunan bir kız çocuğu. İşte ona cadı denmesinin bir diğer sebebi de bu çocuklardı.
Buraya yaklaşık bir hafta önce başka bir köyden, ona cadı dedikleri için gelmişti. Geldiğinde bütün çocuklar basit bir soğuk algınlığına yakalanmıştı. Köyün papazı acımasız yöntemlerle güya çocuklara musallat olan şeytanları kovmaya çalışırken cadı da kendince birkaç bitkiyi kaynatarak ilaç hazırlamıştı.
İşe yaramıştı da… Minnettarlıkları kısa sürse de bir süre cadının bitkileri kullanışına hayran kalmışlardı. Ta ki köyün papazı “O kadın şeytanla anlaşma yapmış. O kadından yardım alarak günaha girdiniz.” diyene kadar.
Ve şimdi, bir hafta sonra durum buydu. Yanlış bir şey yapmamasına rağmen artık gitmek zorundaydı. Çünkü köyün papazı çoktan bir cadı olduğunu saraya bildirmişti. Ona görülebilecek en melun, en iğrenç şeye bakar gibi bakarlarken nihayet insan kalabalığı azalmaya, cadı çarşını dışına çıkmaya başlamıştı. Buraya da ait olamamanın verdiği çaresizlik ve bu çaresizliğin beraberinde getirdiği “Acaba..?” soruları onu kemiriyordu. Ona sormamışlardı bile. Gerçi sorsalardı bile bir cadı “Ben cadıyım.” demezdi.
Çarşının dışına ulaşmış köyün çıkışına acele etmeden ilerliyordu. Acelesi yoktu sonuçta, nereye gideceğini de bilmiyordu. Deneyecekti işte yine bir yere ait olmayı, cadı sıfatını kendinden ayırmayı.
Etrafta pek bir insan yokken gördüğü şeyle dona kaldı. İlerideki evin köşesinden dönerek tezahür eden askerleri görmesinin yanı sıra askerler de onu görmüştü. Bu kadar erken gelmeleri imkansızdı ama olmuştu. Tam karşısında bir düzüne asker eşliğinde Altın Muhafız duruyordu. Askerlerin yanındaki papaz cadıyı gösterince kovalamaca başlamıştı.
Papaz sağlıklı değildi ve koşamazdı. Bunu aklına tam zamanında getiren cadı askerler yüzünü görmeden geldiği yöne döndü ve koşmaya başladı. Bir köşede… Bir köşeden bu pelerinden kurtulacak ve halkın arasına karışacaktı. Üstüne kuduz köpek misali koşan askerlerden bu şekilde kurtulabilirdi. Nasıl oldu ki? Askerlerin bu kadar hızlı gelmesi hiç normal değildi.
Koşarken rüzgarında etkisiyle kapüşonu açılmış, beline kadar gelen siyah saçları kendini belli etmişti. Tabii şu an bunu umursayacak zaman sayılmazdı. Sonuçta hemen arkasında onu kovalayan bir asker yığını vardı!
Tekrar çarşıya yaklaşmıştı. İnsan sayısı artıyordu. Cadı tek başına küçük bedeniyle aralardan sıvışırken durum kalabalık ve iri yarı askerler için tam tersiydi. Cadı bu fırsatı kullanarak aralarında fazlaca mesafe yaratmıştı. Şimdiyse sıra uygun bir yerde gözden kaybolup pelerinden kurtulmaktı.
Kovalanma konusunda ilk seferi değildi ve muhtemelen son seferi de olmayacaktı. Askerlerin nasıl düşündüğünü, nerelere bakacağını, nereden kaçacağını ezbere biliyordu. Kaçmaya devam ederken gözleri bir an arıyordu. Bir kaçış anı.
Ve gördü… Hemen sağa dönünce bir tezgâhın arasından sıvışırsa kilisenin bahçesine girebilirdi. Askerler bir cadıyı kilisede aramazlardı ve o yeni kılığıyla kilisenin ana kapısından çıkabilirdi. Planını zihninden geçirirken çoktan askerler görmeden kilisenin avlusuna girmiş, pelerinini çıkarıp çantasına koymuştu.
Bir an orada durarak nefesini düzenledi. Nefesi düzene girinceyse zaman kaybetmeden kilisenin içine girdi. Oyalanamazdı. Dışarıda onu arayan bir düzine asker vardı ve… Altın Muhafız da başlarındaydı. Altın Muhafızlar sıradan bir cadı baskınına gelmezlerdi. Onlar genelde orduların başında durup kral yerine emir verirdi. Kendisini Altın Muhafız’ın gelmesini gerektirecek kadar önemli görmüyordu. Garipti. Fazla garip.
Hızlı adımlarla dışarıya çıkıp kiliseyi arkasında bıraktı. Köyün dışına çıkmak için iki yol vardı. Birisi ilk başta kullanacağı ama askerleri gördüğü düzlükken, diğeri tam karşısındaki tepe ve onun ötesindeki ormandı. Tepe boyunca çok göze batacaktı ama ormana varınca gerisi kolaydı. Ormana, sürekli bitki aramaya gittiği için hakimdi. Ancak yine de kaçarken o yolu kullandığı fark edilirse ormana varınca da işler kolay olmayacaktı.
Vakit kaybetmeden tepeye çıkmaya başladı. Arada arkasına bakıyor ve her şeyin olağan devam ettiğini görünce bir nebze de olsun rahatlayarak devam ediyordu. Tekrar arkasına bakarak köyü kontrol etti ancak gördüğü hiç iyi değildi. Kötüydü. Çok kötü.
Bu üniformayı çok iyi tanıyordu. Altın Muhafız elini beline koymuş soğuk ve okunaksız bakışlarıyla cadının çıktığı yolu izliyordu. Cadı yutkunmadan edemedi. Tırmanmaya daha hızlı dönse de artık arkasından gelen bir Altın Muhafız vardı. Bu hiç kolay olmayacaktı. Geri dönemeyecek ya da başka bir yol çizemeyecek kadar tırmanmıştı bile. Tek bir şansı kalıyordu, kaçmak.
Ölmek istemiyordu. Ölmek isteyeceği son şeydi. Yaşamak, yaşatmak en iyi histi. Bu yüzden şifacı olmuştu. Daha fazla insana yardım emek için, onları yaşatmak için. Şimdiyse bir cadı olduğuna inanılıyordu. Yakalanırsa biterdi, her şey biterdi. Yakalanan cadılara ne olduğunu çok iyi biliyordu.
Tırmanmaya bir an bile ara vermeden arkasına bakınca Altın Muhafız’ın ne kadar yaklaştığını ve aralarındaki mesafenin ne kadar hızlı azaldığını gördü. Böyle giderse Altın Muhafız onu ormana varmadan yakalardı. Bir yol bulmalıydı. Basit bir çözüm. Ama o an korkudan düşünemez olmuştu. Tek yapabildiği biyolojisinin el verdiği kadar hızlanmaktı. Düşünebildiği tek şey geçmişiydi. Annesi… Onunla aynı kaderi yaşamayacaktı.
“Gelme peşimden! Bu senin görevin bile değil.”
Gözleri dolarken arkasından gelen Altın Muhafız’a bağırdı. Altın Muhafız’ın yüzündeki soğuk ifade sarsılmadı bile. Ama içten içe merak etti. Bu kadın saray sistemini nereden biliyor? Bu soru hızını artırdı. O cadıyı sağ bırakamazdı. En tehlikeli cadılar saray sistemini bilenlerdi. Gerçekten de onun görevi cadı yakalamak değildi. Saraya dönerken bir elçiyle karşılaşmıştı. Elçi papazın saraya gönderdiği elçiydi. Bir cadı olduğunu duyar duymazsa yanındaki askerlerle buraya gelmişti.
Cadılara nefreti çok eskiye dayanırdı. Annesi onun doğumunu yaparken hayatını kaybetmişti. Babasıysa onun gibi bir Altın Muhafız’dı. İdealleri olan asil bir adamdı. Her davranışında onu örnek alır, “Acaba babam ne yapardı?” diye düşünürdü. Ama herkes gibi babası da bir hata yapmış ve bir cadı tarafından öldürülmüştü. Saraya bu konuda minnettardı. O yetimi himayesi altına almış, babası gibi bir Altın Muhafız yapmışlardı. Acaba babası onu görse gurur duyar mıydı?
Cadı, Altın Muhafız ona yetişemeden ormana varmayı başarmıştı. Artık arkasına bile bakmıyordu. Nefes nefese ağaçların arasına dalmıştı. Çok geçmeden Altın Muhafız da arkasından ormana dalmıştı. Ancak gördüğüyle durup kaldı. Daha doğrusu göremediği ile… Cadının ormana girdiğine yemin edebilirdi ancak gözleri onu deli gibi arasa da bir iz bile bulamıyordu. Bu nasıl bir büyüydü?
Cadıysa çıktığı ağaç dalı çatırdarken nefesini tutuyordu. Ölüm korkusu böyle bir şey olmalıydı. Nasıl bu kadar hızlı ağaca çıktığına o bile inanamıyordu. İşin tek kötü tarafı oturduğu dal her nefes alışında çatırdıyor, onu kırılmakla tehdit ediyordu. Nefesini tutmaktan yüzü kızarırken Altın Muhafız tam üzerinde olduğu ağacın altında inanamayarak etrafına bakıyordu.
Tam Altın Muhafız köye dönecekken ve dal kırılmadan önce cadı yalnız kalacakken Altın Muhafız öfkeyle cadının oturduğu ağaca bir tekme attı. “Kahretsin.” derken bir tekme daha, bir tane daha… Zaten çatırdayan dal kırılarak cadıyla beraber boşluğu buldu.
Cadı atabileceği en yüksek çığlığı atarken Altın Muhafız inanamayarak yukarıya baktı. Gökten cadı mı yağıyordu? Cadının korkudan irice açılmış siyah gözleri ve Altın Muhafız’ın şaşkınlıktan irice açılmış bal rengi gözleri, cadı düşmeden önce buluştu. Bu anlık göz temasıysa Altın Muhafız’ın yana çekilmesiyle bozuldu. Altın Muhafız’ın çekilmesiyle cadının çimlere kavuşması bir oldu. Yere düşen cadının bilinci kapanırken Altın Muhafız istemeyerek de olsa onu kucaklayarak köye ilerledi.
 

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

50okunma 19beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.