Son Gölge kitap kapağı

8. bölüm / 8

Son Gölge

Bölüm 8

Vaveyla Yazarı: ipek 🤍

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Bölüm 8

Tam bir haftadır Sylvareth de yaşıyordum, burası dağın tepesinde ejderhalar ile çevrili bir yerdi, seçimden sonra Aetherion’un üzerinde Nymeris’den Sylvareth’e gelmiştim ve yolculuk düşündüğüm kadar zor olmamıştı, zaten yolculuk boyu sadece anneme ne söyleyeceğimi düşündüğüm için aklım başka yerdeydi, her zaman ki gibi, ve burası o kadar güzeldi ki. Tam bir ejderha cenneti gibiydi, bazen sabah uyandığımda penceremin önünden ejderhaları yakından görebiliyordum ve bu çok keyifliydi, 10 derse girmek için motive mi toplamama yardımcı oluyordu. Akademiden dışarıya çıktığım pek söylenemezdi çünkü bu yer hakkında hiçbir şey bilmiyordum ve yanımda bir refakatçiye ihtiyacım vardı, ancak şu an arkadaşım olmadığı için bana burayı gezdirecek kimse yoktu, eğer bir gün olursa aşağıdan geçen ve güzel bir kasabaya giden tren ile gezmek çok isterdim. Ancak burada ki ilk günlerim olduğunu biliyorum ve acele etmemem ve derslerime odaklanmam lazım. Kahretsin, 10 ders gerçekten çok fazlaydı, özellikle benim gibi birisi için, hayatımda hiçbir zaman gerçekten sorumluluk sahibi birisi olmamıştım, Elverda da beni dik tutan şey yaşamak ve açlıktan ölmemekti, çünkü zaten annem az bir para kazanıyordu ve ona yardımcı olmam gerekiyordu, ve şu an ben bir akademi de olduğum için annemin geçinecek tek parası kendisinin beş kuruş parasıydı, aklıma geldikçe daha çok stres oluyordum çünkü elimden hiçbir şey gelmemesi çok kötüydü, ona en yakın zamanda güzel ve kızmayacağı bir mektup yazmam gerekiyordu, ve bunun üzerine Aetherion vardı, bir sürü düşünecek şey üst üste gelmişti ve zaten olması gerekenden daha çok düşünüyordum ve düşünmem gereken şeyler 2 katına çıkmıştı.

O günden bu yana tam bir hafta geçmişti, bana anlattıklarına göre beni tek başıma bahçede baygın bir şekilde bulmuşlar, büyük ihtimalle ayağa kalktıktan sonra olayları kavrayamamış ve tekrar bayılmıştım ve Aetherion da beni bırakıp gitmişti, ancak beni bırakıp gidecekse neden tüm bunları bana gösterip gitmişti? Benden ne istiyordu ve ne yapmamı bekliyor du? Hiçbir fikrim yoktu, olan olayların gerçek olduğuna dair de bir fikrim yoktu. Belki sadece halüsinasyon görmüştüm? Ancak bu olamazdı çünkü neden durduk yere halüsinasyonlar görmeye başlayayım ki.

Bir hafta boyunca bu ve bunun gibi düşünceler beynimi kemirip durmuştu ve aynı zamanda 10 tane ayrı ayrı derse de yetişmeye çalışıyor ve hepsini öğrenmeye çalışıyordum, her ne kadar ejderhalara ilgim olsa ve onlarla ilgili her efsaneyi okumuş olsam da burada işler bu kadar kolay değildi, elimize iki kitap verip “Bunlar hakkında ders vereceğiz” demiyorlardı, kitaplar o kadar ağırdı ki taşırken bileklerimin ağrıdığı bile oluyordu. Boş zamanlarımı buradaki kütüphane de geçiriyordum çünkü bu akademinin en güzel yanı buydu ve kendimi sadece orada rahat hissediyordum, zengin şımarık yaşıtlarımla bir iletişime geçmemiştim, önyargılı davranıyor olabilirdim ancak onlar da bana karşı önyargılı davranıyorlardı ve bu benim suçum değildi, en azından sadece 6 öğrenciydik ve kendimize ait odalarımız vardı, ancak dersler yüzünden odamızda sadece uyuyabiliyorduk. Ve bu bir haftalık süreçte Aetherion ile sadece derslerde görüşüyorduk, onun dışında ondan kaçıyor ve onunla karşılaşmamak için direniyordum, bu akademi de ejderhasından korkan ve çekinen ilk kişi olabilirdim ancak suç benim değildi! Ejderham da normal değildi ki. Zihnimin içine girip konuşuyor ve ya bana kendi anılarını yaşatıyordu ve bunları yaparken bana sormuyordu çünkü bu oldukça korkutucu bir durumdu.

Kütüphanedeyken zamanın nasıl geçtiğini gerçekten anlamıyordum çünkü bu okulun kütüphanesi gerçekten mükemmeldi! Hayatımda görmediğim bir sürü kitap vardı ve aklınıza gelebilecek her şey vardı. Dün, tüm gece boyunca ejderhaların konuşması ve Aetherion’nun boynundaki metal parça hakkında bir kitap bulmaya çalışmıştım ancak daha demin dediğim şeylerin hiçbirini anlatan bir kitap yoktu, en sonunda güzel “Mitolojik Canlılar” kitabı bulunca arayışımdan vazgeçip kendimi o kitabın içine gömmüştüm ve hala burdayım, vakit geldiğinde derslere girip çıkıyordum, ta kii duvardaki saate bakmayı akıl edene kadar. Ejderha yönetimi ve ruh bağı dersini kaçırmıştım, hatta ders biteli 5 dakika geçmişti, bu benim ilk geç kalışım dı bu yüzden ceza vermezler diye umuyordum, zaten 6 öğrencilik bir okulda nasıl bir ceza verebilirlerdi ki.

İçimden kendime saydırırken hızla eşyalarımı toplayıp kütüphaneden çıktım, her ders için ayrı sınıf vardı bu yüzden her zaman sınıfları karıştırırdım. Dersin sınıfının bulunduğu kata çıkıp sağa döndüm ve sondan 3. kapıya yöneldim, diğer 5 kişi yeni yeni çıkarken gözüme İsolde’yi kestirdim ve onun peşinden yürümeye başladım, İsolde Emberwyn aramızda ki en soylu kızdı. Ailesi çok önemliydi ve İsolde de bunun için yetiştirilmişti, ailesi kadar önemli ve saygı duyulan birisi olmak için yaşamıştı ve bu nedenler dersleri en iyi olan kişi oydu, şu ana kadar bir sınava girmedik ancak girdiğimiz zaman tüm derslerden tam not alacağına kalıbımı basarım.

“İsolde!”

Onun hızına yetişmeye çalışırken adımlarımı hızlandırdım, cevap vermedi, elbette cevap vermeyecekti.

“Derse geç kaldığım için gerekli notları alamadım ve biliyorsun zaten derslerim iyi değil, rica etsem bana-”

“Sana notlarımı vermeyeceğim.” diyerek sözümü kesti.
“Ve derse geç kalmadın, tüm derse direkt girmedin ve bay Alaric bununla hiç memnun olmayacak.” dediğinde kaşlarımı çattım. Bu kız kimdi ve neden bu kadar kabaydı.
“Ne?”
“Senin gibi yoldan geçen birilerini buraya almaları zaten saçmalık, en başından buraya gelmen zaten gereksizdi. Benim gibi soylu ailelerden gelen çocuklar ile yapılması gereken bir yarışma bu, senin gelmen haksızlık!”

Birden patlaması ile irkildim. Bir tane bile normal insan yok muydu bu okulda? Aklı yerinde olan kimse yoktu, buna ejderhalar da dahildi. İsolde sonunda durup arkasını döndü ve bana sanki evindeki beyaz bir eşyayı temizledikten sonra son dakika düşen bir toz parçasıymışım gibi baktı.

“Git Eryndordan al, onun notları daha düzenli.” deyip arkasını dönüp gitmesi ile iç çektim.

Bu okulda bırak iletişim kurmayı, insanlar empatiden de yoksun du, bu kızın neden bu kadar soğuk gözüktüğünü daha net anlıyordum, çünkü zaten soğuk olmak için çabalıyordu ve bunda başarılı oluyordu. O da benim gibi insanlarla pek iletişim kurmamıştı, her şeyinin mükemmel olmasına rağmen ona yetmiyormuş gibi, tüm gününü tek başına geçiriyordu, belki ailesini özlüyordu, belki de sadece yalnız kalmak istiyordu, ya da bunların hiç biri değildi ve insanlarla konuşuyordu ancak ben kütüphaneden dışarıya adımımı atmadığım için dışarıda yaşanan olayları bilmiyordum.

Eryndor’ bulduğumda bahçede ejderhası ile ilgileniyordu, çok tatlı gözüküyorlardı, benim ejderham deli olmasaydı biz de onunla bu şekilde gözükebilirdik, daha öne Morverth’i bu kadar rahat ve güvende görmemiştim. Eryndor hakkında hiçbir şey bilmiyordum ancak ejderhası ile iyi bir bağ oluşturduğunu görebiliyordum.

“Eryndor du, değil mi?” Elbette biliyordum ancak sohbet açmak için bir yerden başlamam gerekiyordu, toplam 3 erkek vardı zaten ve onları da ayırt edebiliyordum.
Kumral saçları vardı, gözleri koyuydu, yani öyleydi sanırım ancak güneşte açık gözüküyordu, yüzünde az da olsa gözüken küçük çiller vardı ve kumral saçları hafif kabarıktı.

“Evet.” dedi gülümseyerek, birkaç adımla ejderhasını arkasında bırakıp yanıma ulaştı “Sen de Thalira olmalısın, Elverda’dan gelen.”

“Evet, burada yerli olmayan tek kişi ben olduğum için ayırt etmesi kolay sanırım.” konudan çok sapmış olacağız ki boğazımı temizleyip çenemi kaldırdım.

“Ejderha yönetimi ve ruh bağı dersine giremedim, yani kütüphane de çok güzel bir mitoloji kitabı vardı ve bende vaktim var sandım çünkü dersler arasında çok fazla vakit var ve Ejderha dili ve kadim emirler 8.30’da da bittikten sonra kütüphaneye tekrar gittim ve kitap okurken farketmemişim ve saat 10 olmuş sonra-”

“Tamam, sana kaçırdığın dersteki notlarımı vereceğim.” çok hızlı ve fazla konuşmaktan nefessiz kaldığım için derin bir nefes aldım ve onun eğilip çantasından defterini çıkartmasını izledim.
“Teşekkür ederim.” dedim Eryndor defteri bana uzattığında.

“Sorun değil, yarın bana tekrar verirsin, tabii yine kütüphane de başka bir kitaba dalmazsan.”

“Yarın ilk derste defterin yine sende olacak ve ‘Biçim değiştiren türler ve tarihi’ dersi hangi kattaydı ve hangi sınıftaydı?”

“Üçüncü kat soldan ikinci sınıf, zaten dersin başlamasına 6 dakika kaldı, birlikte gidebiliriz.” tam hayır diyecekken uzaktan Aetherion’nun yaklaştığını görmemle tekrar Eryndor’a döndüm “Olur, gidelim.”
Aetherion'un bizi takip edip etmediğini anlamak için arkamı dönmedim. Çünkü dönsem büyük ihtimalle orada olacaktı. Ve nedense bunu öğrenmek istemiyordum. Eryndor ile birlikte merdivenleri çıkıp üçüncü kata ulaştık. Koridor diğer katlara göre daha sessizdi, kapının üstünde herhangi bir tabela yoktu, sadece eski harflerle yazılmış tek bir kelime vardı.
"Değişim."
Bu insanların her şeye gizemli isim vermeyi sevdiğine artık emindim, kapıyı açtığımızda içeride yalnızca birkaç sıra ve büyük bir tahta vardı.
Öğrenciler çoktan yerleşmişlerdi, Mirelle ve İsolde yan yana oturuyorlardı ve İsolde heyecan ile bir şeyler anlatıyordu, sabah benim konuştuğum İsolde ile şu an gördüğüm İsolde kesinlikle aynı kişi değildi, neden bana bu şekilde davranmıştı hiçbir fikrim yoktu ve gerçekten insanları anlamaya çalışırken bu kadar çabalamaktan çok yoruluyordum. Neden bu kadar zor ve anlaşılmaz olmak zorundalardı ki? Kimse beni anlamak için bu kadar çabalamıyor iken neden ben çabalamak zorundaydım? Ben bunları düşünürken Eryndor çoktan oturmuş benim de yanına oturmamı bekliyordu, hızla ilerleyip onun yanına oturdum ve defterimi çıkarttım ve tam o sırada kapı açıldı, Profesör Seraphine içeri girdi.
Sınıf anında sessizleşmedi, çünkü artık ilk hafta değildik.

Kimse ayağa kalkmadı,
Kimse heyecanlanmadı, -büyük ihtimalle herkes bu dersi sıkıcı buluyor du ancak bu derste beni kendine çeken bir şeyler vardı çünkü en keyif aldığım derslerden birisi de buydu, en sevöediğim ders ise kesinlikle binicilik di çünkü hiç bir şekilde ejderha üzerinde denge sağlayamıyor idim ve her seferinde düşüyordum-
Ama yine de herkes konuşmayı bıraktı.
Çünkü Seraphine'in insanları susturmak için sesini yükseltmesine gerek kalmıyordu, buna rağmen susturabiliyordu. Bu biraz korkutucuydu. Profesör masasının üzerine birkaç eski kitap bıraktı. Sonra hiç vakit kaybetmeden konuya girdi.

"Geçen ders biçim değiştiren türlerin sınıflandırılmasını işlemiştik." Tahtaya birkaç sembol çizmeye başladı.
"Bazı türler fiziksel değişim gerçekleştirir." Bir sembol daha.
"Bazıları ise yalnızca görünüş değiştirir." Bir tane daha.
"Bazılarıysa..." Burada kısa süre durdu.
"...iki form arasında tam geçiş yapabilir."
Nedense dikkatimi tamamen toplamıştım. Çünkü Aetherion'un bana gösterdiği anılar aklıma gelmişti.
O siyah şehir.
O savaş.
O insanlar.
O ejderhalar.
Bir haftadır bunları düşünmemeye çalışıyordum ve kesinlikle başarısız oluyordum çünkü insan beynim bunların hepsini algılayamıyordu ve bir kusur arıyordu ve o kusuru bulamıyordu, deli miydim? Hayır. Peki deliriyor muydum? Biraz daha iç sesimle konuşmaya devam edersem büyük ihtimalle yakında delirecekdim.
Seraphine tahtaya eski bir sembol çizdi.
Kanadı andırıyordu, ama aynı zamanda göz gibi görünüyordu.
Nedense içimde tuhaf bir his oluştu, sanki daha önce görmüş gibiydim.
Belki de görmüştüm.
Belki Aetherion'un anılarında.

"Bu sembolün ait olduğu tür hakkında çok az kayıt kalmıştır."
Seraphine konuşmaya devam etti.
"Çoğu belge zamanla kaybolmuştur." Kaybolmuş, ilginç bir kelime seçimi. Çünkü Aetherion'un gösterdiği şehir kaybolmuş gibi görünmüyordu. Yok edilmiş gibi görünüyordu.
Elimi kaldırdığımı fark ettiğimde artık çok geçti.
Seraphine bana baktı.
"Evet Bayan Veynwood?" Ne yaptığım hakkında en ufak fikrim yoktu ama içimden bir ses savunmak istiyordu, neyi nasıl neden savunacaktım ya da kimi kimden koruyordum hiçbir fikrim yoktu. Sınıftaki birkaç kişi de dönüp bana baktı, harika.
Şimdi susabilirdim.
Ama susmadım.

"Eğer kayıtlar yalnızca kaybolduysa..." Sesim beklediğimden daha yüksek çıkmıştı.
"...neden bu türden bahseden bütün kaynaklar aynı anda ortadan kaybolmuş?" Sınıf sessizleşti,
Bu kez gerçekten sessizleşti.
Seraphine birkaç saniye bana baktı.
Uzun, rahatsız edici derecede uzun, sonra tebeşiri masaya bıraktı ve tüm ciddiyeti ve korkutucu görünümü ile yavaşça bana dönüp konuşmaya devam etti.
"Bazı bilgiler unutulur." Sesi sakindi, çok sakindi.
"Bazı bilgiler ise unutturulur." Bunu o kadar basit söylemişti ki, bu unutulan şeyler neydi hiçbir fikrim yoktu ancak her neyse bu şeyleri tarihten silmek çocuk işiymiş gibi konuşmuştu ve bu beni çok sinir etmişti ve bu cevap beni hiç tatmin etmemişti, ve bunu yüzümden anlamış olacak ki Seraphine'in bakışları biraz daha sertleşti.
"Bazı soruların cevapları tarih kitaplarında bulunmaz, Bayan Veynwood."
Sonra dersi kaldığı yerden anlatmaya devam etti. Ama o andan sonra birkaç kez bana baktığını fark ettim. Ve nedense, bunun Aetherion ile ilgili olduğunu hissediyordum.

Ders bittiğinde herkes toparlanıp dışarı çıktı. Ben de çıkmaya hazırlanıyordum ki bir ses duydum.
"Bayan Veynwood."
Harika.
Yakalandım.
Yavaşça döndüm.
Seraphine sınıfta tek başına kalmıştı, kapıyı kapattı ve bana doğru yürüdü. "Nereden duydun onu?" diye sordu sessizce, sanki kimsenin duymasını istemeyen bir sır paylaşıyormuş gibi ancak ortada ne sır var dı ne de benim duyduğum bir şey.
"Neyi?"
"O soruyu."

Gözlerimi kırpıştırdım. “Ben-” kendimi açıklamaya kalkacaktım ki sözümü kesti, gerçi kendimi nasıl açıklayacağım hakkında bir fikrim de yoktu, kapana kısılmış kuş gibi durmuş kadına bakıyordum.
"Akademi kütüphanesinde o konu hakkında kitap yok."
Tamam, bu kötüydü, oldukça kötü
"Merak ettim sadece." Seraphine birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Sanki yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu. Sonra başka bir soru sordu.
"Seçildiğin gece." Kalbim hafifçe hızlandı.
"Aetherion seninle konuştu mu?" Bir anda bütün dikkatimi topladım, bu nereden çıkmıştı ki şimdi neden bunu soruyordu?
"Aetherion?"
"Evet."
"Sana normal bir ejderhanın yapmayacağı herhangi bir şey söyledi mi?" Bir şeylerin yanlış olduğunu hissedebiliyordum. Çünkü bu artık dersle ilgili değildi. Bu Aetherion ile ilgiliydi. Ve nedense...
Onun hakkında konuşmak istemedim, onu ele vermek ve bana söylediği şeyleri bana gösterdiği şeyleri anlatmak, onu ele vermek istemedim ve neden bilmiyorum. Hem ondan korkuyordum ve aynı zamanda onu korumak ve savunmak istiyordum.

"Hayır." Seraphine'in gözleri hafifçe kısıldı.
"Hiç mi?"
"Hiç."
Bu sefer tamamen yalan söylemiştim. Ama garip olan şey… Suçlu hissetmememdi.
Sanki dört yüz yıllık bir sır yanlış insanların eline geçerse kötü şeyler olacakmış gibi. Seraphine uzun süre sustu. Sonunda derin bir nefes verdi.
"Anlıyorum." Ama anlamamıştı. Bunu yüzünden anlayabiliyordum.
Kapıyı açtı ve bana döndü;
"Çıkabilirsin Bayan Veynwood." Hiç vakit kaybetmeden sınıftan çıktım, ancak koridorun sonuna geldiğimde içimde tuhaf bir his oluştu.
Çünkü ilk kez, Aetherion'un bana göstermediği şeylerin, gösterdiklerinden çok daha fazla olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Olayları beynimde ölçüp tutulabilir bir taraf ararken arkamdan Bay Alaric’in sesini duydum.
“Bastrien Mourn seni odasında bekliyor Bayan Thalira.” tabii o olay aklımdan çıkmıştı, bugünün 4. dersine geç kaldığım için cezasız kalmayacaktım ve ilk cezam müdür tarafından olacaktı, harika.
Bir saniye daha bekledim, belki Bastrien Mourn fikrini değiştirirdi. Belki yaşlılıktan beni çağırdığını unutmuştu.
Belki...

"Gitmeyecek misin?"
Bay Alaric'in sesiyle tekrar gerçekliğe döndüm. Ne kadar nefret etsem de haklıydı. Er ya da geç gitmek zorundaydım, sadece müdür beni odasına çağırmıştı en fazla ne olabilirdi ki?
Bu yüzden istemeye istemeye koridorun sonundaki kuleye yöneldim. Müdürün odası akademinin en üst kısmındaydı. Bu adamın neden her gün bu kadar merdiven çıktığını gerçekten merak ediyordum. Belki de ölümsüzdü, zaten 100 yıldan fazla yaşaması mantıksız bir şeydi ve bunu neden kimse umursamıyor veya neden kimse bunun hakkında düşünmüyordu bilmiyordum.
Sonunda ağır ahşap kapının önüne ulaştım. Kapının üstünde eski dilde yazılmış bir cümle vardı. Muhtemelen anlamlı bir şeydi, ama eski dil dersinde daha detaylı bir şey öğrenmediğimiz için anlayamıyordum.
Kapının önünde birkaç saniye bekledim.
Belki kaçabilirdim, zaten yaşlı adam çoktan beni unutmuştu ve beni aramaz dı ve belki-

"İçeri gir."
İçeriden gelen yaşlı sesle irkildim.
Tamam. Kaçma planı iptal olmuştu. Kapıyı iterek açtım. Oda beklediğimden büyüktü. Duvarlar kitaplarla kaplıydı. Eski haritalar. Kadim parşömenler. Ejderha kafatasları. Ve daha önce ne işe yaradığını görmek istemediğim kadar çok garip eşya.
Pencerenin önünde ise Bastrien Mourn duruyordu. Elindeki bastona dayanmıştı, elinde her zaman o baston vardı.
Bembeyaz saçları omuzlarına kadar iniyordu, çok bilge ve aynı zamanda deli gibi gözüküyordu, az sayıda olan saçları omuzlarına düşüyordu, güçlü ve geniş bir bedeni yoktu, daha çok cılız bir bedeni vardı ve bununla birlikte ejderhaların binicisini seçip bir şeyler öğrendiği ve yarıştığı akademi de nasıl müdürlük yapıyordu bilmiyorum. Evet, ejderhaları yönetmek için fiziksel güce çoğunlukla ihtiyacın yoktu, gerekli olan şey bağ ve inançtı ancak eğer yeterli gücün yoksa bunlar önemsiz kılınıyordu.
Dışarıdaki dağlara bakıyordu. Ben içeri girdikten birkaç saniye sonra yavaşça bana döndü. Ve ilk söylediği şey...

Beklediğim bir şeydi, herkes son zamanlarda bende bunu sorgulayıp duruyor du ve bu çok can sıkıcı olmaya başlamıştı.
"Bana Aetherion'dan bahset, Bayan Veynwood." dediğinde bir kaç adım öne ilerledim.
“Ejderhanızı gerektiği kadar iyi tanımıyor musunuz? Ve ceza yüzünden beni çağırdığınızı sanıyordum.” neden bunu dediğim hakkında hiçbir fikrim yoktu çünkü bir haftadır kendi ejderhamdan kaçıyordum ve aynı zamanda birisi ona bir şey söylediğinde onu savunmak istiyordum, ne yaptığım hakkında hiçbir fikrim yoktu.
“Bu akademiyi ben yönetiyorum bayan Veynwood, elbette ki ejderhamı herkesten iyi tanıyorum.” kelimelerini tek tek seçiyormuş gibi hissediyorum, çünkü seçim günü gecesinde Aetherion 5 ejderhanın yanına aniden geldiğinde hiç de onu tanıyormuş gibi gözükmüyordu ancak bunu açık açık ona karşı söyleyemedim çünkü eğer buraya seçildiysem bunun hakkını vermeliydim veilk haftadan okuldan atılmak gibi bir isteğim yoktu.
“Ve Aetherion 400 yıl sonra aramıza geri geldi ve hiç birimizin bundan haberi yoktu, eğer seni seçtiyse bir nedeni vardır diye düşünüyorum.”

Olduğum yerde isteksizce kıpırdandım, bunu duymak özgüvenimi okşamak yerine beni rahatsız ediyordu çünkü kendimi bu olan şeylere layık görmüyordum, kendimi her ne kadar buraya ait gibi hissetsem de bir şey bu duruma engel oluyormuş gibi hissediyordum.
“Bilmiyorum.” dedim en sonunda
“Aetherion hakkında hiçbir şey bilmiyorum ve benimde bilgiye ihtiyacım var. 5 büyük ejderhanın hepsinin hayat hikayesini, geçmişini ve her şeyini biliyoruz, çocukken bize anlatılan hikayelerde, masallarda ve günlük hayatımızda her yerde onlarla karşılaşıyoruz ancak Aetherion? Onun hakkında kimse bir şey bilmiyor, neden? Sizden daha çok benim cevaplara ihtiyacım var, ve onu özel kılan şey ne? Vaeloris göğün ejderhası ve özgürlüğü, değişimi temsil ediyor. Elarion yaşam ejderhası, umudu ve merhameti temsil ediyor peki Aetherion?” en sonunda susmayı bırakıp zihnimde ki tüm soruları ortaya çıkarmıştım çünkü sana ait olan bir şeyi bilmemek çok korkutucuydu

Ve sadece ben değil, kimse bilmiyordu ve bu beni daha çok korkutuyordu ve bende bunda korkmakta haklıydım.
Oda birkaç saniye sessiz kaldı.
Rüzgâr dışarıdaki dağların arasından geçerken pencerelerin camlarını hafifçe titretiyordu. Bastrien bana baktı. Uzun süre, o kadar uzun baktı ki bir an için sorularımdan birine cevap vereceğini sandım ama vermedi, bunun yerine yavaşça sandalyesine yaslandı. Yaşlı gözleri ilk kez gerçekten yorgun görünüyordu, ya da ben yaşlı adamın gözlerine gerçekten ilk defa ona inanarak bakıyordum.

"Ne kadar tanıdık..." diye mırıldandı. Kaşlarımı çattım, yine ne saçmalayacaktı.
"Efendim?" Bakışları bir anlığına yüzümde gezindi.
"Baban da böyleydi."
Yine babam, son birkaç gündür herkes bir şekilde dönüp dolaşıp babamdan bahsediyordu sanki adam ölmeden önce bütün akademiyi gezip herkese beni anlatmıştı.
"Bu soruları o da sorardı." Dediği doğruydu, her şeyi merak etme ve araştırma isteğimi babamdan almıştım.
Sessiz kaldım. Çünkü bu kez şaka yapacak hâlim yoktu. Bastrien masanın üzerindeki eski bir kitaba baktı. Kitabın kapağı o kadar yıpranmıştı ki üzerindeki yazılar seçilemiyordu.
"İnsanlar bilmedikleri şeylerden korkar, Bayan Veynwood."
"Bu yeni bir bilgi değil." Yaşlı adamın ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Hayır." Sonra bakışları sertleşti, mimikleri ve duyguları çok hızlı değişiyordu.
"Ama bazen insanlar bildikleri şeylerden daha çok korkar."
Bu sefer cevap vermedim.

Çünkü ilk kez söylediklerinin arkasında başka bir anlam olduğunu hissediyordum, ya da sadece gizemli davranmayı seviyordu, umarım ikinci seçenek değildir.
Bastrien pencereye döndü, tekrar uzakta bulutların arasında ki dağlara sanki bir şey görebiliyormuş gibi baktı.
"Aetherion hakkında çok az kayıt var." dediğinde kendime hakim olamayıp tekrar soru sordum.
"Neden?"
"Çünkü çok az kişi onu gördü."
"Bu cevap değil."
"Biliyorum." İç çekti.
"Ama elimdeki tek cevap bu." Bir şeyler saklıyordu, bundan artık emindim. Seraphine saklıyordu. Bastrien saklıyordu.
Belki bütün akademi saklıyordu.

Ve nedense bu durum beni daha da sinirlendiriyordu.
"Peki neyi temsil ediyor?" Yaşlı adamın gözleri tekrar bana döndü.
İlk kez yüzündeki ifade değişti, cevap vermediğinde iç çekerek tekrar konuştum.
“Her ejderhanın bir şeyi temsil etmesi gerekiyor ki yüce olsunlar.” Çünkü bu sorunun cevabını biliyor gibiydi. Ya da en azından bildiğini sanıyordu.
"Bilmiyorum." Yalan, bunu anlayabiliyordum, çünkü cevabı verirken bir an bile düşünmemişti.
"Ama..." Odanın içindeki sessizlik ağırlaştı.
"Eski metinlerde onun için kullanılan tek bir unvan vardı." Kalbim hızlandı.
"Neydi?"

Bastrien birkaç saniye sustu sonra neredeyse fısıldayarak konuştu, hatta bunu o kadar sessiz söylemişti ki ben bile duymakta zorlanmıştım, sanki kimsenin duymaması ve kimsenin öğrenmemesi gereken bir şeyi söylüyormuş gibi davranıyordu. Oysa bu okulu bilen ve gazeteleri okuyan herkes Aetherion’u biliyordu, peki ya neden bu yaşlı adam kimse bilmiyormuş ve kimse bilmemeli gibi davranıyordu ki? Bu okulda olan herkes çok tuhaftı. "Son Gölge." O an nedenini bilmediğim bir ürperti sırtımdan aşağı indi. Çünkü Aetherion'un zihninde gördüğüm şehrin görüntüsü yine gözlerimin önüne geldi, o savaş, yanan ve çığlık atan insanlar. Aklıma gelen soruların sayısı çoğaldı ve kaşlarımı çattım.
Ya Aetherion'un geçmişi kaybolmamışsa?
Ya biri onu özellikle unutturmuşsa?

“Yani sonuç olarak ceza almadım, sadece dikkatli olmam hakkında bana biraz öğüt verdi o kadar.” Elbette yalan söyleyecektim, evet boşboğaz birisi olabilirdim ancak birkaç gün önce samimi olduğum bu oğlan ile her şeyi paylaşma gibi bir isteğim de yoktu, öğle arasındaydık ve yemekten sonra Eryndor ile koridorda yürüyüş yapıyorduk, koridor oldukça rahatlatıcı ve uzundu, yürüyüp konuşmak için mükemmel bir yerdi, okulun her tarafı o kadar güzeldi her bir detayda günlerce kaybolabilirdim, ancak şu an okulumda kaybolmayı düşünmek yerine benimle konuşmaya çalışan oğlana odaklanmam gerekiyordu, ve evet Eryndor ile vakit geçiriyordum. Morveth’in seçtiği insan ile.

“Müdür, tuhaf birisi.”
“Bu okulda ki herkes tuhaf” dedim istemsizce ağzımdan kaçırarak
“Bugün sana gelmeden önce kaçırdığım ders notları için İsolde’nin yanına gittim ancak bana saçma şeyler söyleyip beni sana yönlendirdi.”

“İsolde, o yeni tanıdığı insanlara karşı hep böyle olmuştur, ancak ördüğü duvarların arasından girebilirsen çok samimi birisidir.” Bu düşünce kaşlarımı çatmama neden oldu, zaten okulda öğrenci olarak sadece 6 kişiydik ve o zengin şımarık kız hayatına birkaç kişi daha alamıyor muydu? Bu şımarıklıktan başka bir şey değildi.
“Ailen kim? Buralı değilsin anlaşılan.” dediğinde düşüncelerimden ve İsolde nefretimden sıyrılıp ona döndüm, buralı derken Nymeris’i kastettiğini anlamak zor değildi, oradan buraya yani Sylvareth’e gelmiştik, yani ejderhalar şehrine.

“Evet, Elverda’dan geliyorum.” dediğimde hatırlamaya çalışır gibi gözlerini kıstığında iç çektim.
“Nymeris’in hemen yanında ki küçük kasaba.” Dediğimde gözlerini rahat bırakıp başını sallayınca konuşmaya devam ettim.
“Annem Lyanna Veynwood ve babam Kaelor Veynwood, ancak babamı küçük yaşta kaybettim, ejderha gösterisindeyken ejderha babamı öldürdü.” bunu çok mu soğukkanlı söylemiştim bilmiyorum ama Eryndor yürürken durdu ve vücudunu bana döndürdü.

“Ben üzgünüm, yani hatırlattığım için-”
“Sorun değil” diyerek gülümsemeye çalıştım ve devam ettim
“Olay olalı çok uzun süre oldu ve ne yazık ki buna alıştım, babam ejderha eğitmeniydi.” Gerçi devlet babamın ölümünü sakladığı ve kimseye söylemediği için bunu bilmemen ve daha önce duymaman çok normal, bunu demek çok istemiştim ancak bu okulda ki öğrenciler soylu ailelerden geliyorlardı ve ben başımı belaya sokmak istemiyordum, Eryndor içtenlikle gülümsedi;

“Bunu duyduğuma üzüldüm ancak seninle gurur duyduğuna eminim Thalira.”
“Teşekkür ederim.” Birkaç saniye sessizlik oldu, ancak bu rahatsız edşcş bir sessizlik değildi, aksine garip bir şekilde rahattı Koridordaki büyük pencerelerden içeri güneş vuruyordu. Taş zeminde uzun ışık çizgileri oluşmuştu, birlikte yürümeye devam ettik.

“Babam da senden bahsetmişti.” Eryndor’un ani konuşması ile bir anda şaşkınlık ile ona döndüm “Ne?”
Eryndor omuz silkti.
“Senden değil, daha doğrusu ailenden.” Kaşlarımı çatıp tüm dikkatimi ona verdim, babamın ünü ne kadar fazlaysa herkes onu tanıyordu, bu bilmediğim bir şeydi, evet babamın belirli bir üne sahip olduğunu biliyordum ancak önüme geçen herkesin bana babamı anlatacağını düşünmemiştim, özellikle de bu okulda.
“Babam Kaelor'u tanıyordu.”
“Nasıl?”
“İkisi birkaç kez aynı eğitimlere katılmışlar.” Bir an düşündü.
“Ben küçükken anlatırdı. Kaelor Veynwood'un ejderhalardan korkmadığını söylerdi.” Neden bir baba oğluna bunu anlatsın ki? Ancak bu düşünce ile istemsiz güldüm, belki sadece benimle dalga geçiyordu.
“Yanlış kişiden bahsediyor olmalı.”
“Hayır.” Bu sefer Eryndor da güldü
“Kesinlikle senin babandan bahsediyordu.”
Bakışlarım pencereye kaydı, babamı hatırlıyordum evet ancak babamı hatırladığım anılar fazla değildi, elimde bir kaç anı vardı ve kafamda onları döndürüp duruyordum, bir kişinin sevdiği şarkıyı disk’e takması gibi. Sesini bile tam hatırlayamıyordum artık, bazen bundan nefret ediyordum. Bir insanı sevecek kadar uzun yaşayıp onu hatırlayamayacak kadar uzun yaşamak korkunçtu.

“Belki de öyledir.” Eryndor bir şey demedi, ve nedense bu hoşuma gitmişti, babam hakkında konuşmak hoşuma gidiyordu, dünyadan silinse bile arkasında kalıntı bırakması ve hala dünyanın onun ismini unutmaması benim için çok önemli bir şeydi ve kesinlikle bu hoşuma gidiyordu, kimin gitmezdi ki?
İnsanlar genelde böyle zamanlarda ne söyleyeceklerini bilemezdi. O da bilmiyordu, ama en azından saçma şeyler söylemiyordu, ben eryndor yerinde olsaydım büyük ihtimalle saçma sapan şeyler anlatmaya çoktan başlamıştım. Koridorun sonuna ulaştığımızda aşağıdaki eğitim alanları görünüyordu. Mirelle çoktan ejderhasının peşinde koşmaya başlamıştı. Nyroth bir bankın üstünde oturuyordu.

Kaeln ise...
Kaeln yemek yiyordu, Kaeln Nythaless tarafından seçilmiş insandı ve Mirelle’nin kardeşiydi, okulun ilk günü Mirelle’nin yanıma gelip anlattığı kardeşi. Bu çocuk gerçekten başka hiçbir şey yapmıyordu, onunla arkadaş olmasak da gülümsememe engel olamadım. Tam bir şey söyleyecektim ki içimde tanıdık bir his oluştu. Bir ürperti. Boynumun arkasından başlayıp omurgam boyunca ilerleyen o tuhaf his, bir haftadır ara sıra oluyordu.
Ve her seferinde aynı anlama geliyordu.
Aetherion, yani ben o anlamda olduğunu varsayıyordum çünkü başka bir anlam çıkartamıyordum.
Gözlerim istemsizce avluya kaydı, önce onu göremedim.
Sonra en uzak kulelerden birinin tepesinde duran siyah silueti fark ettim. Bizi izliyordu,
hayır.

Beni izliyordu, aramızdaki mesafe yüzlerce metreydi. Ama yine de gözlerinin üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. Sanki konuşmadan konuşuyordu, sanki bana bir şey anlatmaya çalışıyordu ancak ben bunu anlayamayacak kadar kördüm.
“Thalira?” Eryndor'un sesiyle kendime geldim.
“Ne oldu?”
“Hiç.” Yalan çünkü kesinlikle bir şey olmuştu, çünkü kuleye tekrar baktığımda Aetherion artık orada değildi. Ve nedense...

Bu durum onu görmekten daha çok rahatsız etmişti beni. Ve o gün yine tek başıma kalmıştım. Yakınlarda olan bir banka oturup öğrencilerin ejderhaları ile ilgilenmesini izlemiştim, çünkü benim ejderham beni yine yalnız bırakmıştı. Belki de yanlış seçimi yaptığını düşünüyordu ve bunu düşünüyor olsa bile onu suçlayamazdım çünkü olanlara bakıldığınında haklıya benziyordu. Ben olsam ben de benim yanlış bir seçim olduğumu düşünürdüm. Çantamdan ejderhaların efsanelerini anlatan kitabı çıkartıp kucağıma yerleştirdim ve ağır kitabı yavaşça açıp kaldığım yerden okumaya başladım, kütüphaneden bir kaç kitap almış olabilirdim ve bunun ne zararı olacaktı ki? Zaten kitaplar bizim için oraya yerleştirilmişti ve ben sadece ödünç almıştım.

Gece yarısı simülasyonları dersimiz, yani günün son dersi, bitmişti ve gün batıyordu. Saat 19.00 olmuştu ve bu zamanlarda da öğrenciler istediğini yapmakta özgürdü, çoğu zaman bahçede büyük bir ateş yakar ateşin etrafında oturup birbirimizi tanımak için sorular sorar konuşurduk, her ne kadar kendimi buraya ait hissetmesem de onların anlattığı hikayeleri dinlemek hoşuma gidiyordu, benim anlatacak bir şeyim olmadığı için burada şaşırtıcı derecede sessizdim, Elverda halkı bu halimi görse büyük ihtimalle gözyaşlarına boğulurlardı çünkü onlar beni suskun bir şekilde hiç görmemişlerdi, onlar beni her zaman onlara ejderhalar hakkında aptalca şeyler anlatırken görmüşlerdi, ve buradaki insanlar da ejderhalar hakkında benden çok şey bildikleri için onlara sahte efsaneleri anlatamıyordum, gerçek olanları zaten biliyor oluyorlardı. Mirellenin omzumu sarsması ile düşüncelerimden ayrıldım.

“Bu gece yine birlikte bahçede olacağız, sende geleceksin çünkü senin hakkında hala merak ettiklerimiz var.” bana bir cadının kazana atmadan önce bir bitkiyi incelediği gibi inceledi ve gülümsedi, bu kız gülümsemesi ile her şeyi yapabilirdi, manipületif ve sinir bozucu şekilde tatlı bir gülümsemesi vardı.

“Tabii.” birlikte ateşin yakıldığı alana doğru yürürken erkeklerin çoktan ateşi yakmaya çalıştığını görmüştüm. Nyroth itibarı ve duruşundan ödün vermeden tahtaya oturmuş yıldızlara bakıyordu, şiirsel birisiydi bunu kabul ediyorum ama bazen bir kitabın ana karakteri gibi davranıyordu ve egosu çok fazlaydı, gerçi Vaelois’in onu seçmesi bile onun kişiliğini zaten yansıtıyordu, sarı saçları ve ela gözleri vardı, aslında saçı beyazı da andırıyordu, öte yandan Eryndor ve Kaeln ateşi yakmaya çalışıyordu, Kaeln elindeki eti yeme hayali kurarken Eryndor ateşi yakıyordu. Eryndor bu karanlıkta bile bembeyaz teni ile seçilebiliyor du, hava daha kararmamıştı ancak kararınca gözükeceğine emindim, Eryndor’un başka bir evrende vampir olduğuna ant içebilirdim.

“Kişilik analizin bittiyse yanlarına geçelim mi?” Mirelle’nin başını eğip görüş alanıma girmesi ile irkilip başımı salladım ve Nyroth’un yanına tahtaya oturduk, yaklaşık 40 dakika içinde ateşi yakmayı başarmıştık ve Kaeln elindeki eti pişirip kendisine ve Mirelle’ye vermişti, ne kadar kavga etselerde birbirlerine oldukça bağlıydılar ve bu hiç sinir bozucu değildi.
Önyargılı biriydim, evet bunu kabul ediyorum. Belki burada olmak, Sylvareth’de olmak o kadar da kötü değildir, ejderhamın benden nefret etmesi ve sırlarla dolu olması dışında, çünkü çocukken de bulmaca çözmekte pek iyi sanılmazdım ve şimdi çözmem gereken şey birisinin hayatına mâl olacakmış gibi hissediyordum.

Herkes hala konuşup gülüşmeye devam ederken uzaktan bir silüetin bizi izlediğini fark etmem ile kaşlarımı çatmam bir oldu, gözlerimi kıstığımda o kişinin İsolde olduğunu gördüğümde kaşlarımı biraz daha çattım, İsolde neden bana ya da artık her kime bakıyorsa düşmanıymış gibi bakıyordu ki? Ve gerçekten İsolde neden burada değildi ki? Nedeni her neyse buna çok sinirlenmiş olacak ki arkasını dönüp hızlıca uzaklaştı, bu kızı anlamış değildim.

“İsolde.” dedim düşünceli bir ses ile, “Neden böyle davranıyor? Sanki ben onu çok sinirlendiriyor muşum gibi.” demem ile Nyroth’un gözlerinin bana dönmesi bir oldu, yanlış bilmiyorsam İsolde ve Nyroth çocukluk arkadaşıydı.
“O sadece çok meşgul, ailesi Nymeris ve buranın en çok tanınan ve bilinen ailelerinden birisi ve onun sorumlulukları var, aynı zamanda derslerinde de en iyisi ve bunu sürdürmek için daha çok uğraşıyor.” Ardından Mirelle’de konuştu
“Yorulmuştur, zavallı kızcağız. Her şeye yetişmeye çalışıyor, çok yorulmuş olmal-”
“Kimmiş o zavallı kız, hm?” dedi alaycı bir ses. Bu İsolde idi, kıyafetini hızlıca değiştirip yanımıza geri gelmişti, Nyroth ve Eryndor’un ortasına oturup gülümser. “Gelmeyeceğimi sanıp üzüldüğünüzü hissettim ve bensiz buranın ne kadar sıkıcı olduğunu da bildiğimden geldim.” dedi, sanki daha demin hiç kızgın değilmiş gibi, ya da belki ben öyle sanıp kafamda kurmuştum, ama o benim gibi birisi değildi, onun gerçekten büyük sorumlulukları vardı ve koruması gereken bir imajı vardı, İsolde’nin gelmesi ile ortamın kalitesi aniden artmış gibiydi.

Mirelle sanki İsolde’nin gerçek kişiliğini tekrar görmüş gibi iç çekti ve homurdandı “Ne kadar mütevazısın.”
“Teşekkür ederim.”
“Bu iltifat değildi.”
“Biliyorum.” İsolde'nin yüzündeki gülümseme zerre değişmedi, bu kızın böyle bir yeteneği vardı, ne söylerse söylesin sakin bir ifadeyle cevap verebiliyordu. Sanırım ben olsam çoktan biriyle kavga etmiştim.
“Bugünkü Ejderha dili dersinde yine tam puan almışsın.” dedi Eryndor.

İsolde omuz silkti.
“Kolaydı.”
“Kolaydı mı?” diye homurdandı Mirelle. “Profesör Caelan bana üç kez bağın yetersiz olduğunu söyledi.”
“Çünkü yetersizdi.” Mirelle bir şey söylemek için ağzını açtı ve açtığı an geri kapattı.
“Bazen senden nefret ediyorum.”
“Biliyorum.”
“Çok sinir bozucusun.”
İstemeden güldüğümde İsolde bakışlarını bana çevirdi, harika yine birilerinin radarına düşmüştüm, zaten normal bir insan ile itibat kursam şaşıracaktım artık.
“Siz gerçekten çocuk gibisiniz.” dedi İsolde sanki şuan çocukça mızmızlanan kendisi değilmiş gibi, ancak bunları söylersem büyük ihtimalle üzerime atlardı, ve ateşin önünde bir kız kavgası yaşayıp saçlarımın yanmasını istemiyordum, zaten Mirelle benim yerime de konuşunca bana gerek kalmadı. “Biz mi?”
“Evet.” Bakışları bir anlığına üzerimde durdu. “Özellikle sen.” İsolde geldiğinden beri ilk defa ağzımı açıp konuştum “Ben ne yaptım?”

“İlk hafta ders kaçırdın.” dedi sanki kafasında yarattığı sıralamayı tek tek saymaya başlayacakmış gibi
“Hâlâ onu mu konuşacağız?”
“Kütüphanede kayboldun.” gerçekten kafasında sıralama yapmıştı sanırım.
“Evet.”
“Müdürün odasına çağrıldın.”
“Evet.”
“Seraphine seni dersten sonra sınıfta tuttu.” Bu sefer kaşlarım çatıldı.
“Nereden biliyorsun?” İsolde hafifçe gülümsedi.
“Bu okul küçük.” Aslında okul küçük değildi, labirent gibi bir okuldu, hala okulda bilmediğim ve işe yaramayan bir sürü oda vardı ancak okulda sadece 6 öğrenci olduğu için herkes her şeyi biliyordu sanırım.
Birisinin hapşırması bile büyük ihtimalle akşam yemeğinde konuşuluyordu.
“Ve bütün bunlara rağmen...” Sözünü yarıda kesip bana dikkatlice baktı, odağı üzerine çekmeye çalışıyordu ve bunu başarmıştı, herkes onun ne diyeceğini merak edip bakışlarını onun üzerine dikmişlerdi.
“Profesörlerin hiçbiri sana ceza vermedi.”

Bu kez masadaki sessizlik farklıydı, Eryndor da bana baktı, Nyroth da Mirelle bile konuşmayı bırakmıştı, çünkü İsolde ile laf dalaşı yapmaktan kelimeleri tükenmişti ve bu konu onu değil beni ilgilendiriyordu
İsolde başını hafifçe eğdi.
“İnsan merak ediyor.”
“Neyi?”
“Sen gerçekten bu kadar şanslı mısın...”

Bakışları istemsizce avlunun dışına, ejderhaların bulunduğu tarafa kaydı, Aetheriondan bahsettiğini söylememe gerek yoktu sanırım, çünkü bunu o kadar tekrar etmiştik ki demeye çalıştığı şeyi anlayabiliyordum.
“...yoksa senden saklanan başka bir şey mi var?” Kalbim bir anlığına hızlandı.

Çünkü bu soruyu yalnızca ben kendime sormuyordum artık. Başkaları da hissetmeye başlamıştı. Ve bu hiç hoşuma gitmemişti.
“Geç oluyor.” dedim yerimden kalkarken, “Ve birazdan sokağa çıkma yasağı başlayacak, odalarımıza dönersek iyi ederiz.” dedim ve kimsenin bana bir şey sormasına izin vermeden hızla önümde ki büyük okula girip merdivenlere yöneldim ve odama girdim.
Odamın kapısını arkamdan kapattığım an derin bir nefes verdim.
Bugün çok uzun geçmişti.
Masanın üzerindeki küçük lambayı yaktım.
Odanın içi sıcak, sarı bir ışıkla doldu.
Pencerenin dışında gece çoktan çökmüştü. Dağların arasında yükselen sis, kalenin kulelerini yavaş yavaş yutuyordu, hızla kendimi banyoya attım ve sıcak bir duş aldıktan sonra üzerime rahat birşeyler geçirip masaya geri döndüm ve masamın üzerinde duran boş kâğıda uzun süre baktım.
Sonra çekmecemden mürekkebi çıkarıp kalemi elime aldım. Parmaklarım birkaç saniye boyunca hiç hareket etmedi.

Bu mektubu yazmayı günlerdir erteliyordum, buraya geleli bir haftadan fazla olacaktı ve hala annem benden bir haber duymamıştı, gazeteden gördüğü kadar biliyordu ve şuan stresten hasta olduğunu düşünebiliyor ve hissediyordum ancak yazmaktan çok çekiniyordum çünkü ne yazacağım hakkında en ufak fikrim bile yoktu.
"Sevgili Anne, beni dört yüz yıldır ortalarda olmayan gizemli bir ejderha seçti."
Hayır.
Bu iyi bir başlangıç değildi.
Derin bir nefes alıp kalemi kâğıda dokundurdum.

Sevgili Annem,
Öncelikle senden özür dilemek istiyorum.
Bana ulaşamadığın için ne kadar endişelendiğini tahmin edebiliyorum. Sana daha erken yazmalıydım ama buraya geldiğim ilk günden beri her şey o kadar hızlı gelişti ki günlerin nasıl geçtiğini bile anlayamadım.
İyiyim.
Bunu ilk satırlarda söylemek istedim çünkü senin okuyacağın ilk şeyin bu olmasını istiyorum.
Gerçekten iyiyim.
Yemekler düşündüğümden çok daha güzel. Odam ise çocukken kitaplarda okuduğum şatolardaki odalara benziyor. İlk birkaç gün kaybolmadan odamı bulmayı bile başaramıyordum ama artık yalnızca bazen kayboluyorum.
Bunu okurken büyük ihtimalle gülümsüyorsundur.
Umarım gülümsüyorsundur.
Buradaki insanlar düşündüğümden farklı çıktı.
İlk başta herkes bana çok ciddi görünmüştü ama zaman geçtikçe onları tanımaya başladım.
Mirelle konuşmayı hiç bırakmıyor, benim gibi ancak o biraz daha tuhaf ve ruh hali çabuk değişiyor.
Kaeln, Mirelle ile kardeş ve ne kadar soğuk gözükse de sempatik birisi ve yemek yemeyi seviyor.
Eryndor ise iyi bir dinleyici, sanırım en çok onunla anlaşabiliyorum çünkü bana yardımcı oluyor.
Nyroth çoğu zaman sessiz kalıyor ama aslında sandığım kadar soğuk biri değil, onun kötü birisi olduğunu sanmıyordum.

İsolde… Onu hâlâ çözebilmiş değilim. Sanırım biraz daha zamana ihtiyacım var.
Dersler beklediğimden daha zor, şifacılık gibi değil, şifacı olmamı ne kadar çok istediğini biliyorum ve o gece kaçıp töreni izlediğim için çok özür dilerim, bunu laf arasında söylemiyorum anne, cidden seni yine hayal kırıklığına uğratmak istemezdim, bu akademiden sonra işime geri döneceğim ve senin için para kazanacağım yemin ederim, hatta devletin ben yokken sana yardım etmesi için onlarla konuşacağım, şu an böyle bir yetkim yok ama müdüre sorarsam bana yardımcı olacakdır, umarım beni anlar ve bana hak verirsin.
Dediğim gibi, dersler zor ve profesörler bunu her gün bana yeniden hatırlatıyor. Yine de pes etmeye niyetim yok. Çünkü sen bana hiçbir zaman pes etmemeyi öğrettin. Burada olduğumu öğrendiğinde büyük ihtimalle bana kızacaksın, zaten büyük ihtimalle çoktan küplere bindin bile. Belki bana uzun süre konuşmayacaksın bile.

Buna hakkın var, ama senden yalnızca bir şey istiyorum.
Lütfen benim için korkma.
Biliyorum… Ejderhalardan nefret ediyorsun, ve bunun nedenini de biliyorum. Ben de hiçbir zaman unutmadım.
Babamı da...
O günü de...
Ama anne...

Bazen insan korktuğu şeyden kaçmak yerine onun karşısında durmak zorunda kalıyor. Belki bunu ilk kez gerçekten anlıyorum. Sana söz veriyorum dikkatli olacağım kendimi gereksiz tehlikelere atmayacağım. Ve elimden geldiğince sık sana mektup yazacağım. Sen de lütfen kendine iyi bak.
Bahçedeki lavantaları sulamayı unutma bu mevsimde kuruyorlar. Ve eğer yaşlı Bayan Elsen yine reçel getirirse bu sefer hepsini tek başına yeme ve döndüğümde bana da biraz bırak.
Seni çok özledim anne. Belki sandığından bile fazla. Ve ne olursa olsun… Nereye gidersem gideyim...
Ben hep senin küçük kızın olarak kalacağım.
Seni çok seven kızın,
Thalira

Kalemi masaya bıraktığımda mürekkep henüz kurumamıştı. Mektubu tekrar okumadım. Çünkü okursam...
Yırtıp yeniden yazacağımı biliyordum, İçimde bir ağırlık vardı çünkü bu mektupta anneme yalan söylememiştim. Ama en önemli gerçeği de anlatmamıştım. Aetherion'dan hiç bahsetmemiştim. Ve bunun doğru karar olduğuna inanmak istiyordum çünkü anneme tüm gerçekleri anlatmak onu olduğunda daha çok endişelendirirdi ve bu yapmak istediğim son şeydi. Mektubu katlayıp zarfın içine koydum ve zarfı mumla mühürleyip pencereme doğru yürüdüm, pencereyi açıp gelen baykuşa mektubumu verdim “Elverda’ya gidecek.” dedim, garip bi şekilde bu okulun baykuşları bazı insanlardan çok daha zekiydi. Baykuşa evimizin konumunu biraz daha detaylandırdıktan sonra baykuş mektubu gagasında sıkıca tutup uçarak penceremden uzaklaştı, öğrenciler hala ateş başında oturup konuşuyordu ve bu görüntü rahatsız olmama neden olmuştu çünkü çoğu birbirini geçmişten tanıyordu ve benim olup olmamam onlar için önemli değildi, yokluğumu fark etmiyorlardı bile. Bu düşünce ile içimi daha çok daralttıktan sonra pencereyi kapatıp kilitledim ve kendi kendime yatağa oturup arkama yaslandım ve kucağıma kütüphaneden aldığım diğer kitap olan “Ejderha dili ve sembolleri” kitabını aldım, Aetherionun zihninin içinde gördüğüm onca şeyden sonra ejderha dili hakkında bilgi edinmem gerekiyordu çünkü kendi ejderhamın boynunda olan izlerin anlamını bilmezsem bu işi çözemezdim. Belki de artık Aetherion’dan kaçmayı bırakmalıydım, hayır. Olmaz bana her an zarar verebilirdi.
Düşüncülerim yüzünden odaklanamadığım kitabı iç çekerek yanımdaki baş ucu masasına koydum ve yataga sırt üstü yatıp lambayı söndürdüm. Ne istiyordum ve ya ne yapacaktım hiçbir fikrim yoktu çünkü günün sonunda yine sadece ben ve düşüncelerim vardı, yine yapayalnızdım ve bu artık olduğundan daha can sıkıcı olmaya başlamıştı çünkü tek başımayken düşüncelerimi zapt edemiyordum, gözlerimi kapatıp kendimi uyumaya zorladım ve en sonunda zihnim bana itaat edip bedenimi rahat bıraktı.


Sabah 5.30’da bile dersim olduğu için erkenden kalkmak zorunda kalmıştım, alarmı yastığımı fırlatarak kapatmayı denedikten sonra kalkıp alarmı kapattım ve lavaboya yöneldim, aynada kendime baktığımda ellerim yüzüme gitti, son günlerde kendime hiç vakit ayıramadığım için çok fena haldeydim, yüzümü buruşturup parmak ucuna çıktım ve dolapları açıp bulduğum cilt bakım ürünlerini alıp yüzüme uyguladım, tamam bir sürü sorunla ilgileniyor olabilirdim ancak bakım da ejderhalar kadar önemliydi. Bugün ikinci ders ejderha biniciliği olduğu için giysi odamda bulduğum en rahat şeyleri giyinip odamdan çıkıp merdivenlerden aşağı indim ve masada ki yerimi aldım.
Kahvaltı düşündüğümden daha sessiz geçti. Mirelle her zamanki gibi konuşuyordu ama bu sabah söylediklerinin yarısını bile dinleyemedim. Çünkü aklım başka yerdeydi.
Daha doğrusu… Başka bir canlıdaydı. Bugün ikinci ders ejderha biniciliği dersiydi ve bu demek oluyordu ki yaklaşık bir haftadır kaçmayı başardığım gerçeğin artık benden kaçamayacağı anlamına geliyordu.

"Bugünkü ders dışarıda."
Profesör Magnus'un tok sesi eğitim alanında yankılandı.
On kişilik eğitmen kadrosunun en uzunuydu.
Omuzlarına kadar inen koyu kestane saçları vardı. Sol kaşının üzerinden geçen ince yara izi, yüzüne istemeden de olsa sert bir ifade katıyordu. Sırtındaki koyu deri pelerin rüzgârda hafifçe savrulurken kollarını arkasında birleştirmişti.

"Eşlerinizin yanına geçin." Bu kadar, uzun konuşmalar ve ya gereksiz açıklamalar yoktu, sadece emir ve yapılması gereken şeyler vardı. Herkes hiç düşünmeden kendi ejderhasına doğru yürüdü.
"Bugüne kadar yalnızca ruh bağınızı geliştirdiniz." dedi Magnus.
"Bugün ilk kez gökyüzüne çıkacaksınız." diyerek de bugün yapacağımız şeyi kısaca özetledi.
Morveth ağır ağır Eryndor’un yanına geldi.
Vaeloris tek kanat hareketiyle Nyroth’un önüne indi.
Elarion her zamanki gibi sessizdi, İsolde’nin yanında belirdi
Pyrenorz ise daha yere inmeden alevlerini göstermeye başlamıştı ve Mirelle’ye ilerlerken diğerlerinin ona imrenerek bakmasını istiyormuş gibi hareket ediyordu, ancak diğer ejderhalar sadece insanına odaklanmıştı.

Ben...Ben olduğum yerde kaldım.
Profesör Magnus bunu fark etti.
"Bayan Veynwood." Yutkundum. "Efendim?"

"Neden bekliyorsunuz?" Bir şey demeden gözlerimi kırpıştırarak ona baktım, onun yanına bir hafta ondan kaçtıktan sonra gitmek istemiyordum, gururum buna izin vermiyordu.
"Eşiniz sizi bekliyor."
Tam "O burada değil." diyecektim ki… Gökyüzü karardı. Hayır, kararan gökyüzü değildi. Üzerimizden geçen devasa gölgeydi. Başımı kaldırdığım an siyah ve kızıl pullar sabah güneşini örttü. Kanatlarını neredeyse hiç çırpmadan üzerimizden geçti. Ve bütün ejderhaların arasına indi. Aetherion.
Kalbim hızlanmaya başlamıştı. Bir haftadır ilk kez onu bu kadar yakından görüyordum, bana bakıyordu, tamam ejderhanın insanına bakması gayet normal bir şeydi ancak hiç de normal bakmıyordu, yani değişik bakıyordu, diğer ejderhalar gibi değildi.

Profesör Magnus sessizliği bozdu. "Bayan Veynwood."
"N-ne?"
"Gidin." Olduğum yerden kıpırdamadım. Magnus'un sesi bu kez daha sakindi.
"Korkmanız normal." Başımı ona çevirdim.
"Her binici ilk gün korkar."
"Ben..."
"Git." Derin bir nefes aldım. Bir adım attım ve sonra birkaç tane daha, Aetherion hiç hareket etmedi. Kaçmıyordu ya da yaklaşmıyordu Sadece bekliyordu. Sanki karar vermesi gereken kişi o değil… Benmişim gibi.

Aramızda son birkaç adım kaldığında durdum, bana kızgın mıydı? Bir ejderha nasıl kızgın olabilirdi ki? Evet tüm canlıların duyguları olduğunu ve bu duygulara yönelik hareket ettiklerini zaten biliyordum ancak konu Aetherion olduğunda bana herşey çok farklı ve sıradışı geliyordu. Sessizdi, bir haftadır olduğu gibi, ama zaten ejderhalar konuşamazdı.
Yalnızca bana bakıyordu, siyah ve dikkatli bakıldığında kızıllıklar da olan gözlerinde öfke yoktu ancak merak da yoktu, beni beklemekten sıkılmış gibiydi. İç çekip son adımı da attım aramızda yalnızca bir kol boyu mesafe kalmıştı. Tam elimi uzatırken Aetherion başını hafifçe eğdi, soğuk nefesinin yüzüme çarpması ile irkilmem bir oldu ve profesör ün sesi tekrardan kulağıma geldiğinde ona döndüm.

“Bayan Veynwood." Sesi benden bıkmış gibiyi "Ejderhanız sizi bekliyor."
Derin bir nefes aldım. Titreyen elimin avucunu Aetherion'un boynundaki siyah pullardan birine koydum. Aetherion hiç kıpırdamadı, ne başını çekti ne de bana yaklaştı. Sadece durdu. Sanki dokunmama izin veriyordu, vermek zorundaydı çünkü en nihayetinde ben onun seçtiği insandım ve bu akademide bir yerlere gelmemi istiyorsa beni kabul etmek zorunday dı.

"Aetherion." Magnus’un emreden sesi ile kızıl ejderha ağır ağır başını kaldırdı ve hiçbir uyarı vermeden kanatlarını açtı, bir anda yer ayağımın altından kayboldu ve bu nefesimin kesilmesine neden oldu. Kanatlarıyla değilde rüzgar sanki bizi yukarıya itekliyor muş gibiydi, teknik olarak öyleydi ancak kendimi çok hafif hissetmiştim, küçükken bulutların üzerinde olmak isterdiniz ve o hissi hep merak ederdiniz ya, o his şuan buydu, ejderhanın sırtında gökyüzüne çıkmak o kadar masalsı hissettiriyordu.

Akademi küçülmeye başladı, taş kuleler, eğitim alanı ve diğer öğrenciler. Hepsi birkaç saniye içinde oyuncak kadar küçük görünüyordu, tam o sırada zihnimi karıncalatan o ses zihnimde titredi.
"Nihayet."
Ses, yine zihnimin içinde yankılanıyordu ve şuan deliriyor olsaydım herhalde anlardım ve şuan kendimi iyi hissediyordum. Sonuç olarak o gün gerçekten benimle konuşmuş mu oluyordu? Sanırım onunla konuşmak istediğim çok şey vardı ancak aynı zamanda korkuyordum, kim konuşan ve bilinmeyen bir ejderhadan korkmazdı ki? Kim korkmazdı bilmiyordum ancak küçükken böceklerden korktuğum kadar korkuyordum. İrkilip elimi geri çektim. Kalbim göğsüme sığmıyordu.

"Bir hafta." Sesi her zamanki gibi sakindi.
"Benden kaçtın."
“Elbette senden kaçacaktım.” diyerek konuşmaya başladım aniden “Her ejderha bir insan seçip onunla konuşur mu ki? Sizin birbirinize ateş püskürterek veya kendi dilinizde anlaşmanız falan gerekmiyor mu? Okuduğum kitaplarda konuşan ejderhalar hakkında bir şey yazmıyordu.” dediğim de cevap vermedi, elbette vermeyecekti! Sadece kendi istediğinde bana patronluk taslıyordu o kadar, o sırada konuşmalarımı duymuş olacak ki ejderhası ile yanımdan geçen Eryndor kaşlarını çatarak bana baktı

“Ejderhan ile mi konuşuyorsun Veynwood?” İçimden Aetherion’un gülüşünü hissettim, bu ejderha gerçekten bir kamera şakası falan olmalıydı çünkü başka bir açıklaması yoktu, ve bununla birlikte sorumun cevabını da almış olmuştum, her ejderha seçtiği insan ile konuşmuyordu. Eğer konuşuyor olsaydı Eryndor beni bu kadar garipsemezdi, ve şu an Eryndor’a da bir cevap vermem gerekiyordu.
“Son zamanlarda konuşacak birisi pek bulamayınca Aetherion’a Elverda kasabasında ki yemekleri anlatıyordum, sanırım konuşmam hoşuna gitti, daha hızlı uçuyor.” Eryndor’un boş bakışları ile karşılaştığımda çok kötü bir yalancı olduğumu anlamıştım, her zaman yalan bulmakta kötü olmuşumdur. Bu yüzden küçükken annem yalanlarımı her zaman anlar ve beni hızlıca cezalandırırdı, bu huyumu değiştirmem gerekiyordu çünkü çok saçmalamıştım.

“O halde iyi sohbetler, bizzat bu konu hakkında ben de seninle konuşmak isterim.” dediğinde sadece gülümseyerek başımı sallabildim ve Eryndor’un ejderhası Morveth sağa doğru uçtu
“Elverda’da olan yemekler, bu konu hoşuma gitti.” Kesinlikle deliriyordum ya bütün bunlar gerçekten kafamın içindeyse?
"Şüphe."
"İnsanların en ağır zinciridir." Yine bana hayat dersi vermeye başlamıştı ve bu gün geçtikçe sinir bozucu oluyordu. Dağlar ayaklarımızın altına indi, bulutların arasına girmiştik ve manzara…o kadar güzeldi ki tüm gün bu manzarayı izleyebilirdim, ağaçların renklerinin birbirine geçmesi ile tamamlanan dağ ve güneşin tepemizde olması bilindik bir ressamın eserini andırıyordu. Farkına varmadan gülümsedim. Belki de uçmayı abartmıştım, o kadar zor ve korkunç değildi, hatta o kadar korkmama bile gerek yoktu. Sonuç olarak benim yaptığım tek şey Aetheriona tutunmaktı devamını o zaten yapıyordu, bu kadar basit bir şey neden insanlar tarafından bu kadar abartılmıştı ki, tam bunu düşündüğüm anda Aetherion aniden sola doğru keskin bir dönüş yaptı.
"Dur—!" Ellerim kaydı, dengemi zar zor topladım.

Sonra...Kanatlarını tamamen kapattı, bir anlığına havada asılı kaldık. Sırtını sertçe aşağı doğru çevirdi ve tutunduğum pullar parmaklarımın arasından kaydı.
"Hayır!” Boşluğa düşüyordum, kulaklarım uğulduyor rüzgar nefes almama izin vermiyordu, aşağıdaki sivri kayalıklar küçülmüyor aksine her saniye biraz daha büyüyordu ve bunları görüp hissetmek kesinlikle bana motive vermiyordu, suyun içinde boğulmak gibiydi ancak düşmek o kadar hızlı oluyordu ki boğulmana izin verilmeden direkt nefesini kaybediyordun, kollarım ve bacaklarım havaya kalkmış şekilde durmuş neredeyse kaderime razı olacaktım. “Aetherion!” Çığlığım bulutların arasında kayboldu. Tam yere çakılacağımı düşündüğüm anda… Zihnimde yine onun sesi yankılandı.

"Kanatların yok." şaka yapıyor olmalıydı, gerçekten kamera şakası falan mıydı bu? Kanatlarımın olmadığını zaten yaşadığım 21 sene içinde farketmiştim.
"Öyleyse neden düşerken yalnız olduğunu sanıyorsun?" Bir gölge üzerime kapandı ve son anda Aetherion altımdan geçti, kollarım istemsizce ejderhanın boynuna sarıldı. Sırtına sertçe çarptım ve bu yüzden kaburgalarım sızladı. Öfkeyle yumruğumu pullarından birine indirdim. "Sen delirmişsin!" dedim hırsla “Beni öldürmeye çalıştın!” diyerek devam ettim haykırışlarıma, bence gayet yerinde bir haykırıştı çünkü birkaç salise daha düşseydim hayatımın en güzel 7 dakikasını görecek, hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçecekti. “Sen hiç seçtiği insanı öldürmeye çalışan bir ejderha tanıdın mı? Deli misin sen?!”

Bu kez, gerçekten güldüğünü hissettim ama yine ses çıkarmadı, zaten normalde de ses çıkarmıyordu, zihnimin içine girip bir şey yokmuş gibi konuşuyordu. Zihnimde yalnızca zihnimde tek bir cümle yankılandı.
"Şimdi gerçekten tutunmayı öğrendin.