Son Gölge kitap kapağı

1. bölüm / 8

Son Gölge

Bölüm 1

Vaveyla Yazarı: ipek 🤍

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Bölüm 1

“Yolunu mu kaybettin küçük ejderha?” Diye sordu Thalira camın ötesindeki yavru ejderhaya bakıp gülümserken, ejderha da Thalira gibi genç ve savunmasızdı, belki sevilmek istiyordu veya belki sadece meraklıydı, ailesinden kaçmış yavru bir ejderhaydıi. Thalira kışın ortasında karlarla kaplı bahçede ejderhanın üşümüş olacağını düşünecek ki camı açmaya kalktıştında annesinin sesini duydu.
“O lanet şeye yardım etmeyi bile aklından geçirme!” Annesinin sesi annesinin istediğinden daha katı çıkmıştı ama bir bakıma haklıydı, Thalira’nın babası bu canlılar yüzünden ölmüştü, işinde iyi bir ejderha eğitimcisiydi, ta kii ejderhası ona ihanet edip onu öldürene kadar, bu olay ejderha dünyasını ne kadar ayaklandırsa da devlet olanları örtbas etmişti. Küçük Thalira bu olayların hepsini bilmiyordu tabii ki…Bende olayları biraz geriden almış olabilirim. Sanırım günümüze dönmeliyiz, küçük Thalira’yı sonra ziyaret edip onun küçük dünyasında olup bitene daha sonra devam ederiz.

Günümüz

“Süreniz doldu bayan Veynwood.” sesini duyduğumda yüzümü buruşturdum, lanet olası süreler, eğer diğer kasabadaki zenginlerin çocuklarından biri olsaydım istediğim kadar bu kütüphanede oturup vakit geçirebilirdim ancak her zamanki gibi kovuluyordum, aslında pek de kovulmak sayılmazdı çünkü burası ücretsiz bir kütüphaneydi ve herkesin benim gibi verim alabilmesi için sınırlar vardı, ancak bu yaşam koşulların da tek nefes alabildiğim yer burası iken-

“Bayan Veynwood!”

“Gidiyorum!” gitmeden önce elimdeki paha biçilmez citleri çantama sıkıştırıp kütüphaneden çıktım, param olmayabilirdi ancak hızlı koşarsam istediğim şeyler benim de olabilirdi değil mi?
Bizim gibi paraya muhtaç kızlar işçilerin yanında çırak olarak verilirdi, bu yüzden hastane kanadına gidiyordum çünkü ben şifacı çırağıydım, bu işte iyi miyim emin değilim ancak bir şeyler yapıyorum ki beni hala yanlarında tutuyorlar diye düşünüyorum.

Şifacı kanadına gider gitmez yaptığım ilk iş hastaları kontrol etmekti elbette, bir süre sonra bu iş sizi o kadar soğukkanlı yapıyordu ki bazen hastanın yarası çok derin olduğunda eskisi kadar üzülmüyordum, yani öyle olduğumu umuyordum. Çok soğukkanlı birisi olduğum söylenemezdi, ne yazık ki öyle bir kişiliğe sahip değildim.

“Ah benim güzel kızım, yine mi kütüphaneden bir şeyler çaldın, biliyorsun onlar devletin bizim için bahşettiği-” evet evet bahşettiği ve herkesin yararlanması için şeyler falan, daha fazlasını dinlemedim çünkü bu tatlı ninem her gün bana nasihat veriyordu, benim gibi pek kimsesi yoktu, o yüzden bu hastanede çoğu zamanımı onunla geçirmeyi tercih ederdim.

Ben çoğunlukla ona öğrendiğim şeyleri anlatırdım o da bana nasihatlar verir, onun kızına ne kadar çok benzediğimi anlatır yakınır dururdu, benim gibi konuşmayı çok sevdiği için onun cümlesini kesmeye kıyamaz onu kulaklarımı açıp sonuna kadar dinlerdim, yani çoğu zaman dinlerdim ama şuan ninem bir şeyler anlatırken onu dinlemiyor kendi kendime düşünüyordum. Gerçi bu aralar hep bunu yapıyordum, çok dalıyor insanların dedikleri şeyleri takmıyor-

“Yani anlayacağın o ki, devlet bizim için en iyisini yapıyor.” Gülümsedim ve eğilip ninenin alnından öptüm “Haklısın, özür dilerim.” Onunla inatlaşmadım, çünkü bu küçük kasabaya çok hayrandı, gerçi Elverda neredeyse sadece yaşlıların sevdiği bir yerdi, benim gibi gençler buradan kurtulmaya çalışırken onlar burada gençliklerini hatırlayıp neşeleniyor ve vakitlerini daha çok burada geçirmek istiyorlardı.

“Bugün ejderha hikayesi yok mu?”

“Olmaz olur mu ninem, senin için her zaman.” bu kasabada çocuklar ve yaşlılar beni bu şekilde tanırlardı, ejderhalara ilgim olduğunu bir tek annem kabul etmiyordu, onun dışındakiler benden ejderhalar ile alakalı hikayeler dinlemeye bayılırlar dı, iyi bir anlatıcı olmalıydım veya sadece Elverda kasabasında ejderhalar olmadığı için çocuklar merak ediyor onlara masal anlattığımı düşünüyorlardı, herneyse.

“Ejderhaların neden insanlardan nefret ettiğini biliyor musun?”

Bunu ilk söylediğimde yüzüme öyle boş boş bakmıştı ki devam etmek zorunda hissetmiştim, “Çünkü insanlar hikayelerin her zaman savaşlarla başladığını sanıyor ama gerçek öyle değil. Gerçek hikayeler ihanetle başlar.

Eskiden, dağların hala yeşil olduğu zamanlarda ejderhalar gökyüzünden inmiş, öyle avlanmak ya da öldürmek için değil, insanların arasında yaşamak için. Babam küçükken bana onların ateş saçan canavarlar olmadığını anlatırdı, aksine gökyüzünü taşıyan varlıklar mış gibi konuşurdu. Kanat çırptıklarında rüzgar yön değiştirirmiş ve sesleri duyulduğunda deniz bile sakinleşirmiş.

İnsanlar ise ilk başta onlara tapmış.
Zaten insanlar anlamadıkları her şeye önce hayran olur.
Sonra korkarlar.
Sonra da yok etmeye çalışırlar.

Söylentiye göre ilk ejderha kralı bir insana aşık olmuş, sıradan bir kıza. Ne prensesmiş ne de büyücü, sadece bir şifacıymış, tıpkı benim gibi elleri sürekli bitki kokan biri. Ejderha kralı onun için gökyüzünden bile vazgeçmiş ama insanlar bunu bir zayıflık olarak görmüşler.

Çünkü insanlar sevgiyi hep zayıflık sanır.

Sonra bir gece, kral uyurken kalbinden hançerlemişler onu. Hikayeyi anlatan herkes burada farklı şeyler söyler; bazıları hançeri sevdiği kadının tuttuğunu söyler, bazıları ise kadının onu korumaya çalışırken öldüğünü. Ama değişmeyen tek bir şey var.

Ejderha kralı ölmemiş.

Kalbinden bıçaklandığında gökyüzünün karardığı söylenir. Güneş üç gün boyunca görünmemiş ve dağların içinden öyle bir çığlık yükselmiş ki insanlar kulaklarından kan gelene kadar yere kapanmış.
İşte o gün ejderhalar insanları terk etmiş.

Bazıları kuzeye uçmuş, bazıları denizin ötesine gitmiş ama en güçlüleri dağların içine saklanmış. Hala orada oldukları söylenir. Geceleri dağlardan gelen uğultuları biliyorsun değil mi? İnsanlar rüzgar sanıyor.
Ama bence değil.

Bence bazı yaratıklar ihaneti asla unutmaz.

Ve bazen… gökyüzü hala öfkeliymiş gibi hissediyorum.” Nine saçmalıdığımı düşünüyormuş gibi gözlerini kırpıştırdığında gülümsemeden edemedim. “Hadi ama! Gerçeği söylüyorum.” Her ne kadar okuduğum tüm ejderha efsanelerine inansam da hiçbirinin gerçekliği ve kesinliği yoktu, farklı kasabalarda hala ejderhalar vardı ve insanlar hala onlara nerdeyse tapıyordu, o yüzden hiçbir hikayenin netliğini bilemez ve kimseye kanıtlayamazdım ancak kanıtlamak çok isterdim.

Tüm günlerim böyle geçiyordu, başka yaptığım bir şey yoktu. Eve girdiğimde annemin mutfakta yemek yapmakla uğraştığını gördüm, çok küçük ve işlevsiz bir evimiz vardı kabul ediyorum, yerler gıcırdıyor duvarlar dökülüyor sular sızıyor, kapılar gıcırdıyor kilitlenmiyordu. Ancak önemli olan barınmaktı değil mi? Yani şu anki duruma baktığımda bu ev ile yapabildiğimiz tek şey zaten buydu. Barınmak.

“Çantadakiler ne senin?” annemin sesi ile hızla elim ejderha kitaplarına gitti ve sanki işe yarayacak mış gibi arkama sakladım.
“Thalira!”
“Tamam ya, ama çok güzeller gerçekten, istersen sende bak-”
“O aptal yaratıklar babanı öldürdü Thalira! Hayır anlamıyorum nereden geliyor bu ejderha sevdan, sen şifacısın.”
“Ama hepsi aynı değil ki.” diyerek sitem ettim “Ejderhaları tanımıyorsun.” ejderhaları annesine karşı savunan ilk ve tek kız olabilirdim.

“Derhal odana! Ve yarın bu kitapları kütüphaneye geri teslim edeceksin.”
“Ama-” beni dinlemeden gitmişti, gerçi bu evde birbirimizi dinlememek gibi bir şans yoktu çünkü sadece iki odası vardı. En azından kütüphane de okuyabiliyordum, her ne kadar kütüphane de lanet bir süre olsa bile.

Ertesi sabah camdan içeriye giren mektubun hışırtısı ile gözlerimi açtım. “Bu da neyin nesi.” diye mırıldanırken yatakta yuvarlanıp kendimi yere atıp mektubu yerden alıp açtım.
Mührü koyu lacivert balmumu ile kapatılmıştı, üstünde ise Nymeris’in birbirine dolanmış iki ejderha figürü vardı. Mektubun kağıdı bile elimdekilerden farklıydı, daha ağır, daha pürüzsüz, sanki yanlışlıkla dokunsam parçalanacakmış gibi.
Mührü kırıp kağıdı açtım.

Elverda Şifacı Kanadı’nın çırağı Thalira Veynwood’a,
Yetenek bazen en yoksul topraklarda filiz verir.

Nymeris Şifacılar Birliği olarak isminiz son haftalarda tarafımıza ulaşmıştır. Çalışmalarınızdaki disiplin, gözlem yeteneğiniz ve sıra dışı vaka kayıtlarındaki başarınız dikkat çekmiştir. Bu nedenle size, Nymeris Merkez Şifahanesi’nde üst kademe eğitim alma hakkı sunulmaktadır.

Bu teklif sıradan bir davet değildir.
Nymeris yalnızca büyük bir kasaba değildir; bilgiye erişimin kapılarının açıldığı son yerdir. Burada sıradan şifacılar 1 yetişmez. Burada isimler tarihe yazılır.

Taş sokaklarımızda krallığın dört bir yanından gelen bilginler yürür, kütüphanelerimizde yüzyıllardır kayıp olduğu sanılan metinler korunur ve şifahanelerimizde ölüm bile bazen karar değiştirmek zorunda kalır.
Elverda’da kalırsanız iyi bir yaşam sürebilirsiniz.

Ancak Nymeris’e gelirseniz… daha fazlası olabilirsiniz.

Yolculuğunuz kabulünüz halinde birlik tarafından karşılanacaktır. Varışınızdan itibaren adınız koruma kayıtlarına geçirilecek ve eğitim süreciniz boyunca size gerekli imkanlar sağlanacaktır.
Fakat unutulmamalıdır ki her yetenek ikinci kez çağrılmaz.

Kararınızı üç gün içerisinde bildirmeniz beklenmektedir.

Gökyüzü yolunuzu açık tutsun.

Nymeris Şifacılar Birliği
Baş Şifacı Maelor Vaust
Mührümüz altında yazılmıştır.

Yazıyı okurken sevinçten çığlık atmamak için dudağımı ısırmak zorunda kalmıştım, çünkü bu şu ana kadar başıma gelen en güzel ve reddedilmeyecek şeydi, bu mektup sayesinde her şeyi düzeltebilirdim annem ve ben daha iyi bir eve gidebilirdik, artık bu küçük kasabayı bırakıp Nymeris’e gidebilirdim! Nymeris! Her gencin gitmek istediği o güzel kasaba, kimsenin dilinden düşmeyen herkesin bayıldığı o kasaba! Özellikle ejderhaların olduğu! Ejderhalar- bekle. Eğer ben buradan eğitim için oraya gidersem annem bensiz ne yapacaktı? Ben olmadan buralarda yalnız tek başına.

Annemle kahvaltı yaparken boğazımı temizleyip gülümsemeye çalıştım “Anne, şey.” başka birşey demeden mektubu ona uzattım, her şey onun tepkisine bağlıydı, eğer istemezse asla gitmezdim ama o sırada annem sevinçten ağlamaya başladı.

“Eğer baban seni görseydi seninle gurur duyardı”
Anne…
Ben herhangi bir tepki veremeden annem beni kucakladı ve başını omzuma gömerken bir kaç kez hıçkırdı.

“İstemiyorsan gitmem.” annemin koluma sertçe vurması ile başka bir şey demeden sustum
“Hayır! Sakın burada kalayım deme oraya git, beni ve babanı gururlandır.” bana bakarken gözleri parlıyordu, her anne gibi o da benim için en iyi olan şeyi istiyordu.

“Peki ya sen? Tek başına kalacaksın, bu kasaba da tek başına ne yapacaksın?”
“Sen benim için endişelenme, ben hallederim.”

“Ama-” Tekrardan sözümü kesip konuşmaya devam etti.
“Sus dedim.” gülümsedim ve ona sarılmak dışında birşey yapamadım. Zaten bu kasabada veda edeceğim pek kişi de yoktu, neredeyse kimse yoktu. Annem vardı, huysuz kütüphaneci, küçük çocuklar ve hastanede ki yaşlılar, ah ninem…Onu çok özleyecektim ama yeni bir şeye başlamak istiyor isem bazen bazı şeyleri arkamda bırakmam gerekirdi…değil mi? Babam bana öyle demişti ve dediğini de yapmıştı, beni arkasında bırakmıştı ama keşke bırakmasaydı, her geçen gün keşkelerle başlatıyordum günümü.

Belki bu yüzden gitmek istiyordum zaten, aynı sokaklarda yürümekten, aynı yüzleri görmekten, her sabah aynı çatıya bakıp hayatımın hiçbir zaman değişmeyeceğini düşünmekten yorulmuştum. İnsan bazen en çok sevdiği yere bile yabancı hissedebiliyordu.

Annem sessizce odanın diğer tarafına geçtiğinde onu izledim. Küçük evimiz sabah ışığında daha da eski görünüyordu; duvarlardaki çatlaklar, yıllardır değişmeyen ahşap masa, pencerenin önündeki solmuş çiçekler… Hepsi burada kalacaktı.

Ben kalmayacaktım.

Bu düşünce midemde garip bir boşluk oluşturdu.
“Ne zaman gitmen gerekiyor?” diye sordu annem sonunda, bana bakmadan.
“Üç gün içinde haber vermem gerek, daha sonra arabaları diğer şifacı çırakları ile gideceğim.”
Ellerinin kısa süreliğine durduğunu fark ettim ama sadece bir anlığına. Sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etti çünkü annem üzülürken bile güçlü görünmeye çalışan kadınlardan biriydi.
“Demek o kadar yakın.” Başımı salladım.

Dışarıdan geçen at arabalarının sesi geliyordu, insanlar çoktan güne başlamıştı ama benim için sanki bütün kasaba durmuş gibiydi. Belki de insan yalnızca gitmeye karar verdiğinde yaşadığı yeri gerçekten görmeye başlıyordu.

Bir süre sonra annem yanıma gelip avucuma küçük bir şey bıraktı.
Babamın pusulası idi.
Eskimişti, kenarları çizilmişti ve camının altında ince bir çatlak vardı ama yine de çalışıyordu. İbre titreyip kuzeyi gösterdiğinde boğazım düğümlendi.

“Anne…”
“Bunu yanında taşı.” dedi sessizce. “Yolunu kaybedersen geri dönmeyi hatırlarsın.”
Babam da bunu taşırdı.
Bu yüzden pusulayı avucumda tutmak garip hissettirdi, sanki yıllardır ilk kez ona gerçekten dokunuyormuşum gibi.

ִֶָ🪽་༘

Bu uygulamada yeni olduğumdan dolayı bazı kısımları yanlış kullanmış olabilirim kusura bakmayın, özellikle yazı stillerini uygulamada tek tek tekrar değiştirmek gerçekten yorucu olabiliyor çünkü ben yazı stillerine çok takılan biriyim ancak bu uygulamayı kullanmak için bunu törpülemem lazım sanırım, herneyse çok boş konuştum, umarım sonuna kadar sıkılmadan okumuşsunuzdur ve umarım hikayeyi sevmişsinizdir, başka bir bölümde görüşürüzzz, seviliyorsunuz