SÖNMÜŞ IŞIKLAR kitap kapağı

5. bölüm / 6

SÖNMÜŞ IŞIKLAR

4. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Şimdilik Deli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 4. BÖLÜM

Finlo ve Monasa kulübe içinde ufak bir tura başlamışlardı bile. Monasa hayatı için yaparken bu araştırmayı, Finlo sadece merakından ona eşlik ediyordu. Bir dakika önce hayatlarına Aldric’in babası sıfatıyla girmiş olan bu “Benavir” isimli adam ikisinin de yeterince ilgisini çekmişti. Monasa kılıçların etrafını dikkatle incelerken Finlo her yere göz ucuyla bakıyordu. Monasa o kadar dikkatli bakıyordu ki burnunun ucundakini kaçırıyordu. Finlo’ysa o kadar yüzeysel bakıyordu ki detaylardaki gizemi çözemiyordu.
Monasa kılıçlarla işinin bittiğini kabul edemeyerek onları tek tek yerlerinden indirip inceliyordu. Her birinin gereksiz detaylarını ezberliyordu. Finlo’ysa gerçekten yeni bir ipucunun yanındaydı. Kitaplıkta Aldric’in günlüğünün olduğu raftaydı. O günlük birçok sorunun cevabını ve Aldric’in kendine bile söylediği yalanları içeriyordu. Finlo odaklanabilen bir insan olsaydı defteri çoktan bulmuştu. Ancak değildi. Rastgele kitapları düşünmeden indiriyor, içinde ne yazdığına ufak bir göz atıyor ve geri kapatıyordu.
En sonunda bir sonuç alamayınca sıkılarak tekrar yerine kuruldu. Merakı ancak buraya kadar ona izin veriyordu. Gerçekten durup Monasa’ya bakınca bir deli gibi kılıçlara baktığını fark etti. Monasa’nın ne kadar meraklı olduğuna inanamadı, bunun meraktan fazlası olduğunu bilmeden.
“Monasa?”
Duyduğunu gösteren bir mırıltı çıkardı.
“Neyi merak ediyorsun?”
Sabırsızca arkasını döndü. Elindeki kılıcı bir savaşçı gibi sıkıca tutarken Finlo’ya doğru bir adım attı. Bu adım tehditkâr değildi, daha çok çaresizdi.
“Her şeyi!”
“Tamam, tamam. Sakin ol.”
Monasa’nın çaresizliğini ve beraberinde gelen bozuk ruh halini Finlo anında sezerek ayağa fırladı. Hızlı adımlarla yanına vardı ve ilk önce elindeki kılıcı aldı.
“Sakin ol. Bu şekilde hiçbir şey bulamazsın.”
Duvara dönüp kılıcı yerine astı. Geri Monasa’ya dönünceyse gözlerine inanamadı. Nerede yanlış yapmıştı? Neden ağlıyordu? Ağlayan birini nasıl güldürebilirdi? Hızla karşısına geçti.
“Ağlama. Şu an yaşıyorsun ya, geri kalanı bir şekilde hallederiz.”
“Nasıl?”
Doğrusu bu sorusunun cevabı Finlo’da da yoktu. Finlo sessizce ona bakarken o devam etti.
“Tüm saray beni bir cadı olarak görüyor ve ben neden yaşadığımı bile bilmiyorum. Şimdi beni Papa veya Aldric kolumdan tutsa ve yargıya götürse ne yapabilirim? Sen ne yapabilirsin? Hiç. Hiçbir şey. Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi hayatta kalmak için tüm ömrümü sarayda geçireceğim bir evliliğe mahkumum. İstemiyorum. Bu şekilde yaşamak istemiyorum.”
“Herkes değil…”
“Ne?”
Monasa’nın dolu gözleri anlamayarak Finlo’ya bakıyordu ki bu çok uzun sürmedi. Finlo derin bir nefes alarak devam etti.
“Ben senin bir cadı olmadığını biliyorum. Ve Aldric de seni cadı olarak görmüyor. Görseydi kurtarmazdı. Diğer kısma gelirsek, doğru. Sana yardım edemem. Sen de bir şey yapamazsın. Ama yerinde olsam Aldric’e güvenirdim. O öldüreceği biri için kendi hayatını riske atmaz. O sana yardım edebilir.”
Gözyaşlarını hızla silerek başını salladı Monasa. Gerçekten ne yapacağını bilmiyordu ama Finlo onu çok tehlikeli bir karara yönlendirmişti. Araştırması, eşyalarını karıştırması gereken kişi Aldric değil, Papa’ydı. Aldric onu yaşatmayı seçmişken bile Papa şikâyet ederek Kral’ın peşinden gitmişti. Bir yolunu bulacak ve Papa’nın bir açığını bulacaktı.
Aldric eğer onun eşyalarını karıştırdığını, bir açık aradığını öğrenseydi ne yapardı? Sözde nankör birisi değildi? Hayatını kurtarmış adamın açığını arıyordu. Saraya getirildiğinden beri ilk defa kendinden utandı Monasa. İçindeyse Aldric’e karşı bir güven doğmuştu. Küçük, mantığa dayanan ama potansiyeli olan bir güven. Büyüme, kalbe sızma potansiyeli olan bir güven.
“Sanırım artık iyisin..?”
Finlo hâlâ endişeyle Monasa’ya bakıyordu. Monasa ona endişeyle bakan gözlerdeki sıcaklığın içine aktığını hissetti. Bu adam gerçekten insanları iyi hissettirmek için çabalıyordu. Ve o bunu kendi çıkarları için kullanmıştı. Tam bir şeytan gibi. Cadı olmadığını kanıtlamak için cadı gibi düşünüyordu. Temiz davranacaktı. Bir yol bulacak hem masumluğunu kanıtlayacak hem de masum kalpleri koruyacaktı. O bir şifacıydı, elbette ki ruh halinin bedene yansıdığını sık sık görmüştü. Tüm bunları yaparken de moralini bozmayacaktı. Hâlâ yaşadığı sürece umuda tutunacaktı. Kırık kanatlarını ufka doğru cesurca kaldıracaktı.
“Evet. Artık mükemmelim.”
Çok geçmeden aynı dinamiğe döndüler. Koltukta otururlarken Finlo konuşuyor, Monasa yer yer dinlediğini belli eden sesler çıkarıyordu. Öğleden önceki işlerini tamamen bitiren Aldric’in içeri girmesi bile Finlo’nun heyecanla anlattığı saçma şeyi bölmeye yetmedi. Artık yeni bir arkadaşı vardı. Bunu hissedebiliyordu. Bir yetkisi olmasa bile onunla konuşmak hoşuna gidiyordu. Bu yüzden onu korumayı seçecekti. Olası bir sorunda ne yapacağını bilmiyordu. Eğer arkadaşı tehlikeye girerse diğer arkadaşına, Aldric’in yanına gitmekten başka çaresi kalmıyordu.
Kapıya arkası dönük olan Monasa da nihayet gelen seslerle Aldric’in geldiğini anlayınca, Finlo konuşmasına ara verdi. İkili Aldric’e, Aldric ikiliye öylece bakıyordu. Finlo ve Monasa’nın bu kadar hızlı yakınlaşmasına inanamadı. Evet, Finlo sosyaldi ve herkesle konuşurdu ama herkesle şu an yaptığı gibi arkadaş edasıyla, bu heyecanla konuşmazdı. Daha ilk günden onu kışlaya getirmesi yetmezmiş gibi bu kadar yakın olması normal değildi. Bu kadın ona büyü yapmış olabilir miydi?
“Ne konuşuyordunuz?”
“Ona şifacılık hakkında kendi bildiklerimi anlatıyordum.”
Finlo’nun hızlı cevabına başını sallayarak katıldı Monasa. Aldric devamını beklese de başka bir açıklama gelmedi. Şikâyet etmek istese de şimdilik o kısa açıklamayla yetinecekti. Finlo buradayken yeni arkadaşını sorguya çekemezdi.
“Benim işim bitti. Saraya dönebiliriz.”
Aldric’in sözleriyle ikisi de ayağa kalktı. Finlo olduğu yerde esnedi. Aldric ilk bakışta fark etmese bile Monasa güne başladıklarından beri ne kadar yorgun olduğunu görüyordu.
“Dün gece uyumadın mı?”
Finlo yine aynı mahcup gülümsemesiyle cevap verdi. Bu gülümseme artık onunla bir olmuş, ne zaman göstermek istemediği bir yönü görünse ortaya çıkar olmuştu.
“Aslında pek sayılmaz…”
“O Papa’yı bir gün öldüreceğim. Ben öldüreceğim.”
Aldric’in soğuk yeminiyle ikisi de kocaman açılmış gözleriyle ona döndü. Finlo hızla iki elini sallarken Aldric’in yanına vardı.
“Hayır, hayır, hayır… Onunla bir ilgisi yok.”
“Finlo… Yalan söylüyorsun.”
“Ne? Hayır. Söylemiyorum.”
“Öyleyse neden uyumadın?”
Finlo gerçekten de geceyi Papa’nın yanında geçirmemişti ama bu Aldric’e anlatamayacağı bir meseleydi.
“Yemin ederim onun yanında değildim. Sana söyleyemem…”
“Öyleyse onun yanındaydın.”
“Aldric. Bu sefer cidden değildim.”
“Neyse. Bunu tartışmanın anlamı yok.”
Daha fazla konuşmadan arkasını döndü ve kulübenin çıkışına ilerledi. Finlo hâlâ kendini inandırma umuduyla bakıyordu. Aldric kapıyı ikisi için açık tutarken bunu daha sonraya bırakarak açık kapıya ilerledi. Aldric kapıyı Finlo için açık tuttu ancak sıra Monasa’ya gelince kapıyı üzerine bıraktı. Kapı öylece kapanmıştı. Her ne kadar bu tavır sinirlerine dokunsa bile kendi kapısını kendisi açabilirdi. Onun beyefendiliğine ihtiyacı yoktu. Hiçbir kadının yoktu. Kapısını açarak çoktan ilerleyen Aldric ve Finlo’nun yanına gitti. Aldric arkasına bile bakmıyordu. Finlo’ysa tüm olanların farkındaydı. Mahcup bakışları Monasa’ya “Biraz sabret.” der gibiydi.
Aldric’in neden böyle davrandığını o da anlamıyordu. Saraydaki hizmetçilere bile yeri gelince kapıyı tutardı. Hatta soytarılıktan başka işi olmayan ona bile tutmuştu. Neden nişanlısına tutmamıştı ki? Çözülmesi gereken bir gerginlik vardı. Monasa’nın ne durumda olduğunu gerçekten görmüyor muydu? Bilerek ona acı mı çektiriyordu. Hayır, hayır… Aldric öyle bir adam değildi.
Eğer birbirlerine herkese yaklaştıkları gibi yaklaşsalardı, bu ikili görülebilecek en sadık ikili olurdu. Ancak Aldric’in Monasa’ya güvenmesini nasıl sağlayabilirdi ki? Kendisi bile Monasa’nın neyine güvendiğini bilmiyordu. Veya Aldric’in neden kendisine güvendiğini…
Aldric birine neden güvenirdi ki?
“Aldric…”
En önde yürürken başını Finlo’ya çevirdi.
“Hayatında en çok kime güveniyorsun?”
Finlo’dan şahsi sorular duymaya alışık olmadığı için bir an duraksadı. Özellikle güven, sevgi, öfke ve bunun gibi karışık duyguları asla sormazdı. Anlayış sınırlarını zorlamaz her insanı anlamaya çalışmazdı. Ama şu an yapıyordu. Bu kadın kesinlikle ona büyü yapmış olmalıydı.
“Kendime, Finlo.”
“Neden?”
“Neden bunu soruyorsun şimdi?”
Sesi Finlo’yu anlamaya çalışmaktan çok azarlar gibiydi. Ona her ne kadar güvense de öylece zihninin içine almazdı. Kimseyi almazdı.
“Sadece merak ediyorum.”
“Edebilirsin. Neden soruyordun?”
“Dedim ya… Sadece merak.”
“Merak ettiğin her şeyi sorar mısın?”
Aldric’in son sözleriyle Finlo başka bir cevap vermedi. Karşındakinin arkadaşı Aldric değil Altın Muhafız olduğunu nihayet anlamıştı. Ancak Monasa’nın durması için bir sebep yoktu. Sonuçta Aldric de Altın Muhafız da onun için aynıydı.
“Neden kızdın ki şimdi?
“Sana ne?”
“Öylece kafana göre her astına kızar mısın, Altın Muhafız?” Son kısmı özellikle vurgulayarak söylemişti. Aldric’in rahatsızlığı daha da artarken heceleyerek “Sana ne?” dedi. Şu an en rahatsız olduğu şey oluyordu. Birisi onun işine karışıyordu. Evet, Finlo’ya olan tavrı onun da hoşuna gitmemişti. Ancak sonrasında gönlünü elbette ki Aldric olarak alacaktı. Monasa’nın onu savunmasına gerek yoktu.
“Sadece evleneceğim adamı daha yakından tanımak için soruyorum, Altın Muhafız.”
“Öyleyse sana kendimle ilgili bir bilgi vereyim. İşime karışılmasını hiç sevmem.”
“Tüh. Bense işine karışacak biriyim. Nişanlını alttan alırsın değil mi, Altın Muhafız.”
“Nişanlımsan bana rütbemle seslenmeyi kes.”
“Neden? Rahatsız mı oluyorsun?”
“Evet, oluyorum.”
“Mesafeyi korumak istiyorsun sanıyordum Altın Muhafız.”
“Şansını zorluyorsun.”
“Biliyorum.”
Yan yana yürürlerken birbirlerine sert bakışlarıyla bakıyorlardı. Finlo’ysa ilk defa gerginliğin arasına dalmaktan korkuyordu. İkisinin bir adım gerisinde yürürken sadece izliyordu. Korktuğu şey ona kızmaları değildi. Ona kızılmasından korkmazdı. Korkusu gerekli bir anı bölmekti. Ya şu an onlar için önemli bir ansa ve o bunu bozarsa? Bu riski alamazdı.
Neyse ki yol boyunca iki taraf da ağzını açmadı. Finlo da yeni bir tartışmaya zemin hazırlama kaygısıyla, kendinden beklenmeyecek kadar sessizdi.
Saraya vardıklarındaysa Finlo’nun bütün kaygıları yerini akıl almaz bir huzura bıraktı. Onu görmek bile yeterince kalbini hızlandırıyordu. Ve dün gece yapıvermişti. Hislerini ona söylemişti. Bir cevap alamasa bile kalbinin onun için attığını söylemişti. Sonrasında uyku tutmasa bile artık ondan sakladığı bir şey yoktu. Biricik Lioris’inden.
İtirafını bir cevap beklediği için yapmasa bile en büyük arzusu onunla yaşamaktı. Saray soytarısı olmaya devam edebilirdi. Kimse onu anlamasa da olurdu. Hatta Lioris bile anlamasa olurdu. Tek isteği hayatının daha büyük bir kısmını ona vermekti. Finlo’nun sevme şekli de buydu işte. Almak, anlamak veya anlaşılmak değil. Verecek tek şeyi kendi hayatı olsa bile vermek.
O an ikilinin gerginliği kafasından uçuverdi. Hızlı adımlarla yanından ayrıldı ve sarayın diğer yanında çamaşır asan Lioris’in yanına yürüdü. Yanına varana kadar Lioris de onun varlığından bihaberdi. Finlo’nun sesiyle irkilerek elindeki çarşafı yere düşürdü.
“Tünaydın.”
Her ne kadar soğukkanlı görünmeye çalışsa dahi yüksek sesi heyecanını ele veriyordu. Karşısındaki kişinin Finlo olduğunu anlayınca sanki dün gece olanlar hiç yaşanmamış gibi sakince çarşafı almak için eğildi.
“Sana da.”
“Nasılsın?”
Finlo doğrudan onun gözlerine baksa da o Finlo’ya bakmıyordu. Çamaşır asmak en önemli görevmiş gibi sessizce ipin üzerinden çarşafı geçiriyordu.
“İyiyim.”
“Şey… Dün söylediklerimde ciddiydim de ben. Tuhaf şakalardan biri değildi.”
“Tamam.”
“Yardım lazım mı?”
Sepetteki ıslak çarşaflara uzanıyordu ki Lioris onu durdurdu.
“Dur. Bunlar yeni yıkandı.”
Kendi ellerine bakınca neden olduğunu anlayıverdi. Ellerinin her yerinde kanamaya müsait çizikler ve toprak vardı. Her zamanki mahcup gülümsemesiyle ellerini arkada birleştirdi.
“Özür dilerim… Başka bir şekilde yardım edeyim. Mesela…”
Sepeti kaldırarak yukarıda tuttu. Bu sayede her yeni çarşafta Lioris’in eğilmesine gerek kalmayacaktı. Çarşaflara da dokunmamış olacaktı.
“Sağ ol.”
“Benim için bir zevk.”
Finlo öylece elinde sepet Lioris’in çamaşır asmasını memnuniyetle izliyordu. Aldric ve Monasa arasındaki gerginlikse tam gaz devam ediyordu. Monasa yanlarından geçerek bahçeye giden Papa’yı görür görmez fırsatı havada kaptı. Üst kata ilerlerken Aldric’in sesiyle merdivenlerde durdu.
“Nereye?”
“Sana ne?” dedi onun sesini taklit ederek.
“Burada yaptığın en ufak şeyin sorumluluğu bende. Bana hesap vereceksin.”
“Biliyor musun?.. Evet, senin sorumluğunda. Tam da bu yüzden sana hesap vermiyorum.”
“Anlamadım…” Tek kaşını kaldırarak karşısındaki kadına bakıyordu. Bu cesareti nereden alıyordu?
“Eğer cadı olsaydım sana hesap verirdim. Ama nereye gidersem gideyim sana hesap vermemi gerektirecek bir şey yapmayacağım. Sana hesap vermeyeceğim Altın Muhafız.”
Aldric başını sakince sallarken başka bir açıklama beklemeden bodruma giden merdivenlere yöneldi. Monasa da onun gibi arkasını dönerek hızla taht odasına ilerledi. Kral’ı orada bulabileceğine emindi. Daha bu sabah olsaydı, daha fazla bilgi toplamak için gizlice Papa’nın odasına giderdi. Ama annesine bir sözü vardı. Temiz davranacaktı. Uçacaktı ama parçalamayacaktı. Yaşayacaktı ama öldürmeyecekti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

22okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.