2. bölüm / 8
Son GölgeBölüm 2
Bölümler 8Şu an: Bölüm 2
Zaman gelmişti, artık bir şeyleri başarma vaktim gelmişti, ve ya bunu da her şey gibi elime yüzüme bulaştırıp insanları hayal kırıklığına uğratacaktım. Eşyalarımı düşürmemeye çalışıp at arabasına doğru yürüyordum, aktarmalı bir yol olacakti, en azından Nymeris Elverda’nın tam yanındaydı, benim gibi bir çok çırak büyük kasabaya eğitim için gidiyordu, hastanede ki hastalarıma veda edememiştim ve çok içimde kalmıştı ancak bunu düşünmemeye çalıştım. At arabasına yerleşmiştim, bana dolu gözleri ile bakan anneme baktım ve gülümsedim, başka ne yapabilirdim ki? Zaten her şey onun içindi, yoksa kırık dökük ev veya çırak olmak benim umrumda değildi, ancak iyi bir gelecek istiyorsam ve annemi ile babamı gururlandırmak istiyorsam gereğinden fazla çaba göstermem gerekiyordu.
Yarım saat sonra evden, evimden oldukça uzaktaydım, kütüphaneden çaldığım kitapları da annem kütüphaneye geri götürdüğü için yapacağım bir şey kalmamıştı, önümde oturan kadını ve yanında ki şımarık oğlunu incelerken buldum kendimi, oğlan uslu durmuyor kadın da çocuğunu azarlıyordu.
“Ejderhaları sever misin?” dedim birden küçük çocuğun dikkatini çekmeyi amaçlayarak, yolumuz uzun olacaktı ve benim konuşacak insanlara ihtiyacım vardı, yol arkadaşım olarak da onu seçmiştim.
“B-ben” diye kekeledi çocuk, tabii benim kadar sabırsız bir yabancı tarafından sorguya çekilmeyi beklemiyor du küçüğüm.
“Severim herhalde, onlar bir kere çok havalı.” dedi oğlan gözleri parlarken ben de gülümsedim.
“Bence de! Onlarla ilgili hikaye duymak ister misin, hm? Belki ilgini çeker.”
Oğlan utana sıkıla annesine baktı, annesi yorgun olacaktı ki hemen uykuya dalmıştı, en azından bir işe yaramıştım.
Oğlan annesinin uyuduğunu gördüğünde alışmış bir şekilde omuz silkti
“İşler onu çok yoruyor, o yüzden rahat bulduğu her yerde uyur, onu aldırış etme.” kadına baktım, o kadar yorgundu ki gözaltları onu ele veriyordu. Belki de çocuk o kadar da şımarık değildi, sadece annesinin ilgisini istiyordu, yine önyargılı davranmıştım.
At arabası yağmurdan sonra yumuşamış taş yolda ağır ağır ilerliyordu. Tekerleklerin çamura saplanırken çıkardığı ses, gecenin sessizliğine karışıyordu. Yolun iki yanında yükselen kara çamlar rüzgârla sallanıyor, dalları birbirine sürtündükçe fısıltıya benzeyen sesler çıkarıyordu. Uzakta, ay ışığının vurduğu dağların zirveleri gümüş gibi parlıyordu.
Arabanın içinde ise eski yün battaniyelere, ıslanmış toprağa ve közünü kaybetmeye başlamış lambanın sıcak is kokusuna karışan bir yolculuk sessizliği vardı.
Küçük çocuk dizlerini karnına çekmişti. Çocuk hikayeye başlamam için meraklı gözler ile beni izliyordu. Etrafıma baktığımda istemsizce gülümsedim çünkü dışarıdaki dünya fazla büyülü görünüyordu, ortamın havasını daha gerici yapmak için çocuğa doğru eğilip fısıldayarak aklımda ki efsanelerden birini anlatmaya başladım.
“Bazı geceler vardır,” dedim alçak bir sesle, “rüzgârın taşıdığı sesler insanlara ait değildir.”
Oğlan kaşlarını çatıp bana baktı.“Ne demek o?”
“Dağların ardında, dünyanın henüz genç olduğu zamanlardan kalma yaratıklar yaşar.” Sesim neredeyse bir masal şarkısı gibi akıyordu. “İnsan krallıkları kurulmadan önce… taş kaleler bile yokken… göğün gerçek sahipleri onlardı.”
Küçük çocuk ağzı hafif açık şekilde dinliyordu.
“Ejderhalar mı?”
Başımı yavaşça salladım, gülümsememek için zor duruyordum, çünkü o kadar masum bakıyordu ki kendime engel olamıyordum.
“Kanat çırptıklarında denizleri titreten ejderhalar.”
Duraksadım ve onun daha çok gerilen yüzünü görünce devam ettim, amacım kötü değildi sadece hikaye anlatıcısı olmayı seviyordum, bu olay çocukları gerse bile.
“Pulları ay ışığını yutacak kadar koyu olanlar… ya da güneş vurduğunda erimiş altın gibi parlayanlar…”
Rüzgâr bir anda sert esti. Arabanın üzerindeki kumaş örtü hafifçe savruldu. Çocuk battaniyeye biraz daha sokuldu. “Onlar insanları yer mi?”
“Bazıları yerdi.” Tanımadığım çocuğun çığlık atıp annesini uyandırmaması için yavaşça ekledim “Ama insanlar da ejderhaları öldürürdü.” Çocuk bunu hiç düşünmemiş gibi kaşlarını çattı. “Neden?”
“Çünkü insanlar korkar.” dedim. “Ve korku… bazen kılıçlardan daha keskindir.” At arabası küçük bir çukura girince hafifçe sarsıldı. Tavandaki eski fener sallandı; sıcak altın rengi ışık bir anlığına yüzümü tamamen aydınlattı.
O anda gerçekten eski hikâyelerden çıkmış birine benziyordum ve bu beni düşündüğümden daha çok eğlendiriyordu. “Bir zamanlar,” diye devam ettim, sesi daha da yumuşayarak, “kuzeyde, bulutların bile erişemediği kadar yüksek dağlarda bir ejderha yaşarmış. Adı Nyravaeth’miş.”
Çocuk ismi tekrar etmeye çalıştı ama söyleyemedi.
Hafifçe güldüm.
“Eski dilde ‘Son Gökyüzü Ateşi’ demek.”
“Büyük müymüş?”
“Bir kaleden daha büyük.” dedim. “Gölgesi bir şehrin üstünü kaplayacak kadar…”
Çocuğun gözleri yuvarlandı.
“Ve gözleri…” gökyüzüne baktım sanki gerçekten görüyormuşum gibi uzaklara baktım. “Kış gecelerinde yanan iki kor parçası gibiymiş.” Dışarıda bir kurt uluması duyuldu. Çocuk irkildi ama yine de dinlemeyi bırakmadı.
“Nyravaeth her yüz yılda bir dağından ayrılırmış,” dedim fısıltıya yakın bir sesle. “Gökyüzünde uçtuğunda kar yağışı durur… rüzgâr susar… ve herkes yukarı bakarmış.”
“Neden?”
“Çünkü onu görmek…” dedi Thalira yavaşça, “…ölümsüz bir şeyi görmek gibiymiş.”
Çocuk nefes bile almıyordu artık.
“Peki hâlâ yaşıyor mu?” diye sorduğunda en sonunda kıkırdadım.
“Bilmem, okuduğum kitapta bu detay yazmıyordu.”
“Bana yalan söyledin!”
“İster inan ister inanma, bence güzel ve gerçekçi bir hikaye.” Çocukluğum ve gençliğim ejderhalar hakkında kitapları, hikayeleri, efsaneleri ve gerçekleri okumak ile geçmişti, insanlara anlattığım efsaneler doğru muydu yanlış mıydı bilmiyorum ama benim inandığım kesindi.
…
Yolculuğun devamını uyuyarak geçirmek zorunda kalmıştım çünkü oğlan benim ona yalan söylediğimi düşündüğü için bana küsmüştü ve benimle konuşmuyordu, zaten bu oğlanı hayatımda bir daha görmeyecektim, o yüzden sorun yoktu. Gözlerimi açtığımda hayallerimde ki o kasabadaydım, herkesin öve öve bitiremediği o güzel yer Nymeris…
At arabası bizi kasabanın merkezine götürürken etrafı incelemekten kendimi alamamıştım, güneş yeni yeni doğuyordu ve kasaba halkı yavaş yavaş evlerinden çıkıyordu ve…huzurlu gözüküyor du? Kargaşalar yoktu, gerçi bu kasabayı göreli iki dakikadan fazla olmuyordu ancak gürültülü bir kasabaya benzemiyordu, insanlar gayet anlaşılabilir gözüküyordu. Acaba buranın kütüphane sınırı var mıydı? Umarım yoktur çünkü hastane dışında ki tüm zamanımı orada geçirmeyi umuyordum, yoksa başka yapacağım pek bir şey yoktu.
At arabasından indiğimizde elimde ağır çantam vardı, şifacıların eğitim gördüğü bina burası olmalıydı, benim gibi birkaç çırak daha yanımda vardı, binanın hemen yanında hastane de vardı ve görüntü pek iç açıcı gözükmüyordu, yani mektuptan sonra daha iddialı bir yer beklemiştim ancak paraya ihtiyacım vardı ve istesem de istemesem de bu meslekte ustalaşıp bunu yapmam gerekiyordu, daha sonra annem de buraya taşınırdı ve kazandığım para ile güzel bir ev tutup mutlu mesut yaşardık. Gayet güzel bir hayattı, belki küçük bir işletme açardık, ama büyük ihtimalle tutmazdı-
“İçeri girecek misiniz artık?” Arkamda duyduğum tanınmadık ses ile düşüncelerimden kopup yerimden sıçradım ve kenara çekildim.
“Üzgünüm.” Kız binaya girerken göz devirip onun peşinden binaya girdim.
İçerisi gayet büyük ve geniş gözüküyordu, büyük ihtimalle burada kalacaktık ve küçük eğitim ve çalışmalarımız burada yapılacaktı günün devamında da hastaneye gidip hastalara bakardık büyük ihtimalle. İç çekerek elimde ki kağıda bakıp odamı aradım, yine bir döngüye girecektim, hem de çok sıkıcı bir döngü. Uyan, çalış, öğren, işe git, geri dön, uyu, uyan, çalış, öğren, işe git, geri dön, uyu, uyan…
Şimdiden içim daralmıştı, daha eğlenceli bir meslek yok muydu, örneğin ejderhalar ile ilgili birşey, düşüncesi bile heyecan vericiydi.
Odama gidip en nihayetinde yerleştikten sonra yatağın üzerindeki kitaplara bakıp yüzümü buruşturdum, bari içine fantastik roman falan koysaydınız da bir eğlence olsaydı.
…
Tam da dediğim gibi günler çok sıkıcı geçiyor du, her gün aynı şeyleri yapıyordum, diğerleri de bu durumdan hoşnut değildi ancak kimse sesini çıkarmaya cesaret edemiyordu, herkes benimle aynı neden yüzünden buradaydı. Hastaneden çıktıktan sonra 6-7 kişiye sorarak bulduğum kütüphaneye en sonunda girebilmiş olmanın gururunu yaşıyordum. İçeride o kadar çok kitap vardı ki nutkum tutuldu.
Ejderhalar ile alakalı daha önce hiç görmediğim kitapları elime alıp boş bir yere geçtim, burası 7/24 açıktı ve süre sınırı yoktu! Bu Elverda kütüphanesinden sonra çok iyi gelmişti, burada istediğim kadar durabilirdim. Artık gece olmuştu, göz kapaklarım uyumam için yalvarırken kendimi o kitabı okumak için zorluyordum, kütüphane zaten az kişiydi ve onlarda gitmişti, bu kasaba da o kadar çok kütüphane vardı ki, insanların tek bir yere dolması gerekmiyordu, ve bu çok iyiydi! Tabii birinin beni durdurması gerekiyordu yoksa tam şu an burada bayılacaktım-
“Hanımefendi.” birinin benim omzumu dürttüğünü hissediyordum. “Hanımefendi!” gözlerimi kırpıştırarak açtığımda tanımadığım bir kadın bana bakıyordu. “Uyuyakalmışsınız, kütüphanede” hızla doğrulup etrafa baktım, hatta o kadar hızlı doğrulmuştum ki görüşümün netleşmesi için birkaç saniye boyunca afalladım. “Ben- Kahretsin saat kaç?”
Kadının “Sabah 7.” demesi ile hızla kucağımdaki kitapları kadına verip kapıya yöneldim.
“Çok özür dilerim, ve kütüphanenizin zaman sınırı olmaması çok güzel birşey!” Kütüphaneden çıkar çıkmaz koşmaya başladım, geç kalmıştım. Çok geç kalmıştım! Öğretmenler çok katıydı, daha ilk haftadan geç kalmayı başarabilmiştim, her şeyi batırmıştım artık düzelmez di, kahretsin nasıl bu kadar dikkatsiz olabilirdim ki, yüzüme gelen koyu sarı saçlarımı elimle sertçe geri çektim.
Üzerimdeki beyaz şifacı kıyafeti buruşmuş saçlarım dağılmıştı ve uykusuzluktan gözlerim şişmişti, berbat halde olmalıydım. Sınıfa bu şekilde dalamazdım. Hızla odama girip üzerimi değişip saçımı düzeltmem gerekiyordu, en azından biraz şekile girse bile benim için sorun yoktu. Koşarak binaya girdim ve hızlıca merdivenlerden çıkarak odama girdim, aslında benim odam sayılmazdı çünkü bu odada tam beş kız yaşıyorduk. Kıyafetlerimi hızla değiştirip aynada kuş yuvasına benzeyen saçlarıma baktım, saç tokalarını alıp saçlarımı sıkı bir topuz yaptıktan sonra odamdan çıkıp yine merdivenlere yöneldim.
Sınıfa girdikten sonra tüm bakışların üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.
“Bayan Veynwood, geç kaldın.” dedi soğuk sesiyle
“Evet ama ben-”
“Ve dün gece yurt odanda yoktun, iki tane kural çiğnedin, ilk haftadan hemde.”
“Ama-”
“Cezalısın, bu gece hastanede vardiya yapacaksın.” Harika, tam da buna ihtiyacım vardı zaten, her gün yüzlerce insanın geldiği bir hastane de gece vardiyası yapmak. Belki de Nymeris düşündüğüm kadar harika bir yer değildi, sadece devletin emirleri ile hareket eden ve sadece kukla insanların olduğu sıradan bir yerdi. Ve ejderha falan da görememiştimi gerçi görmek için zamanım da olmamıştı, ya da hikayelerde anlatıldığı gibi zenginlerle falan da karşılaşmamıştım, aslında benim direkt insanlar ile tanışmayı reddettiğim için de görmemiş olabilirdim.
…
Gece vardiyasındayken yorgunluktan bir sandalyenin üzerine çökmüş uyuklamamak için sayıklıyordum, aslında birazcık gözlerimi dinlendirsem iyi olabilirdi, saçmalama Thalira zaten uyuman gerekseydi şu an yurt odasında olurdun ancak sen sorumluluk alamayan birisi olduğun için şu an buradaydın ve ayağa kalkıp hastalar ile ilgilenmen gerekiyor, ama aslında şu an o kadar da hasta yoktu, yani diğer çırakların da bana ihtiyacı olmadığı anlamına geliyordu bu, yani sonuç olarak-
“Bayan Veynwood.” kendi içsel mücadelemi verirken yine gerçeklikten kopmuş olmalıyım. Baş şifacı Maelor Vaust kollarını kavuşturmuş önünde ki beni eleştirel bakışı ile inceliyordu.
“Çok üzgünüm, hangi odada bana ihtiyaç var?”
“B14’e dikiş lazım, hızlı ol.” başımı sallayıp B14’e doğru yöneldim, gözlerimi açıp etrafı incelemek yeni aklıma geliyor olacak ki önceden hastanede ki bu telaşı ve aceleyi farketmemiştim, neler oluyordu ki? Yarın özel bir gün falan mıydı da benim haberim yoktu, gerçi benim genel hiçbir şeyden haberim yoktu, aklım bir karış havada geziyordum.
Odaya girdiğimde sedyede oturan yaşlı bir teyzenin olduğunu gördüğüm de biraz olsun rahatladım, en azından şımarık başka bir ergen ile uğraşmayacaktım.
Pencerelerin dışındaki Nymeris sokakları yağmurdan sonra kararmıştı. Taş yollar ay ışığını solgun aynalar gibi yansıtıyor, uzaklarda limandaki gemilerin çıngırakları rüzgârla birlikte hafifçe duyuluyordu. Hastanenin içindeyse yalnızca közünü kaybetmeye başlamış şöminenin çıtırtısı ve metal aletlerin birbirine sürtünürken çıkardığı ince ses vardı.
Eğitimim tam tamamlanmadığı için dikiş işinde pek iyi değildim, ve beni vere vere bu göreve vermişlerdi, keşke daha kolay bir şey olsaydı. Eğilip hastanın yarası ile ilgilenmeye başladığımda kadının sesini işittim.
“Yanlış yapıyorsun” Dedi muayene masasında oturan kadın, gözlüklerinin arasından bakışları ile beni eleştiriyordu.
“Ölüleri dikmiyoruz kızım,” dedi kuru bir sesle. “İnsan teni nefes almak ister.” Dikişte şahaneler yaratmıyordum evet ancak abartılacak kadar da kötü yapmıyordum, uzman bir şifacı kadar iyi değildim, bir çırak ne kadar iyi yapabiliyorsa ben de o kadar iyi yapabiliyordum işte.
Gözümün seğirmemesi için kendimi sıktım ve elimde ki iğne tutuşumu gevşettim, zaten iki gündür uyuyamıyordum ve şimdi de tanımadığım bir kadından azar işitiyordum
“Alışmaya çalışıyorum.” diye mırıldandım dişlerimin arasından kendimi sıkarak, ne demişti baş şifacı? “Hastalara her zaman gülümse” gibi birşey demişti sanırım, ondan sonra dediği şeyleri dinlememiştim, önemli bir şey söylüyor da olabilirdi, üzgünüm baş şifacı Maelor Vaust, devlet tarafından görevlendirilmiş ve sabrımı sınamak ile yükümlü olan kadın, onu öyle gördüğüm yalan değildi.
“Görebiliyorum.” Kadının sesi sertti ama kötü değildi. Elleriyse yılların izini taşıyordu.
Dışarıda rüzgâr uğuldad. Alışılmadık şekilde uzun süre sessiz kaldıktan sonra hastanenin açık kapısından görünen kalabalık sokağa baktı.
“Bu şehir neden bugün bu kadar hareketli?” diye sordum. “Liman bile dolu.” Yaşlı kadın burnundan hafifçe güldü.
“Yeni geldiğin o kadar belli oluyor ki.”
“Ne demek istiyorsunuz?” diyerek sesimi olabildiğince kibar tuttum.
Yaşlı kadın önündeki fincandan sıcak bitki çayı içti. Sonra sesini biraz alçalttı.
“Çünkü yüzüncü yıl geliyor.” Ellerim bir anlığına duraksadı
Şöminenin ışığı duvarlarda titredi.
“…Yarışma.” diye mırıldandım
Yaşlı kadın ona baktı.
“Demek duymuşsun.”
“Kitaplarda.” dedim yavaşça. “Ama gerçek olduğunu düşünmemiştim.”
Yaşlı kadının yüzünde tuhaf bir ifade belirdi. Yarı alaycı, yarı ciddi.
“Nymeris’te çoğu efsane gerçektir.” buna benim anlattığım ejderha hikayeleri de geçerli mi diye sormak istedim ancak kendimi tuttum, işime odaklanmalıyım başka bir şeye değil, işime odaklanmalıyım başka bir şeye değil, işime odaklanmalıyı-
“Beş Yüce Ejderha insanların arasına iniyor değil mi?
Rüzgâr eski pencereyi hafifçe salladı.
Yaşlı kadın sandalyesini şömineye doğru çekti. Turuncu ışık yüzündeki kırışıklıkları daha derin gösteriyordu şimdi.
“Her yüz yılda bir,” dedi yavaşça, “Beş Yüce Ejderha insanların arasına iner.” diyerek beni onayladı
Bu sözler odanın içinde ağırlaştı sanki.
“Ve her biri…” Yaşlı kadın devam etti, “…kendine bir insan seçer.”
Şöminedeki odun çöktü. Kıvılcımlar havaya sıçradı.
“Herhangi biri mi?”
Yaşlı kadın sertçe başını salladı.
“Hayır. Seçilmek öyle herkesin harcı değildir.”
Gözlerini kıstı.
“Ejderhalar korkunun kokusunu alır. Açgözlülüğü görür. Yalanı hisseder.”
Aklıma kitaplarda okuduğu satırlar geldi. Siyah mürekkeple çizilmiş dev kanatlar… eski taş arenalar… gökyüzünde dönen ateşler…
“Peki sonra?” diye sordu sessizce.
Yaşlı kadın hafifçe öne eğildi.
“Sonra seçilenler Akademi’ye gönderilir.”
Bu kelimeyi söylerken bile sesi değişmişti. Sanki yalnızca bir yerden değil, eski bir korkudan bahsediyordu.
“Orada ne oluyor?”
Yaşlı kadın kısa bir süre sustu.
“İnsanların sandığı gibi sadece dövüş eğitimi değil.” dedi sonunda. “Zihinlerini kırıyorlar önce.”
Kaşlarımın çatılmasına engel olmadım
“Nasıl yani?”
“Ejderha taşımak…” Yaşlı kadın yavaşça konuşuyordu artık, “…dağ taşımaya benzer kızım. Eğer ruhun yeterince güçlü değilse altında ezilirsin.”
Dışarıdan sarhoş insanların kahkahaları geldi. Ama hastane odasının içinde hava hâlâ ağırdı.
“Çoğu kişi Akademi’yi geçer,” dedi Yaşlı kadın. “Çünkü zaten seçilen insanlar sıradan olmaz.”
“Ve geçerlerse yarışmaya katılıyorlar.”
“Evet.”
“Ödül…”
Yaşlı kadın bu kez gerçekten güldü.
“Sayamayacağın kadar altın.” dedi. “Topraklar. Ünvanlar. Ve en önemlisi…”
Sesi yavaşladı.
“…bir ejderha.”
Bu kelime duyduğum an koşarak oraya gidip en önden olanları izlememek için zor tuttum kendimi
Bir ejderha. Gerçek bir ejderha.
Göğsümde garip bir his oluştu.
Çocukken okuduğum hikâyeler bir anda canlanmıştı sanki. Gökyüzünü yaran dev kanatlar… bulutların üstünde uçan biniciler… insanların korkuyla isimlerini fısıldadığı savaşçılar… Yaşlı kadın beni anlamadığım bir dikkat ile izliyordu.
“Bak şu hâline.” dedi hafif sırıtışla. “Gözlerin parladı.”
Hemen bakışlarımı kaçırdım.
“Saçmalık.”
“Öyle mi?”
İğneyi tekrar elime aldım ama artık düzgün tutamıyordum.
Çünkü zihnimde tek bir düşünce vardı, o beş kişi ne kadar şanslı diye düşünmekten kendimi alamadım çünkü öyleydi, keşke bende o seçilen kişilerin aldığı eğitimlerden alıp bir ejderha tarafından seçilseydim.
Parmaklarımın arasındaki iğne hafifçe kaydı. Kadının teninde neredeyse yanlış yere batıracağımı fark ettimde elimi sinirle geri çektim, bir de bu işten kovulma gibi bir niyetim şu anlık yoktu. Normalde böyle hatalar yapmazdım, tamam sakarlıklarım elbette oluyordu ancak şu an bu bilmiş kadına yanlışlıkla zarar verip işimden olmak istemiyordum, zaten buraya çabalayarak gelmiştim ve gerçek bir şifacı olmadan geri dönmek gibi bir isteğim de yoktu.
Ama aklım artık burada değildi.
Gökyüzünde süzülen dev gölgeleri düşünüyordum.
İnsanların korkuyla ama hayranlıkla izlediği binicileri…
Bir ejderhanın sana bakıp seni seçmesini.
Bir insanın hayatı gerçekten tek bir anda değişebilir miydi?
“Tehlikeli düşünceler bunlar.” dedi yaşlı kadın ansızın.
Başımı kaldırdım.
Beni izliyordu yine. O yaşlı gözlerinin içinde garip bir ifade vardı; sanki söylediklerimi duymamış olsa bile düşüncelerimi biliyormuş gibi.
“Ben sadece hikâyeleri seviyorum.” dedim hızlıca, hem de çok. O an ne kadar bildiğim tüm efsaneleri anlatmak istesem de kendimi susturdum.
“İnsanlar daima öyle der.”
“Sonra bir gün kendilerini o hikâyelerin içinde bulurlar.” istemsizce yutkundum, büyük ihtimalle benimle sadece dalga geçiyordu ancak bunu öyle bir söylüyordu ki sanki gidersem seçilme ihtimalim varmış gibi söylüyordu.
“Zaten beni kim seçsin ki?” dedim, gülmeye çalışarak. “Akademi’ye gidenler güçlü ailelerden olur. Soylu çocukları. Askerler. Ben sadece—”
“—sadece ne?” Cümlem yarım kaldı çünkü cevabını ben de bilmiyordum. Sadece bir şifacı çırağı mıydım?
Sıradan bir kız mı? Yoksa içimde, şimdiye kadar fark etmediğim başka bir şey mi vardı? Büyük ihtimalle yoktu, kendimi boş yere ümitlendirme yi kesip işime devam etmeliydim. Kadın yerinde kıpırdandı ve ben işimi bitirdiğimde usulca ayağa kalktı. “Ejderhalar soyadına bakmaz.” dedi sessizce. “Kalbe bakarlar.”
Rüzgâr bu kez daha sert vurdu pencereye.
Cam hafifçe titredi, ancak şu an aptal hayallere ihtiyacım yoktu, bu mesleğe odaklanmalı ve hayatımı bu güzel kasabada sürdürmeliydim, yani annemin istediği buydu.
