6. bölüm / 8
Son GölgeBölüm 6
Bölümler 8Şu an: Bölüm 6
Sabah gözlerimi açtığımda birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlayamadım. Çünkü hayatım boyunca uyuduğum hiçbir yer… buraya benzemiyordu. Yatağın üstündeki koyu bordo perdeler tavandan yere kadar uzanıyordu. Devasa pencerelerden içeri gri sabah ışığı süzülüyor, taş duvarların üstündeki altın işlemeleri parlatıyordu. Şömine gece boyunca sönmüş olmasına rağmen oda hâlâ sıcaktı.
Ve ejderhalar aşkına…
Bu oda tek başına bizim Elverda’daki evden büyüktü.
Yavaşça yataktan kalktım. Kalın halıya bastığım an ayağımın üşümemesi bile bana garip geldi.Bir gece önce olanları düşündüğüm an başım ağrımaya başladı.
Aetherion.
Akademi.
Ejderhalar.
Ve benim bir şekilde burada olmam, gerçek hissettiriyordu, olması gerekenden daha gerçek hissettiriyordu, anneme ne diyecektim? Yoksa çoktan haber gitmiş miydi? Peki işim ne olacak tı? Eğer bu aptal okuldan geçemez ve yarışmaya da giremezsem veya girip kaybedersem hem annesiz hem de işsiz kalacaktım, tabii bu yarışmaya katılan diğer kişilerin böyle bir derdi yoktu çünkü hepsi zengin şımarığın tekiydi, yani onları daha tanımıyordum ancak öyle olduğuna adım kadar emindim, ve hala burada durup boş boş düşünmeye devam edersem büyük ihtimalle yine bir yerlere geç kalacaktım.
“Harika.” diye mırıldandım. “Kesin deliriyorum.”
Tam o sırada masanın üstündeki siyah parşömen dikkatimi çekti. Üzerinde altın mühür vardı. Seçim olurken ihtiyar adam da gördüğüm o şeklin aynısıydı, korkunç kırmızı bir ejderha gözü, bu okul için başka amblem bulamamışlar mıydı? Fazla basit kaçmışlardı bence, her neyse bu beni neden ilgilendirsin ki?
Kaşlarımı çatarak yaklaştım.
Parşömenin üst kısmında büyük harflerle şunlar yazıyordu:
VAELTHORN EJDERHA AKADEMİSİ
Birinci Yıl Yarışmacı Eğitim Programı
Midem istemsizce sıkıştı.
Gerçekti yani.
Gerçekten beni buraya getirmişlerdi. Sandalyeyi çekip oturduktan sonra parşömeni açtım. İlk satırı gördüğüm anda içimden ağlamak geçti.
05.30 — Şafak Uyanışı ve Fiziksel Dayanıklılık Eğitimi
“Beş buçuk mu?!”
Şokla devamını okumaya başladım.
06.30 — Ejderha Biniciliği Temelleri
Yeni binicilerin denge, iniş ve havada yön değiştirme çalışmaları.
Bu kısmı okuyunca elim istemsizce boynuma gitti.Daha düne kadar bırak ejderhaya binmeyi, bir ata bile doğru düzgün binmemiştim. Kesin buradan ilk elenen kişi ben olacaktım ve annem de beni fakir bir şekilde eve hapsedecek di, ve 400 yıl sonra gelen ejderha tarafından seçildiğim için insanlar istemsizce benden daha çok şey isteyip beklentiye gireceklerdi.
Devam ettim.
08.00 — Ejderha Dili ve Kadim Emirler
Altında küçük bir not vardı:
Ejderhalar insan sözlerini değil, niyetlerini dinler.
Bu… korkutucuydu, ve elbette altına özlü bir şey yazacaklardı. Bir sonraki derste kaşlarım iyice çatıldı
.
09.30 — Ejderha Yönetimi ve Ruh Bağı Kontrolü
Ruh bağı mı?
Ben daha kendi hayatımı kontrol edemiyordum.
11.00 — Biçim Değiştiren Türler Tarihi
Bu satırın altında kırmızı mürekkeple yazılmış bir uyarı vardı.
Bu ders sırasında sorulan bazı sorular cevapsız bırakılacaktır.
Bir anda Aetherion aklıma geldi.
Siyah-kızıl gözleri.
Zihnimin içindeki sesi.
“Harika…” diye fısıldadım. “Kesinlikle bununla ilgili.”
Parşömeni çevirdim. Dersler bitmiyordu.
12.30 — Savaş Stratejileri ve Hava Muharebesi
14.00 — Şifacı Bilgisi ve Ejderha Yaralanmaları
15.30 — Gökyüzü Navigasyonu
17.00 — Hayatta Kalma Eğitimi
19.00 — Gece Uçuşu Simülasyonları
Gözlerim büyüdü.
“Bunlar insan mı yetiştiriyor savaş makinesi mi?” cevap çoktan belliydi, geleceğin profosyonel ejderha binicisini ve ejderha sahibini yetiştiriyorlardı evet ancak bu biraz fazla değil miydi-
“Thalira Veynwood.”
İsmimi duyduğum an başımı kaldırdım, yine kendi düşüncelerim ile boğuşurken kendimi gerçeklikten soyutlamıştım, bu huyumdan artık vazgeçmem gerekiyordu çünkü bunun yüzünden insanlar benden nefret ediyor olmalıydı.
Kapının önünde duran kadın kollarını göğsünde bağlamıştı. Uzun koyu saçları omzundan aşağı dalga dalga dökülüyordu. Yüzü güzel sayılırdı ama gözleri insanın içini titretecek kadar sertti.
Seraphine Veyrath. (Buranın biçim değiştirme dersine giriyordu, ders programında yazıyordu)
Daha ilk bakışta benden nefret ediyor gibi görünüyordu.
“On saniyedir sana sesleniyorum.” dedi soğuk bir sesle. “Aetherion seni seçti diye sağır olduğunu varsaymıyorum.”
Kaşlarımı çatıp ayağa kalktım.
“Ben sadece—”
“Düşünüyordun.” diye sözümü kesti. “Tehlikeli alışkanlık.” evet biliyorum zaten ben de daha demin bundan bahsediyordum.
Bu kadın gerçekten korkunçtu, ve odam da ne yapıyordu ki? Birazcık bile özel alana saygı yok muydu bu akademide, ya da yarışmada, her neyse artık.
Elindeki siyah deri dosyayı masaya bıraktıktan sonra odayı inceledi. Sanki her şeyi eleştiriyormuş gibi bakıyordu.
“Uyuyabildin mi?”
Bu soru şaşırtmıştı beni.
“Pek sayılmaz.”
“İyi.” dedi dümdüz. “Burada rahat uyuyan öğrenciler genelde ilk haftada ölüyor.”
Ne?
Yüzümdeki ifadeyi görünce ilk kez hafifçe sırıtıyor gibi oldu. Hayret, gülümseyebiliyormuş.
“Alışırsın.” Bu kadının motive yeteneği kesinlikle çok kötüydü.
Hayır sanmıyordum.
Kadın pencereye doğru yürüdü. Vaelthorn’un (Kalenin ve bulundukları yerin adı) dev kuleleri sabah sisiyle kaplanmıştı. Aşağıda öğrenciler çoktan eğitim alanlarına inmişti bile. Uzaktan ejderha kükremeleri duyuluyordu.
“Burası,” dedi Seraphine sessizce, “insanların efsane olmak için geldiği yer değildir.”
Başını bana çevirdi.
“Burası insanların kırıldığı yerdir.”
İçimden “harika” demek geçti ama sustum.
Kadın tekrar konuştu.
“Normalde yeni yarışmacılar ilk yıl küçük türlerle eğitilir. Bağ kurmayı öğrenirler. Düşmeden uçmayı öğrenirler.” Gözlerini kıstı. “Ama senin durumun… normal değil.”
Çünkü Aetherion.
Bu ismi düşünmem bile yetmişti sanırım çünkü kadın bir anda sustu.
Bakışları sertleşti.
“Soyadın Veynwood idi değil mi?” diyerek bana doğru döndüğünde yutkundum, bunu neden yanlış bir şeymiş gibi söylemişti ki? Gerçi bu kadın ne derse desin yanlış bir şey demiş gibi anlayacaktım çünkü ne derse desin yüz hatları sert ve keskindi, ses tonu da hep aynıydı. Değişik bir kadındı.
“Evet, adım Thalira Veynwood.”
“Yani Kaelor Veynwood’ı tanıyorsun?” onun ismini duyduğumda kalbim yerinden oynamış gibiydi, o kadar zamandır babamın ismini duymuyordum ki, onu tanıyan birisinden onun ismini duymak benim için çok tuhaftı, onu o kadar özlemiştim ki, eğer burada olduğumu bilseydi benimle her şeyden çok guru duyardı bundan adım kadar eminim, buradan giden ilk kişi olsam bile birinci olmuşum gibi mutlu olup anneme benim babama benzediğim hakkında konuşup annemin başını şişirirdi.
“Evet o benim babam.” dedim gülümseyerek “Onu tanıyor musunuz?”
“Ah elbette! Onu tanımayan mı var? Burada ki tüm eğitimciler onu tanır, baban o kadar başarılıydı ki, tüm ejderhalara boyun eğdirir hepsini çok severdi, hepimiz ondan bir şeyler öğrenmişizdir ve şimdi onun kızına eğitim vereceğim.” kadının ikinci kez gülümsediğini görmek beni ikinci kez şoka uğratmıştı.
“Seninle gurur duyuyor.” dediğinde başımı biraz daha kaldırıp ona baktım, keşke annem de bu şekilde düşünseydi ancak o da kendisi adına haklıydı, ona bir şey diyemezdim ancak bir şey demem gerekiyordu artık çünkü bana ulaşamayınca endişelenecek di çünkü hastaneye geri dönmediğim için bana ulaşamayıp anneme çoktan haber göndermiş olmalılar.
“Buraya seçildiğimize dair ailemize bilgi gönderildi mi?” diye sorduğumda sanki ona gökyüzünün kırmızı olduğunu söylemişim gibi baktı
“Elbette, ve zaten ailen sen kabul görürken orada değil miydi?”
“Annem, babama olanlardan sonra ejderhaları sevmiyor ve onlarla ilgili herhangi bir şey ile uğraşmamı istemiyor.”
“Yazık, çoktan seçildin bile, yanında ki kapıda ki odada bir sürü kıyafet var, bugün sabah ders yok sadece öğleden sonra olacak, giyin ve aşağıya gel.” diyerek arkasını döndüğünde kendimi durduramayıp konuşmaya koyuldum.
“Burada kütüphane var mı?” ya ben çok saçma sorular soruyordum ya da bu kadın beni farklı bir dil de algılıyordu. Çünkü ne sorarsam sorayım bana denizatlarını neden babalarının doğurduğunu soruyormuşum gibi bakıyordu. “Elbette var, burası mı akademi, eğer farkettiysen.” dedi ve bu sefer gitti.
“Garip bi kadın.” diye mırıldanıp onun tarif ettiği odaya girdiğimde ağzım açık kaldı, bir oda dolusu kıyafet vardı.
Gerçekten.
Sadece birkaç üniforma falan bekliyordum ama hayır, burada resmen küçük bir mağaza vardı. Koyu siyah eğitim kıyafetleri, uzun pelerinler, deri kemerler, uçuş için yapılmış kalın botlar… hatta günlük giysiler bile vardı.
Ve hepsi inanılmaz pahalı görünüyordu.
Bir kıyafetin kolunu elime aldım.
Bu kumaş bizim Elverda’da satılsa bütün mahalle birleşip anca alırdı herhalde.
“Tanrılar…” diye mırıldandım.
Odanın ortasında duran büyük aynaya baktığımda hâlâ dün geceki hâlimdeydim. Saçlarım karmakarışıktı, üstümde hâlâ hastaneden kalma kırışmış kıyafetler vardı ve yüzüm de uykusuzluktan berbattı.
Şu devasa taş kalenin içinde yanlışlıkla kaybolmuş biri gibi duruyordum.
Gerçi teknik olarak öyleydim zaten.
Rafların arasında dolaşırken siyah bir üniforma dikkatimi çekti. Diğerlerinden daha sadeydi ama omuzlarında ince koyu altın işlemeler vardı. Göğüs kısmına ise küçük bir arma işlenmişti. Beş ejderhanın sembolü.
Ve tam ortasında…
Kızıl bir göz.
Kaşlarımı çattım.
Nedense içimde bunun Aetherion’la alakalı olduğuna dair çok kötü bir his oluşmuştu.
“Harika.” diye söylendim. “Şimdiden özel muamele görüyorum.”
Üniformayı üstüme tuttuğumda şaşırtıcı şekilde tam olacağını fark ettim.
Bu insanlar benim ölçülerimi ne zaman öğrenmişti? Bu düşününce kulağa korkunç gelse bile artık böyle şeylere alışmam gerekiyordu sanırım.
Üzerimi değiştirdikten sonra aynanın karşısında birkaç saniye durdum.
Siyah kıyafet vücuduma tam oturuyordu. Kollarındaki koyu işlemeler ışık vurdukça hafifçe parlıyordu. Belimdeki kemer ise düşündüğümden ağırdı; muhtemelen eğitim sırasında kullanılan ekipmanlar içindi.
Ama en garip olan şey…Kendimi buraya aitmiş gibi hissetmemdi.
Bu düşünce rahatsız ediciydi. Çünkü ben Thalira Veynwood’dum. Elverda’dan gelen sıradan bir şifacı çırağı. Ejderha binicisi değil, yani sanırım artık öyle olmam gerekiyordu ve neden bunu bu kadar kafaya takmıştım ki? Zaten çocukluğumdan beri istediğim şey buydu, ejderhalar ile ilgilenmek ve onlarla ilgili bir şey yapmak, öyleyse neden bu kadar kaygılıydım? Belki burada ki diğer yarışmacı/öğrencilerin küçüklüğünden beri bunun için eğitilmesi ve buraya gelmek için bir emek harcamasıydı, ancak ben? Ben şans eseri buraya gelen herhangi bir kızdan başka bir şey değildim. Buraya geldim, kendimi rezil edeceğim ver gideceğim, annemden tonlarca yiyeceğim nasihatı saymıyordum bile.
Bunları düşünürken üzerime çoktan rahat bir şeyler geçirmiştim. En azından hastanenin yanında kaldığım eski ve dökülmekte olan ve beş kişi kaldığımız yurt odamdan daha iyiydi, hatta bana verdikleri oda oradaki tüm odaların toplamı kadar bile olabilirdi. Bir kişi için bu oda gereksiz büyüktü ve giysiler için ayrı oda vardı! Giysiler için ayrı bir oda. Tuhaf ve kısa bir deneyim olacaktı.
Odamdan çıkıp merdivenlere yöneldiğimde bu kalenin gerçekten büyük olduğunu yeniden fark ettim, sonuç olarak benimle birlikte toplam 6 öğrenci vardı ve dersleri sayarsak 10 adet de öğrenci vardı, ve müdür, buranın kurucusu falan. 20-25 kişi için gereksiz bir yapımdı. Ejderhalar acaba nerede barınıyordu, büyük ihtimalle dışardaydılar, eblette dışardaydılar aptal içerde olsalar 15 metre büyüklüğündeki canlıyı görürdün.
“Ah sen Aetherion’nun seçtiği yarışmacısın değil mi?” sesi duyduğumda içsel savaşlarımdan kurtulup sesin geldiği yöne doğru döndüm. Mirelleydi, açık kumral saçları, kahverengi büyük gözleri ile ne kadar sert gözükmeye çalışsa da yüz hatları buna izin vermiyor ve çok tatlı gözüküyordu.
“Evet, ve sende-”
“Mirelle Valecrest, evet abim ile ikimiz de bu okula layık görünüp seçildik, biliyorum bu çok rastlanan bir durum değil ancak bundan 5 önceki yarışmada yani 500 yıl önce olan yarışmada da iki kardeş aynı anda aynı yere layık gözükmüş, aslında bu bir nebze garip çünkü yani burası rekabet yeri, her ne kadar profesörler ve kurucu bunu istemese de yanlışlıkla olan ölümler, cinayetler ve gereksiz hırs oluyor ve iki kardeşin birbirine hırs ve kin beslemesini de istemeyiz değil mi ve…”
Mirelle konuşmaya devam ederken tek yaptığım şey gözlerimi kırpıştırıp ona bakmak oldu, süper! Demek ki burada boş boş konuşup insanların kafasını şişiren tek kişi ben olmayacağım, burada da benim gibi kişiler vardı ve bir nebze olsun rahatlatıcıydı, tabii ben bunları düşünürken Mirelle hala konuşuyordu ve onu hiç dinlememiştim.
“...Ve sonra ikisi de ölmüş.” diye cümlesini sonlandırdığında birkaç dakika durup sadece birbirimize baktık, onu sadece 1 dakika dinlemeyi bırakıp düşünmüştüm ve konu nasıl tanımadığım ve 500 yıl önce ki kardeşlerin trajik ölümüne gelmişti?
“Bu kötü olmuş.” dedim gülümsemeye çalışarak.
İkimiz birlikte merdivenlerden indik ve aşağıda ki 6 öğrenci için yapılmış olan büyük şenlik yemeklerinin yanına gittik, kimse başını kaldırıp bize bakmadı çünkü zaten toplam 6 öğrenciydik yani herkes herkesi tanıyor olmalıydı, benim dışımda.
Sadece hastaneye geldilerse hastalıklarını biliyor olabilirdim ancak bu pek arkadaşça gözükmüyordu. Mirelle ile yerlerimize oturduk ve profesörlerin gelmesini bekledik, bildiğim kadarıyla 10 öğretmen tek tek gelip bize kendilerini ve derslerinden kısaca bahsedekti ve en son Bastrien Morun konuşmaya yapacaktı, o ihtiyar müdür nasıl hala müdürdü bilmiyorum ama onu eski kasabada ki kütüphaneden bir kitapta okuduğumu hatırlıyordum, ve onu seçimlerde de görmüştüm, elinde bastonu ile oldukça korkunç ve ironik gözüküyordu çünkü son 2 dönemdir bu okulun müdürü o idi ve nasıl hala ölmemişti aklım almıyor.
Ben etrafı incelerken ön büyük kapılar yavaşça açıldı ve bir sürü profesör içeriye girdi, en son elbette Bastiren girdi, bende 100 yıldan fazla yaşasaydım ben de bu kadar tören ile girerdim, gerçi tören yoktu, büyük ihtimalle yine gözümde her şeyi fazla büyütüyordum, küçüklüğümden beri benimle olan garip huylarımdan birisi de buydu, ben bunlar hakkında kafa yorarken profesörler kendini tanıtmaya çoktan başlamıştı ancak dinlemek gibi bir arzum yoktu çünkü zaten bir günde 10 ders birden olduğu için istesem de istemesemde onların ismini ve derslerini dinleyecektim ve ilk günden kafamı yorma gibi bir isteğim de ne yazık ki yoktu ve anneme bu gece mektup göndermeliydim, ya da yarın, ya da 2 gün sonra. Ne kadar geç gönderirsem bu benim için daha iyi olurmuş gibi hissediyordum ancak yakın zamanda mektup göndermezsem hakkımda daha çok endişelenecek di çünkü ortalıklarda yoktum. Ancak 100 yılda bir olan bu yarışmaya katılmaya hak kazanan 6 yarışmacı ve 400 yıl sonra dönen ejderha hakkında çoktan bir gazete yazmış olmalıydılar çünkü daha demin dediğim sayılar hiç de küçük sayılar değildi, insanlar heyecan ile bu seneki yarışmacıları merak ediyorlardı ve bunun için onları suçlayamazdım, bende bunu heyecanla bekliyor olurdum, hatta büyük ihtimalle gazeteyi ilk alan kişi de ben olurdum.
“Bayan Veynwood, daha dersler başlamadı bile ve sıkılmış gözüküyorsunuz, yanılıyor muyum?” İsmimi duyduğum anda bakışlarımı yanımda oturan oğlanın tabağındaki yenmemiş tavuktan çektim ve bana bakıp konuşan profesöre döndüm, kim olduğu hakkında fikrim dahi yoktu ve benden bir şey söylememi bekliyordu ama şuan ne diyeceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu çünkü dedikleri hiçbir şeyi dinlememiştim.
“Üzgünüm.”
…
Tüm profesörler kendini tanıttıktan ve müdür konuşmasını yaptıktan sonra bize sunulan güzel yemekleri yemiştik ve dersler için gerekli olan kitapları dağıtmışlardı, ve ejderhalar ile vakit geçirmemiz için bahçeye çıkmamıza izin vermişlerdi, herkes büyük ihtimalle şuan ejderhası ile birlikteydi ancak ben ne yapacağımı bilmiyordum, bundan sonra ki günler gereksiz dersler ile dolu olacağı için ejderhalarımız ile pek ilgilenemeyecektik ve o ejderhadan korkuyordum, yani hangi insan konuşan bir ejderhadan korkmazdı ki? Belki gerçekten deliriyordum, bir sürü seçenek vardı.
Derin bir nefes verdim.
Belki de gitmeliydim.
Sonuçta er ya da geç bunu yapmak zorundaydım.
Yarışma başlamadan önce onunla bağ kurmam gerekiyordu. Bunu bütün profesörler söylemişti. Hatta Profesör Magnus, ruh bağı zayıf olan binicilerin havada ne kadar hızlı öldüğünü anlatırken yüzünde oldukça mutlu bir ifade vardı, bu okulda garip insanlar çalışıyordu, gerçi öğrenciler de garip gözüküyordu. Benimde normal olduğum pek söylenemez di.
Elimdeki kitapları biraz daha sıkı tutup çayırlara doğru yürümeye başladım. Diğer öğrenciler çoktan ejderhalarının yanına ulaşmıştı. Bazıları kanatlarını temizliyordu. Bazıları konuşuyordu. Bazılarıysa sadece yan yana oturuyordu. İtiraf etmeliyim ki bu görüntü düşündüğümden daha güzeldi. Ta ki kendi ejderhamı hatırlayana kadar.
Çünkü benim ejderham normal değildi.
Normal ejderhalar insanların zihnine girip konuşmuyordu.
Normal ejderhalar dört yüz yıl boyunca ortadan kaybolmuyordu.
Normal ejderhalar bütün profesörlerin yüz ifadelerini değiştirmiyordu.
Çok geçmeden taş platformlara ulaştım. Ve onu gördüm.
Aetherion, diğer ejderhalardan biraz daha uzakta duruyordu.
Devasa gövdesi siyah taşların üstüne uzanmıştı. Kanatlarından biri yarı açıktı. Kızıl çizgiler güneş ışığında hafifçe parlıyordu.
Uyuyor gibi görünüyordu.
Bu oldukça rahatlatıcıydı.
Çünkü uyuyan şeyler genelde insanları yiyemezdi.
Sessizce birkaç adım daha attım. Sonra birkaç adım daha. Ve bir tane daha. Tam geri dönmeyi düşünürken Aetherion'un altın-kızıl gözlerinden biri açıldı. Olduğum yerde donup kaldım.
O da bana baktı.
Ben de ona baktım.
Sonra yine ona baktım. Çünkü başka ne yapabilirdim ki? Birkaç saniye boyunca ikimiz de hareket etmedik. Sonunda boğazımı temizledim.
"Merhaba."
Dünyanın en güçlü yaratıklarından birine söylediğim ilk şey buydu. Aetherion cevap vermedi, ne diyebilirdi ki? Belki de o seçilme töreninde hiç konuşmamıştı bile, belki heyecandan garipden sesler duymuştum. Umarım bu değildir çünkü bu, bir ejderhanın benimle konuşması kadar garip.
Sadece bakmaya devam etti.
Bir süre sonra başını tekrar yere koydu.
Ne? Kaşlarımı çattım.
"Beni seçen sendin." Sessizlik.
"Hatırlarsan bütün hayatımı altüst ettin." Sessizlik.
"Ayrıca annem büyük ihtimalle şu an çok sinirlidir." Bu ejderha neden konuşmuyordu?
Bir an gerçekten bana aldırış etmediğini düşündüm. Ta ki kuyruğunun ucunun hafifçe hareket ettiğini görene kadar. Sanki eğleniyormuş gibi. Bu düşünce hoşuma gitmedi. Daha da yaklaştım. Şimdi aramızda yalnızca birkaç metre vardı. Bu mesafeden pullarını daha net görebiliyordum. Siyah değillerdi. Tam olarak değil.
Bazıları koyu kızıl ışıklar yakalıyor, bazılarıysa gece gökyüzü gibi görünüyordu. İstemeden elimi uzattım. Tam dokunacağım sırada durdum. Bu kötü bir fikir gibi geldi. Çünkü sonuçta önümde duran şey bir ejderhaydı, ama beni seçmişti ve beni seçen ejderhanın pullarına dokunmakta ne sakınca vardı ki? Ve küçüklüğümden beri bir ejderhanın pullarının dokusunu merak etmişimdir, beni öldürmediği veya yemediği sürece.
Aetherion gözünü tekrar açtı. Bu kez bakışları elimdeydi. Sonra tekrar bana baktı. Ancak ne o geri çekildi ne de ben elimi geri çektim, bu da bir başlangıçtı sonuçta.
“Neden beni seçtin ki? Yani orada bir sürü eğitimli ve buraya gelmek için yıllarca eğitim görmüş insanlar var…her neyse, bir ejderha ile konuşacak kadar yalnız kalmak çok ilginç, insanlar beni deli sanacak, zaten büyük ihtimalle sanıyorlar, bende bir kızın bir ejderha ile konuştuğunu görsem ben de onu deli sanardım yani-”
Ejderha kuyruğunu elime doğru getirdiğinde nefesimi yuttum, bu ejderha gerçekten beni anlıyordu, ve bu ilginçdi. Babamın yaptığı gösteriler geldi aklıma, ejderhalar da babamı anlar onun dediklerini yapardı. Ancak bu aynı şey değildi, sonum onun gibi olmayacaktı, buna izin veremezdim ve bu ejderha şuan biraz tatlı gözüküyordu.
O an içimdeki korkunun küçük bir kısmı kayboldu.
Çünkü ilk kez...Onu bir efsane gibi değil de yaşayan bir canlı gibi görmüştüm.
Ve tam o sırada gözüm ön bacağının yakınındaki eski yara izine takıldı. Derin bir yara izi. Oldukça eski görünüyordu. Kaşlarımı çattım. Bir ejderhayı bu kadar yaralayabilecek ne olmuştu? Aetherion gözlerini yeniden açtı. Bu kez bakışları yara izine kaydı. Sonra tekrar bana döndü. Başını hafifçe başka bir yöne çevirdi. Sanki bana bir şey göstermeye çalışıyormuş gibi. Ya da… Bir şeyi fark etmemi istiyormuş gibi.
Ya da...
Bir şeyi fark etmemi istiyormuş gibi.
Kaşlarımı çatarak baktım.
Önce hiçbir şey göremedim.
Sadece koyu renk pullar vardı.
Sonra başını biraz daha yana çevirdi. Ve o zaman fark ettim. Boynunun alt kısmında, pulların arasında bir şey vardı. Bir zincir, hayır, bu şey tam olarak zincir değildi. Metale benziyordu ama aynı zamanda değil gibiydi, kızıl-siyah pulların arasına gömülmüş eski bir halka.
Neredeyse etinin içine işlemişti, kaşlarımı istemsizce çattım, neden bir ejderha tasma taksın ki? Ya da neden buna ihtiyaç duysun ki? Onun yaratılış amacı özgür olması dönüp dolaşması uçması korku salması, insanları koruması ve bir amacı varken neden boynunda sıkı ve neredeyse derisine işlenmiş bir metal parçası vardı ki? Belki bu devletin işiydi, babamın ölümünü sakladıkları gibi ejderhalara da zarar veriyorlardı, ancak halk zaten beş büyük ejderhaya bağlıydı. Denizlerimiz, topraklarımız, havamız, yaşamımız. Buranın insanları bunların hepsini ejderhalara bağlar ve onlara inanırken devlet onları bağlayamaz veya herhangi bir şey yapamazdı, o halde bu sadece Aetherion ile alakalı olmalıydı, belki de boş boş düşünmek yerine ejderhayı dinlemeliydim.
Yavaşça bir adım daha yaklaştım. Aetherion geri çekilmedi. Kaçmadı yada kükremedi
Sadece beni izledi. Şimdi halkayı daha net görebiliyordum. Üzerinde kazınmış semboller vardı.
Kadim dil, bundan emindim çünkü okuduğum kitaplarda bunu görmüştüm ve bu kadim dil olayını hiçbir zaman çözememiştim, tek bildiğim şey geçmiş ile bağlantılı olduğuydu, ve bunu da herkes biliyordu zaten.
Parmaklarımı uzattım.
Tam dokunacağım sırada...
Başımın içinde keskin bir ağrı hissettim. Bir saniye içerisinde dünya kayboldu. Ayaklarımın altındaki çimenler yok oldu. Akademi yok oldu. Sanki birisi beni arkadan çekip başka bir dünyaya çekmiş gibiydi, başım ve vücuduma keskin bir ağrı girmesi ile gözlerimi kapattım.
Gökyüzü yok oldu, bir anda kendimi başka bir yerde buldum.
Soğuktu.
Çok soğuktu ve kar yağıyordu. Karşımda devasa siyah bir dağ yükseliyordu. Ve dağın önünde...
Aetherion vardı? Ama daha genç görünüyordu. Daha büyük, daha vahşi. Kanatlarını açtığında bütün gökyüzünü kapatıyordu sanki, ama artık bu görüntüye alışmıştım ve artık hep bu benzetmeyi kullanmaktan sıkılmıştım ancak gerçekten kanatlarını açtığında gökyüzü az çok gözüküyordu, oldukça korkunçtu.
Etrafında insanlar vardı, yüzlerce insan, zırhlı askerler, biniciler
Ve...
Ejderhalar, çok fazla ejderha. Kalbim hızlandı.
Bu bir anıydı, bu onun anısıydı.
Sonra bağrışmalar başladı. İnsanlar kaçıyordu. Ejderhalar savaşıyordu. Gökyüzü ateşle dolmuştu. Bir şey olmuştu. Kötü bir şey. Tam ne olduğunu göremeden görüntü değişti. Bu kez yerde biri yatıyordu.
Bir adam.
Yüzünü seçemiyordum.
Ama elinde aynı sembollerin işlendiği kırık bir zincir vardı.
Ve Aetherion… Onun başında duruyordu.
Yaralıydı. Öfkeli değildi. Kederliydi.
Bir ejderhanın yüzünde keder görmek mümkün müydü bilmiyorum.
Ama gördüğüm şey buydu. Sonra adam bir şey söyledi. Duyamıyordum. Rüzgâr sesini alıp götürüyordu.
Aetherion başını eğdi.
Ve görüntü bir anda parçalandı. Nefes nefese geri çekildim.
Tekrar akademi deydim. Çimenlerin üzerindeydim, daha demin neler olmuştu öyle? Kaç yıl önceye gitmiştim ya da kaç yüzyıl öncesine diye sormak daha doğru olurdu.
Ellerim titriyordu.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum.
Bir saniye mi?
Bir dakika mı?
Aetherion hâlâ karşımda duruyordu, sanki daha demin beni kendi anısına zorla sokmamış ve hiçbir şey olmamış gibi benimle dalga geçercesine orada durup bana bakıyordu.
"Bu da neydi?" diye fısıldadım. Sesim bile bana ait gibi gelmiyordu.
Aetherion cevap vermedi. Ama bu kez gözlerini kaçırmadı.
Sanki...
Benim görmemi istediği şeyi sonunda görmüşüm gibi. Ve ilk kez korkumun arasına başka bir duygu karıştı.
Merak.
Çünkü o an fark etmiştim. Dört yüz yıl boyunca ortadan kaybolan şey bir ejderha değildi, bu bir sırdı, ve ben kesinlikle bunu merak ediyordum, çünkü eğer ortada bilmem gereken birşey olmasaydı ejderha beni kendi anısına götürmezdi ve beni seçtiği gün zihnimi okuyup benimle konuşmazdı, değil mi?
