Son Gölge kitap kapağı

4. bölüm / 8

Son Gölge

Bölüm 4

Vaveyla Yazarı: ipek 🤍

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Bölüm 4

Dün gece hiç uyuyamamıştım, çünkü dün tüm gecemi vardıya da geçirmiştim. Ve bugün olacak ejderha yarışması insanlar kendini kontrol ettirmeye gelmişti, çocuklar, yaşlılar, gençler, bu kasabada ki herkes çok egolu olmalıydı ki herkes kendisinin seçileceğini düşünüyordu, acınası. Büyük ihtimalle ejderhalar hakkında bilgi bile bilmiyorlardı. Ancak herkesin hakkını almamalıyım gerçekten potansiyeli olan kişilerde vardı ve hepsine imrenerek bakmıştım. Keşke onlar gibi olabilseydim, zengin ve soylu bir aile de bunun için yetiştirilen bir çocuk olsaydım şu an hayatım daha yaşanabilir olabilirdi. Ve kütüphane de okuduğum kitapları direkt satın alıp kendi evimde kitaplarım için bir oda yapabilirdim, rafları küçük ejderha figürleri ile süslerdim-

“Saat kaç farkında mısın Thalira.”
duyduğum ses ile yediğim kahvaltımdan başımı kaldırdım, zaten kahvaltı pek de iç açıcı gözükmüyordu, yulaf lapası ve ismini bilmediğim bir et, bu kasabada yaşayanların çok kötü bir damak tadı vardı, ancak konumuz şu an bu değil. Tavan da asılı duran saate baktığımda saatin 10 olduğunu görür görmez yerimden hızlıca kalktım. “Çok teşekkür ederim, ve üzgünüm.” Tanımadığım kız bana gözlerini devirirken binadan çıkmak için koştum, 6 da derslerimiz başlıyordu ve 9.30 da kahvaltı saati vardı ve 10 da hastanede çalışmamız için hastaneye gitmemiz gerekiyordu ve ben bunları düşünürken bile şimdiden 3 dakika geç kalmıştım bile, burada biraz daha geç kalırsam büyük ihtimalle kovulacaktım.

Ben hastaneye girerken sokakları Nymeris halkı çoktan süslemeye başlamıştı bile, zevksiz insanlar olsalar bile 100 yılda bir gelen bu güne önem verdikleri oldukça aşikardı. Sokakları ejderhaların rengi ve 5 büyük ejderhanın resimleri çoktan süslemiş ve bize bir görsel şölen sunmuştu.

Bu 5 büyük ve herkesin hayran kaldığı ejderhalar şu şekildeydi
İlki, göğün efendisi Vaeloris’ti.

Onun resimleri neredeyse her bayrakta vardı zaten. Uzun, gümüşe çalan mavi pulları ve devasa kanatlarıyla bütün gökyüzünü kapladığı söylenirdi. Çocukken okuduğum kitaplarda insanlar onun uçuşunu “yaklaşan fırtınanın sesi” diye anlatırdı hep. Çünkü Vaeloris yalnızca rüzgârı değil, göğün kendisini temsil ederdi. Özgürlüğü. Değişimi. Sonsuzluğu.

Bir şimşek çaktığında insanlar hâlâ başlarını göğe kaldırıp onun geçtiğine inanırdı. Onun seçtiği yarışmacı uçuş sınavların da çok şanslı olacak olmalıydı, çünkü göklerden sorumlu olan oydu ve yarışmacısının sınavı geçmesi için diğer ejderhalar pek umrunda olmayacak gibiydi.
İkinci ejderha ise Morveth’ti.
Onu hep en korkutucu bulurdum.

Diğer ejderhalar kadar zarif değildi çizimlerde. Çok daha büyüktü. Çok daha ağır. Siyaha yakın koyu yeşil pulları vardı ve sırtındaki çıkıntılar dağ kayaları gibi görünürdü. Eski hikâyelerde yürüdüğü yerde toprağın çatladığı yazardı. Morveth toprağı temsil ederdi; gücü, sabrı ve yıkılması imkânsız şeyleri.
İnsanlar savaş zamanlarında onun adını dua gibi fısıldardı ki toprakları bol ve bereketli olsun.

Üçüncü büyük ejderha, ateşin hükümdarı Pyrenor’du.
Nymeris’te çocukların en sevdiği ejderha oydu çünkü bütün hikâyeler onunla başlardı. Alev renginde pulları vardı; kırmızı değil, erimiş altın gibi parlardı. Gözlerinin içine bakan insanların korkudan diz çöktüğü söylenirdi. Bazı eski savaş hikâyelerinde yalnızca tek bir nefesiyle bütün kaleleri küle çevirdiği yazıyordu.
Pyrenor ateşi temsil ederdi.
Öfkeyi. Gücü. Ve yıkımdan sonra yeniden doğmayı.
Dördüncü ejderha, denizlerin hayaleti olarak bilinen Nythaless’ti.
Onun hakkında anlatılan hikâyeler hep daha sessiz olurdu nedense.
Balıkçılar geceleri adını yüksek sesle söylemezdi mesela. Uğursuzluk getireceğine inanırlardı. Pullarının gece denizi gibi koyu olduğu, kanatlarının altının ay ışığında mor parladığı anlatılırdı. Sis çöktüğünde denizden gelen o garip şarkıların ona ait olduğunu söyleyenler bile vardı.

Nythaless suyu temsil ederdi.
Sırları. Sessizliği. İnsanların içinde sakladığı korkuları. Nythaless’i çocukluğumun çok küçük bir parçası olarak hatırlıyorum, ben çok küçükken babam beni onunla zaten tanıştırmıştı, o zaman anlamlarını bilmesem de çok havalıydı ve aynı zamanda kocaman kanatları ve büyük gözleri olan bir hayvanın eğilip seni incelemesi bir yandan da korkutucuydu

Ve sonuncusu…
Bütün şehirde en çok resmi çizilen ejderha.Elarion.
Onun heykelleri bile diğerlerinden farklıydı. İnsanlar önünden geçerken başlarını eğiyordu. Çünkü Elarion savaşlarla değil, hayatla anılırdı.
Pulları beyaza yakın altın rengindeydi. Kanatlarının güneşte parladığı, geçtiği yerlerde kuru ağaçların yeniden çiçek açtığı söylenirdi. Çocukken okuduğum bir hikâyede vebayla kırılan bir köyün üstünden uçtuğu ve ertesi gün kimsenin hasta uyanmadığı yazıyordu.
Elarion yaşamı temsil ederdi.
Umudu.
Merhameti.
Ve dünyayı dengede tutan şey 5 büyük ejderha bu kasabayı dengede tutuyor du, her 100 yılda bir gelip insanlarını yokluyordu ve onların eğlencesi ve gelecek mirasları için yarışmalar düzenliyordu.
Sokağın karşısındaki çocuklar Pyrenor maskeleriyle koşuştururken gözlerimi tekrar göğe kaldırdım.
Beş büyük ejderha.

Herkes onların yalnızca efsane olduğunu söylerdi ama Nymeris’te insanlar efsanelere masal gibi davranmazdı, benim gibi küçük kasaba da yaşayanlar hayat nedir bilmezdi, buradaki insanları ejderhalar tarafından kutsanırken bundan bir haber olan insanlar vardı, gerçi benim de babam olmasaydı ben de onlar gibi her şeyden bir haber olacaktım, ve bunu düşünmek bile korkutucuydu, evrenin güzelliklerini bilmeden yaşanan bir ömür neye fayda sağlar dı ki?
Çünkü burada çoğu efsane… er ya da geç gerçek olurdu.

Akşam olmuştu, yine her gün yaptığım işleri yapıyordum, şifacıların gel götür işlerini yapıyor ve rapor hazırlıyordum. Başka bir işe yardığım yoktu, zaten devlet beni ve bir çok Elverda gencini bu yüzden buraya getirmişti, insanların işine yarayalım ve kasabayı daha güzel bir yer gibi gösterelim diye, zaten bu kasabanın yaptığı tek şey buydu, buradayken bunu fark etmiştim, dışarıdan ne kadar güzel gözükse bile gerçekler o kadar da iç açıcı değildi, insanlar kukla olmuş devletin istediklerini yapıyordu onun dışında da yine herşey aynıydı.
Soylular ve zenginler imkanlardan yararlanırken benim gibilerin de tek istediği şey geçinebilmek di. Ne kadar da acınasıydı.
Nymeris’in sokakları altın ışıklarla süslenmiş olabilirdi ama biraz dikkatli bakınca çatlakları görmek zor değildi.
Aç insanları.
Bitkin işçileri.

Gülümsemeyi unutmuş yüzleri.
Ama bugün kimse bunları görmek istemiyordu.
Çünkü bugün ejderhaların günüydü, ve benim de tek umursadığım şey elbette ki buydu çünkü kim 100 yıl da bir gerçekleşen ejderha yarışmasına heyecanlanmaz dı ki? Özellikle benim bu kasabaya geldiğim sene olan bir şeydi ve elbette ki heyecanlanacaktım!
Şehrin üstüne çöken o heyecanı hissetmemek imkânsızdı. Sokaklardan müzik sesleri yükseliyor, insanlar meydanlara akıyordu. Çocuklar birbirlerini iterek koşuyor, satıcılar bağırıyor, her köşede ejderha bayrakları dalgalanıyordu.

Ve ben…
Ben burada, eski ilaç şişelerini diziyordum.
“Thalira!”
Şifacının sert sesiyle irkildim. Yaşlı adam elindeki tomarları masaya bıraktı.
“Bunları kuzey odalarına götür.” Elbette iş verecekti, bu yaşlı adamın başka bir şey yaptığı yoktu, kendi işlerini şifacılara dağıtıp kendisi yan gelip yatıyordu. Bazen bu adamın bu yaşa kadar bu üşengeçliği ile nasıl geldiğini merak ediyordum.

İçimden derin bir of çekmemek için kendimi zor tuttum.
Dışarıdaki sesler açık pencereden içeri doluyordu. Meydandan gelen müzik bile buraya kadar ulaşıyordu artık.
Şifacı gözlerini kıstı.
“Bana o bakışı atma kızım. İşler kendi kendine yapılmıyor.”
“Fark ettim.” diye mırıldandım.

Tomarları elime aldım ama birkaç saniye sonra yeniden pencereye baktım.
Gökyüzünde ejderhaların her birini temsil eden renklerde ki fişekler ile patlıyordu şimdi.
Kalabalığın sesi yükseldi.
Başlıyorlardı.
Kalbim istemsizce hızlandı.
Her yüz yılda bir düzenlenen seçim töreni…
Beş büyük ejderhanın geldiği gün…
Ve ben bunu kuzey odalarına ilaç taşıyarak mı geçirecektim?
Hayır.

Kesinlikle hayır. Bu şansı kaçırmazdım, elime böyle bir şans gelmişti ve bunu geri mi tepecektim? Elbette hayır, ve orada Nythaless de olacaktı, o ejderha babamla benden daha çok zaman geçirmişti ve babam onu gerçekten çok seviyordu, hatta küçükken o ejderhayı kıskandığımı bile hatırlıyordum çünkü babamın işi ejderha eğitmenliği olduğu için onunla baya zaman geçirmek zorunda kalıyordu ve bundan hiç de şikayetçi değildi. Ve babama daha çok yakın hissetmek ve onu gerçekten gururlandırmak istiyor isem bunu yapmalıymış gibi hissediyordum.
Tomarları masaya geri bıraktım.

“Beş dakikaya dönerim.” diye mırıldandım kendi kendime.
Sonra kapüşonumu geçirip arka koridordan çıktım.
Nymeris akşamları başka bir şeye dönüşüyordu.
Büyük sokaklara indiğim an bunu yeniden hissettim. Altın ışıklar taş yolların üstüne vuruyor, müzisyenler meydan boyunca diziliyordu. İnsanlar omuz omuza yürüyordu artık. Yukarı baktığımda devasa ejderha flamalarının bütün binaların arasında dalgalandığını gördüm.
Ve herkes aynı yere gidiyordu.

Büyük Meydan’a.
Kalabalığın arasından geçmeye çalışırken birinin omzuma çarpmasıyla sendeledim.
“Önüne baksana!”
Adam bana ters ters baktıktan sonra yürümeye devam etti.
Gözlerimi devirdim.
Tam önümde devasa taş kapılar yükseliyordu şimdi. Meydanın merkezine açılan girişlerdi bunlar. Normalde halkın yalnızca dış çemberde durmasına izin verilirdi ama bugün askerler bile kalabalığı kontrol etmekte zorlanıyordu.
Kimsenin beni fark etmeyeceğini düşündüm.
Bu düşünce büyük ihtimalle yaptığım en kötü hataydı.
Çünkü birkaç dakika sonra kendimi meydanın olması gerekenden çok daha iç kısmında buldum.
Bir anda etrafımdaki insanların azaldığını fark ettim.
Gülüşmeler yok olmuştu.
Müzik daha uzaktan geliyordu artık.
Kaşlarımı çatarak etrafa baktım.
Dev taş sütunların çevrelediği yuvarlak bir alandaydım. Yerlerin üstüne eski semboller kazınmıştı. Altın çizgiler ay ışığında hafifçe parlıyordu.

Ve meydanın geri kalanından farklı olarak burada askerler vardı.
Çok fazla asker.
Kalbimin sıkıştığını hissediyordum, ne halt ediyordum ben burada? Gitmem gerekiyordu şu an buradan uzaklaşmam ne işime dönmem gerekiyordu ancak ne kadar bunu düşünürsen düşüneyim ayaklarım bana itaat etmeyi reddetti. Bulunduğum yuvarlağın içinde ki diğer insanlar benim gibi kafası karışmış veya korkmuş değildi. Hepsi hayatları boyunca bu anı beklemiş olacak ki hepsinin 32 dişini birden görebiliyordum.

Kimisinin elleri heyecandan titriyordu.
Kimisi gözlerini gökyüzünden ayırmıyordu bile.
Ve ben…
Ben yalnızca yanlış yerde duran bir kız gibi hissediyordum.
Tam geri dönmeyi düşünüyordum ki meydandaki bütün ışıklar bir anda söndü.
Kalabalığın içinden toplu bir nefes sesi yükseldi.

Sonra…
Gökyüzü gürledi. Ama bu normal bir gök gürültüsü değildi.
Sanki bulutların üstünde dev bir şey hareket etmişti. Başımı refleksle kaldırdım.
Önce hiçbir şey göremedim. Sadece karanlık bulutlar vardı. Sonra bulutların içinden mavi bir ışık geçti.
Bir şimşek.
Hayır.
Şimşek değil. Kanatlar.
Kalabalığın içinden çığlıklar yükseldi.
“VAELORIS!”

Bir anda bütün gökyüzü yarıldı sanki. Devasa yaratık bulutların arasından aşağı süzüldüğü an nefesim kesildi. Kitaplar yalan söylüyordu, kesinlikle şu ana kadar okuduğum kitaplar yalan söylüyordu çünkü hiçbir kitap, hiçbir betimleme, hiçbir efsana bu kadar şahane bir şeyi anlatamazdı, etrafımdakiler heyecandan çığlık atarken benim tek yapabildiğim şey gökyüzüne bakabilmekti. O kadar muhteşemdi ki.

Vaeloris korkunçtu.
Pullarının arasından gümüşe çalan mavi ışıklar geçiyordu; sanki damarlarında yıldırım dolaşıyormuş gibi. Kanatlarını her açışında rüzgâr meydanın taşlarını titretiyordu. Gözleri gökyüzündeki fırtınalar gibi parlıyordu.
Vaeloris gökyüzünde süzülürken denizlerden gelen sesler ile başımı tekrar yere indirmek zorunda kaldım. Bütün bu olanlar gerçek miydi yoksa ben vardiyada uyuya falan mı kalmış da bu rüyaları görüyordum. Denizden gelen gürültü ve neredeyse denizin üzerinde yürüyormuş gibi süzülen dev yaratığı gördüm.

Nythales…
İlk gördüğüm ejderha, Elverda da ki arkadaşlarımın delirdiğimi düşünmesine neden olan o mükemmel yaratık. Küçüklüğümden beri hiç değişmemişti. O zaman onun ne kadar önemli olduğunu ve onun gücünün farkında olmasam bile onun büyüsüne zaten çoktan kapılmıştım. O kadar güzeldi ki, suratına su damlaları sıçrayan çocuklar kahkaha atıp etraflarında dönüyorları.

Pulları gece kadar koyuydu, ay ışığında kanatları mor olarak gözüküyordu, yukarıya doğru süzülüp Vaeloris’in yanına geçti Bazı insanlar artık çığlık atmayı bırakmıştı çünkü bazı şeyler bir noktadan sonra insanın sesini elinden alıyordu.
Ve sanırım ejderhalar tam olarak böyle varlıklardı, o kadar büyüleyici varlıklardı ki, ben dahil herkesin korkmasına rağmen izlemek için canlarını verdikleri bir törendi. Şu an içimden ne kadar çığlık atıp ejderhaların arasına atlamak istesemde niyetim bu değildi. Sadece bir şifacı çırağıydım ve tek yapmam gereken birazcık burada durup daha sonra evime geri dönmem. Değil mi? Evet… Bu kadar basit bir şeyi de başarabilirdim herhalde. Sadece birazcık daha dur ve sonra işine dön, daha tomarca evrakı tek tek yerleştireceksin, hastalara bakacaksın.

Gökyüzünün ortasında süzülen iki dev yaratığa bakarken kalbimin göğsümü parçalayacakmış gibi attığını hissedebiliyordum. Rüzgâr saçlarımı savuruyor, insanların duaları birbirine karışıyordu.
Derken…
Yer sarsıldı.
İlk başta herkes Vaeloris’in yeniden hareket ettiğini sandı.
Ama hayır.
Bu farklıydı.
Bu titreşim gökten değil, yerin altından geliyordu.
Meydandaki altın çizgiler aniden parladı. Taşların arasından ince çatlaklar yayılmaya başladı. İnsanlar korkuyla geri çekilirken yuvarlağın tam ortasından korkunç bir ses yükseldi. Sanki bütün dünya ikiye ayrılıyordu.

Sonra…
Taş zemin parçalandı.
Devasa siyah pençeler çatlakların arasından yükseldiği an kalabalık çığlık attı, ve bu çığlığa bu sefer ben de dahil olmuş olabilirim.
Morveth, Toprağın ejderhası gelmişti, kasaba halkını topraklarının bereketlenmesi için dua ettikleri ejderha.
Onu görmek insana bir ejderhaya değil, yürüyen bir dağa bakıyormuş hissi veriyordu. Pulları koyu yeşildi ama gece yüzünden neredeyse siyah görünüyordu. Sırtındaki taş gibi çıkıntılar gerçekten kayadan yapılmış gibiydi. Her hareket ettiğinde yer yeniden sarsılıyor, taş parçaları etrafa saçılıyordu.
Morveth ağır ağır yükseldi.
Sonra dev başını kaldırıp kükredi.

Meydanın sütunları titredi. Yeni ejderha geldikçe yanımdaki kişilerin heyecanları artıyordu. Hepsi bu yarışma için büyümüştü, hepsi hayatları boyunca gerçekten bu anı beklemişlerdi, bunu anlamak için bilge olmama gerek yoktu, gözlerinin içi parladığı için bunu rahatlıkla görebiliyordum.
Ama Morveth kimseye bakmıyordu.
Sadece insanların üstünden geçip göğe yükseldi ve diğer ejderhaların yanına yerleşti.
Gökyüzü artık üç dev yaratıkla doluydu. Ve hâlâ bitmemişti.
Çünkü birkaç saniye sonra hava değişti. Bir anda sıcaklık yükseldi.
Önce yüzümde hissettim bunu. Sonra nefes almak zorlaştı. Meydandaki insanlar huzursuzca kıpırdanmaya başladı, bu ejderhalar anlaşılan gösteriş yapmayı çok seviyordu. Ve sonra…
Uzaktan bir ışık göründü.
Hayır.
Işık değil.
Ateş.

Ufuk çizgisinin ötesinde yükselen kızıl-altın bir parıltı hızla büyüyordu. Ben korkuyla geri çekilirken gökyüzü alev renginde ışımaya başladı.
Pyrenorz geliyordu.
Onu ilk gördüğüm an içimdeki bütün hava çekildi sanki.
Vaeloris büyüleyiciydi.
Nythaless güzeldi.
Morveth korkutucuydu.

Ama Pyrenorz…
Pyrenorz felaket gibi görünüyordu, gerçi ateş ejderhası olduğu için de bu şekilde düşünüyor olabilirdim ancak bu ejderhanın gücü akıl almazdı. Zaten tüm ejderhalar ateş püskürtüyor, onun diğerlerinden farkı ne diye sorarsanız; normal bir ejderha bile bir halkı yerinden oynatacak şekilde ateş pükürtebiliyorsa ateş ejderhasının neler yapabileveğini hayal edin, çünkü 5 büyük ejderhanın 5 büyük ejderha olmasının bir nedeni vardı elbette. İnsanlar onların dünyayı dengede tuttuğuna inanırdı, ben de inanmıyor değildim.
Pulları gerçekten ateşten yapılmış gibiydi. Turuncu değil… erimiş altın rengindeydi. Hareket ettikçe bütün vücudu alevlerin içindeymiş gibi parlıyor, ağzından çıkan sıcak nefes bile meydanın taşlarını kızdırıyordu.
Kanatlarını açtığında gökyüzü yanıyormuş gibi göründü.
Çünkü diğer ejderhaların aksine Pyrenorz insanlara en yakın uçandı.

Öyle yakın geçti ki yüzümdeki sıcaklığı hissedebildim. Sonra aniden aşağı süzüldü, ve aynı zamanda bu yarışma adına en hırslı olan da o olmalıydı, son 300 yıldır kazanamadığı için sinirli olduğunu görmek kolaydı.
Kalabalık panikle geri kaçışırken dev yaratık yuvarlağın tam ortasına indi. Pençeleri yere değer değmez taşlar erimeye başladı.
Pyrenorz başını kaldırdı.
Ve kırmızı-altın gözleri insanların üstünde dolaştı.
O an…
İlk kez gerçekten neden “seçilme” dediklerini anladım.
Çünkü ejderhalar insanları izliyordu.
Değerlendiriyordu tıpkı avlarını seçer gibi. Yuvarlağın dışındaki siyah zırhlı görevlileri o zaman fark ettim. Hepsi aynı sembolü taşıyordu; göğüslerinde iç içe geçmiş beş ejderha işareti vardı.
Akademi görevlileri.
Seçilenleri götürmek için buradalardı.
Ve nedense…
İçimde çok kötü bir his oluşmaya başlamıştı.
Gitmeliydim, bunu biliyordum ancak ayaklarım beni yerimde sabit tutuyor gitmeme izin vermiyordu, yoksa çoktan koşarak buradan uzaklaşmıştım bile.

5. ejderha, Elarion kendini en sona saklamış olmalıydı, şu an birtek o burada yoktu. Yaşam ejderhası…Umut merhamet, dengeyi temsil eden ejderha. Şahsen efsaneleri okurken en çok dikkatimi çeken şey hep o olurdu. Çünkü bir fani de olan yaşamlar, umutlar nasıl olur da bir ejderhanın sahip olduğu güç olur diye merak ediyordum. Merakım hala dinmemişti ancak kimin umrunda?
Gökyüzünde dört dev ejderha süzülüyordu.

Vaeloris’in yıldırımları bulutların içinde parlıyor, Nythaless’in kanatları ay ışığını kesiyor, Morveth’in nefesi meydanın taşlarını titretiyor, Pyrenorz’un alevleri geceyi altın rengine boyuyordu.
Ve tam o sırada…
Her şey sessizleşti. 4 tane ejderhadan alışmıştım artık, 5. ejderha geliyordu, yine nerede bir şey olacaktı kim bilir.

Gerçekten sessizleşti. Rüzgâr durdu. Deniz sustu.
İnsanlar bile konuşmayı bıraktı. Sanki bütün dünya nefesini tutmuştu. Kaşlarımı çatarak etrafa baktım. Sonra bir şey fark ettim. Meydandaki solmuş çiçekler…
Tekrar açıyordu.
Taşların arasından ince yeşil sarmaşıklar yükselmeye başladı. Önce küçüktüler. Sonra birkaç saniye içinde bütün altın çizgilerin arasına yayıldılar.
Kalabalığın içinden şaşkınlık sesleri yükseldi. Bir çocuk yere düşen kuru bir yaprağı eline aldı. Yaprak gözlerinin önünde yeniden yeşile dönüştü daha sonra kopan gürültü ile eline yaprak alan çocuğun heyecandan düştüğünü gördüm, eğer bu kadar ciddi ve önemli bir anın içinde olmasaydık komik bir an denilebilirdi, dikkatim yine yanlış yerlere kayıyordu umarım bende düşmezdim.
Kalbim hızlandı.

Ve ardından…
Işık geldi. Ama diğerleri gibi kör edici değildi bu. Yumuşaktı. Gün doğumunun ilk ışığı gibi. Başımı yavaşça göğe kaldırdığımda onu gördüm.

Elarion.
Bulutların arasından süzülüyordu.
Sessizce.
Kanatlarını neredeyse hiç çırpmıyordu bile. Yine de bütün gökyüzü onun etrafında parlıyordu sanki. Pulları beyazla altın arasında değişiyordu; ay ışığı üstüne vurdukça bazen fildişi gibi, bazen sıvı altın gibi görünüyordu.
Ama en garip olan şey… Ona baktığımda korkmamamdı.
Diğer ejderhalar insana ne kadar küçük olduğunu hissettiriyordu.
Elarion ise…İnsana yaşadığını hissettiriyordu. Meydandaki insanların çoğu ağlıyordu şimdi. Nedenini sanırım ben de bilmiyordum. Belki de umut böyle bir şeydi. Elarion yavaşça aşağı süzüldü. Ve diğer ejderhaların aksine yere indiği anda taşlar kırılmadı.

Tam tersine…
İndiği yerde çatlak taşların arasından beyaz çiçekler açtı. Bütün meydan sessizdi artık, insanlar bu güzelliğe diyecek bir şey bulamıyordu. Beş büyük ejderha gökyüzünün altında duruyordu.Ve ilk kez…Gerçekten efsanelerin içindeymişim gibi hissettim. Beş büyük ejderha gökyüzünün altında süzülüyordu.
Vaeloris’in kanatlarının arasında şimşekler dolaşıyor, Nythaless’in etrafında ince su damlaları süzülüyor, Morveth’in nefesi yere sıcak sis gibi yayılıyor, Pyrenorz’un pulları geceyi altın rengine boyuyor, Elarion’un ışığı ise bütün meydanın üstüne yumuşak bir parıltı bırakıyordu.
Ve tam o sırada…

Meydandaki siyah zırhlı görevliler harekete geçti.
Yuvarlağın çevresinde dizilmeye başladılar. Ellerindeki uzun mızrakların uçlarında beş ejderhanın sembolü vardı. Arkalarında ise koyu lacivert pelerinler taşıyan insanlar yürüyordu; Akademi görevlileri. Bazılarının boynunda altın mühürler vardı.
Bazılarıysa ellerindeki parşömenlere isimler yazıyordu.
İnsanları izliyorlardı.
Dikkatle. Sanki yalnızca yüzlerine değil, içlerine bakıyorlarmış gibi. Aslında seçimi yapan kişiler ejderhaların insanların bu olayı sanki kendisininmiş gibi ele alması oldukça ironikti. İnsanoğlunun yapılan her şeyin kendisine aitmiş gibi davranması burada da ön plana çıkıyordu.

Meydanın diğer ucunda uzun beyaz cübbeli birkaç kişi daha belirdi. Onları hemen tanıdım.
Profesörler.
Çocukken okuduğum bütün akademi kayıtlarında bu cübbelerden bahsedilirdi. Ejderha binicilerini eğiten kişiler onlar olurdu, ve işleri o kadar havalı ki, her aklıma geldiğinde tekrar tekrar hayran oluyordum.
Ve tam ortalarında…
Yaşlı bir adam duruyordu.

Diğer herkes geri planda kalırken insanın gözü istemsizce ona kayıyordu. Uzun gri saçları omuzlarına dökülüyordu. Koyu altın işlemeli siyah bir cübbe giymişti. Elindeki bastonun ucunda ise ejderha gözüne benzeyen koyu kırmızı bir taş vardı, belki de gerçek bir ejderha gözüydü, kim bilir? O akademi müdürüydü.
İçimdeki kötü his yeniden büyüdü. Çünkü bütün bu insanlar… Bütün bu profesörler, askerler ve görevliler… Birilerini almaya gelmişti. Ve ben kesinlikle burada olmamalıydım, her zaman yanlış yerde olma huyumdan vazgeçmem gerekiyordu çünkü bu huyum bana zarar vermek dışında bir işe yaramıyordu. Ve bununla birlikte son sıralar kafam o kadar dalgındı ki işime odaklanamıyordum. Tam geri çekilmeye çalışıyordum ki…
Gökyüzündeki ejderhalar aynı anda sustu. Hayır.

Sessizleştiler değil. Dondu kaldılar. Neler oluyordu? Bu “büyük beş” ejderha ne zaman insanları seçmeye başlayacaktı?
Vaeloris’in kanatları hareket etmeyi bıraktı.
Nythaless başını yavaşça çevirdi.
Pyrenorz’un gözlerindeki alevler daraldı. Sanırım seçme aşaması şuan değildi çünkü beş ejderha birden kafasını kaldırmış gökyüzünün aynı noktasına bakıyordu.
Meydandaki herkes onların baktığı yöne dönünce içimde garip bir ürperti yükseldi. Gökyüzü kararmaya başladı. Ama bu gece karanlığı değildi, yine neler oluyordu?

Sanki yıldızların üstüne bir gölge çökmüştü.
Rüzgâr durdu. Bir ses duyuldu.
Tek bir kanat sesi. Altıncı bir ejderha daha mı? Ancak bu imkansız, son 4 törendir beş büyük ejderha geliyor ve tüm efsanelerde de sadece 5 büyük ejderha anlatılır. Ne çoğu ne azı.
Ama o tek ses bütün meydanı titretti, ben de abartıyor olabilirdim ancak diğer ejderhalarda olduğundan daha garip bir hissiyattı.
Tek bir kanat sesi. Kalabalığın içinden korkulu sesler yükseldi. İnsanlar birbirine yaklaşmaya başladı. Birkaç asker bile istemsizce geri çekildiğini fark edince utançla yeniden yerinde doğruldu.
Ama ejderhalar…

Beş büyük ejderha hâlâ kıpırdamıyordu.
Hayır.
Bekliyorlardı. Gökyüzündeki karanlık yavaşça hareket ettiğinde bunun bir bulut olmadığını anladım. Bir şey yaklaşıyordu.
Önce yalnızca gözlerini gördüm.
Kızıl bir çift göz karanlığın içinde iki kor gibi yanıyordu. Sonra siyah kanatlar açıldı. Meydandaki herkes aynı anda nefesini tuttu, herkes değil, çünkü çocuklar çığlık atıyordu. Sanki ilk defa ejderha görüyorlar. Ya 5 ya da 6, ne fark eder ki? Tamam bir sürü şey eder ancak buranın halkı da amma korkaktı.

Çünkü gelen yaratık… diğer ejderhalara benzemiyordu.
Siyah pullarının arasından koyu kızıl ışıklar geçiyordu; sanki vücudunun içinde lav yerine gölge akıyormuş gibi. Yeni gelen kızıl ejderha diğerlerine göre daha küçüktü. Çok anlaşılmıyordu ancak dikkatli baktığında aralarında ki küçük farkı anlaşılıyordu.. Sanki oraya ait değilmiş ancak ait olması gerekiyormuş gibiydi, her neyse beni neden ilgilendirir ki?

“İmkânsız…” dedi meydanda ki kişilerden birisi
“Bu bir uğursuzluk…” dedi başka birisi.
Hatta şu an gökte süzülen 6. ejderhanın kim olduğunu sorgulayan bile vardı ve bende onlardan biri olabilirdim, kütüphanedeki tüm kitapları okumuş olmama rağmen onu tanımıyordum, onu daha önce hiç görmemişti ve bu yüzden de merak duygum normalden daha fazlaydı.
Akademi görevlilerinin yüzleri değişmişti şimdi. Birkaç profesör birbirine sert bakışlar attı. Siyah zırhlı askerler mızraklarını sıkıca kavradı. Ama en korkutucu olan şey…
Beş büyük ejderhanın ona yol vermesiydi.
Gerçekten.

Gökyüzünde yavaşça geri çekildiler. Sanki gelen şeyin yanında onların bile dikkatli olması gerekiyordu, bunun nedeni yeni gelen ejderhanın zarar görmesinden mi veya zarar vermesinden mi kaynaklı olduğunu anlamamıştım.
Kalbim deli gibi atıyordu artık.
“Son Gölge.” Yanımda ki yaşlı kadının fısıltısı ile kaşlarımı kaldırıp kadına döndüm, “Son Gölge” ismi boşluktan başka bir şey değildi, bir anlamı yoktu. Eğer ejderha olsaydım ismimin daha havalı olmasını isterdim.

Aetherion ağır ağır meydanın üstünde dönmeye başladı.
Kanatlarının gölgesi bütün taş zemini kapladı.

Son Gölge dedikleri 6. ejderha da geldikten uzun bir süre daha herkes sessiz kaldıktan sonra en sonunda akademinin müdürü olan kişi ayağa kalktı. Ben ve diğerlerinin beklediği alan orta alandı. Bir çemberin içindeydik ve ejderhaların olduğu yükseklikte olan binaya benzeyen yerin üzerinde de soylu kişiler, profesörler ve müdür vardı. Yani öyle düşünüyordum çünkü orada duran herkes çok zengin ve pahalı gözüküyordu.
“400 yıl sonra bir ilk!” diye söze başlayarak ortamı yumuşatmayı umdu ancak insanlar pek de onu umursamış gibi gözükmüyordu çünkü 100 yıl da bir olan bu yarışma sayesinde insanlar 5 büyük ejderhayı birlikte görüyordu. Ve bu sene 6 ejderha vardı. Yani kısacası 6 ejderhaya hayran hayran bakmak varken neden o yaşlı adamı dinlemeliydik ki?

Zaten ben bunların hepsini düşünür ve ejderhalara ağzım açılmış hayranlıkla bakarken adam hala konuşuyordu ve hiçbirini gram dinlememiştim, zaten ihtiyacım da yoktu çünkü zaten birazdan gidecektim. Tam bir saattir kendime birazdan gideceğimi söylüyordum ancak bedenim ve zihnim o kadar gitmek istemiyordum ki yerimden bile kıpırdamıyordum. Bu fırsatı neden kaçırayım ki?

“O zaman seçmeler başlasın!” emri verilmesi ile düşüncelerimden kopup yerimden sıçradım ve etrafıma baktım. her yaştan insan ejderhalara bakarken gözlerinin içi parlıyordu, herkes kendisinin seçilmesi gerektiğini düşünüyordu elbette. Buradaki herkes nankör ve bencilin teki olmalıydı. Herneyse
Elarion yavaşça, heyecan yaratarak halkın arasından geçerken herkes onu seçmesi için neredeyse yalvarıyordu -bazıları gerçekten bunu yapıyordu- Çünkü kazanamasalar bile yaşam ejderhası Elarion tarafından seçilmek yüce ve özgüven getiren bir şey olmalıydı.

Elarion çoktan gözüne bir insan kestirmiş olacak ki, benden daha açık sarı saçları olan, masmavi gözleri olan ve sanki bu an için yaratılmış gibi görünen bir kızın önünde durdu ve başını öne eğdi ve kızda ona doğru eğilip akıcı bir hareket ile ejderhanın üzerine binip onu ve kaderini kabul etti.
“Elarion’nun yarışmacısı İsolde Emberwyn!”

Yükselen ses ile ejderhası ile tekrar yukarıya uçan kızı izledim. Kendinden o kadar emin ve güzel gözüküyordu ki ona imrenmemek zordu. Kızın ailesi düşündüğüm gibi soylu bir aileydi ve profesörlerin yanında binada oturuyordu, ancak hiçbiririnin yüzünde ne gurur vardı ne de naziklik. Hepsi birbirine benziyordu. Sarı saçlar, mavi gözler, keskin yüz hatları ve yüzlerinde ki donukluk. Bir aile nasıl bu kadar soğuk olabilirdi ki?
Pyenorz ve Nythaless şaşırtıcı bir şekilde aynı anda hareket etmişti ve onlar kısa bir dolanma ve uçuş gösterisi sonrası bir abi-kardeş’in dibine gelip başlarını öne eğmişlerdi ve abi kardeşte daha demin Isolde’nin yaptığı gibi onlar da onlara başlarını eğip ve onlara binip onları kabul etmişlerdi.

“Nythaless’in yarışmacısı Kaeln Valecrest ve Pyenorz’un yarışmacısı Mirelle Valecrest!”
iki kardeşin aynı anda aynı yarışmaya girmesi adil miydi emin değildim, ancak sorgulamak bana düşmezdi ve burada önemli olan kan değil, ejderhaların seçimi ve isteğiydi. Mirellenin kumral saçları vardı, ne kadar yüz hatlarını sert tutmaya çalışsa da çok tatlı gözüküyordu ve dalgalı saçları havada süzülürken çok güzel gözüküyordu, abisi Kaeln de ona çok benziyordu.
Saç renkleri ve göz renkleri aynıydı ancak Kaeln’nin yüz hatları yumuşak olmaya çok uzaktı. Birinin Ateş diğerinin Su ejderhası tarafından seçilmesi de olayın ironik tarafıydı. Hemen ardından Toprağın ejderhası siyaha çalan yeşil pullarını kullanarak gölge gibi gece de süzüldü ve siyah saçlı beyaz tenli, vampir dizisinden fırlamış gibi olan oğlanın önünde durdu ve yine aynı seneryo yaşandı.

“Morverth’in yarışmacısı Eryndor Virekhan!”
Son iki ejderha kalmıştı. Vaeloris ve Aetherion, yani Göğün ejderhası ve ortamdan sıkılmış gibi gözüken “Son gölge” dedikleri o ejderha. Bir ejderha nasıl sıkılabilirdi ki?
Çok zaman geçmeden Vaeloris beyaz ve sarı saçları olan oğlanın yanında durdu ve birkaç dakika onu süzdükten sonra ondan vazgeçip esmer teni ve koyu saçı olan başka bir oğlanın yanına gitti.
İnsanları diğer ejderhalar kadar iyi inceleyememiş olacak ki çok arada kalmıştı. En sonunda esmer oğlanın önünde eğildi ve birbirlerini kabul ettiler.

“Vaeloris’in yarışmacısı Nyroth Vaerith!”
Meydan bir kez daha çığlıklarla doldu.
İnsanlar alkışlıyor, görevliler yeni seçilen yarışmacıları yuvarlağın merkezine yönlendiriyordu. Siyah zırhlı askerler seçilenlerin etrafında dururken beyaz cübbeli akademi görevlileri isimleri büyük parşömenlere geçiriyordu.

Isolde Emberwyn
Eryndor Virekhan.
Kaelen Valecrest.
Mirelle Valecrest
Nyroth Vaerith.
Hepsi şimdi ejderhaların üzerinde duruyorlardı.
Ve hepsi… olduklarından daha farklı görünüyordu artık. Yada ben uykusuzluktan halüsinasyon falan görmeye başlamıştım.
Sanki ejderhalar onlara dokunduğu anda insanların içindeki bir şey değişiyordu.

Pyrenorz’un seçtiği Kaelen’in omuzlarının etrafında hâlâ ince sıcak hava dalgaları dolaşıyordu. Nyroth’un saçları rüzgâr olmadığı hâlde hafifçe hareket ediyordu.
Kalabalığın geri kalanıysa hayranlıkla onlara bakıyordu.
Ben de bakıyordum. Ama içimde garip bir his vardı. Çünkü… Bir şey eksikti. Herkes seçimin bittiğini düşünüyordu, buna bende dahildim.
Görevliler seçilenleri götürmeye hazırlanıyordu bile. Meydanın kenarında duran büyük siyah arabaların kapıları açılmıştı. Profesörler kendi aralarında sessizce konuşuyor, askerler halkı geri çekmeye çalışıyordu.
Ama Aetherion hâlâ hareket etmemişti.
Gökyüzünün en üstünde duruyordu.
Sessizce.

Diğer ejderhaların aksine hiçbir yarışmacının yanına inmemişti.
Sanki burada olmak bile umurunda değilmiş gibiydi.
“Belki kimseyi seçmeyecek.” dedi yanımdaki kadın titrek sesle.
Bir adam hemen başını salladı.
“Son Gölge’nin ne yapacağı belli olmaz.” son gölgenin ne yapacağı belli olmaz
“Belki de sadece bizi izlemeye geldi…” Tam o sırada…

Gökyüzü karardı.
Hayır.
Gerçekten karardı.
Aetherion’un kanatları açıldığı an ay ışığı tamamen kesildi. Meydanın üstüne devasa bir gölge düştü. İnsanların konuşmaları bir anda sustu.
Sonra ejderha hareket etti.
Ama diğerleri gibi görkemli ya da gösterişli değildi bu.
Sessizdi.
Korkutucu derecede sessiz.
Siyah-kızıl bedeni gökyüzünde ağır ağır süzüldü. Akademi görevlileri aniden gerildi. Hatta birkaç asker mızraklarını kaldırdı ama yaşlı müdür bastonunu yere vurunca hepsi durdu.

“Silahlarınızı indirin.” dedi yaşlı adam sertçe. “Eğer Aetherion saldırmak isteseydi… şu an hiçbirimiz hayatta olmazdık.” Haklıydı, eğer bir ejderha saldırmak isteseydi zaten şimdiden hepimiz ölmüş olurduk, bu yüzden bu canlılar normalden daha çok ilgimi çekiyordu.
Bu sözler meydanın içine taş gibi düştü.
Kalbim hızlandı.
Çünkü ejderha aşağı iniyordu.
Ve insanların üstünden geçerken herkes korkuyla geri çekiliyordu. Bir tek ben hareket edemiyordum.

Sonra…
Gözleri bana çevrildi. Nefesim kesildi.
Hayır. Hayır, bu mümkün değildi. Binlerce insan vardı burada. Ama ben onun bana baktığını hissedebiliyordum.
Doğrudan bana.
Sanki beni tanıyormuş gibi.
Sanki beni arıyormuş gibi, ama 400 yıl sonra elini kolunu sallaya sallaya helen bir ejderha neden beni arasın ki? Bunun mantıklı bir açıklaması yoktu.

Ayaklarım geri çekilmek istedi ama hareket edemedim.
Çünkü o an…Aetherion kükremedi, saldırmadı.
Yalnızca bana bakarken yavaşça aşağı inmeye başladı. Ve bütün meydan korkuyla sessizliğe gömüldü. Dev yaratık yere indiği anda taşlar çatlamadı.
Alevler yükselmedi. Ama meydandaki bütün ışıklar söndü. Bir anda yalnızca onun kızıl gözlerini görebiliyordum. Kalbim deli gibi atıyordu artık. Aetherion başını bana doğru eğdi.
Devasa yüzü önümde durduğunda kaçmam gerektiğini düşündüm. Gerçekten düşündüm, ve eğer bacaklarım buna izin verseydi bunu yapacaktım ancak şu an adım atmaya kalksaydım ya bayılırdım veya düşerdim daha demin yaprağa bakmak için heyecandan düşen çocuk gibi olmak istemiyordum. Ama korkunun altında başka bir şey vardı. Garip bir his. Tanıdıkmış gibi. Ejderhanın nefesi yüzüme çarptı. Sıcaktı… ama Pyrenorz’un ateşi gibi yakıcı değil.

Aetherion gözlerini kısmış gibi yaptı. Ve zihnimin içinde bir ses yankılandı. Evet, zihnimin içinde başka bir ses duydum, iç sesim değildi daha kalın ve tok bir sesti, sanki uzun yıllardır konuşmamış gibi olan bir sesti.
“Sonunda seni buldum.”
Dizlerim neredeyse boşalacaktı. Çünkü o sesi yalnızca ben duymuştum.
Şu an neler oluyordu? Deliriyor halüsinasyon mu görüyordum? Yoksa bu ejderha şuan beni seçmişti ve benimle mi iç sesimle konuşuyordu, bekle benim zihnimi mi okuyordu yoksa direkt zihnimi mi kontrol ediyordu, her ihtimal olukça korkutucuydu. Bence ben hastanede bir hastanın yanında sızmıştım ve yaşadığım her şey bir rüyaydı. Çünkü şu an 400 yıl sonra gelen bir ejderha beni seçmişti ve eğer annem bunu görseydi kalpten giderdi, sahiden ben şu an kabul edip akademiye gidersem anneme ne diyecektim? Öyle ben geçiyordum birden beni seçtiler bende ayıp olmasın diye uğrayayım dedim mi diyecektim?
“Kabul et.”

Tekrar gelen ses ile yine gerçekliğe döndüm ve vücudum benim iznim olmadan başını eğdi. Ancak ben daha önce hiç ejderhaya binmemiştim ki? Nasıl binecektim şimdi?
Meydandaki herkes bana bakıyordu.
Hayır…
Bakmak değil, düpedüz donup kalmışlardı, büyük ihtimalle şuan dışarıdan çok komik gözüküyordum.
Akademi görevlilerinin yüzündeki ifadeler hayatım boyunca gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Bazıları korkmuştu. Bazılarıysa sanki karşılarında bir hayalet görmüş gibiydi.
Yaşlı müdür bastonunu o kadar sıkı tutuyordu ki parmakları beyazlamıştı. Bir profesör fısıldadı:
“Bu mümkün değil…”
Bir diğeri hemen cevap verdi:
“Dört yüz yıldır kimseyi seçmedi.”
Dört.
Yüz.
Yıl.
Ejderhalar aşkına
Ben ne halt yemiştim?

Aetherion başını biraz daha eğdi. Kızıl gözleri hâlâ üzerimdeydi. Kaçsam ne olurdu diye düşündüm bir an.
Sonra hemen vazgeçtim.
Çünkü bir ejderhadan kaçmak kulağa oldukça aptalca geliyordu.
İçimden histerik bir şekilde gülmek geçti ama yapamadım çünkü kalbim hâlâ delirmiş gibi atıyordu.
“Ben…” diye fısıldadım istemsizce. “Ben bunu yapamam.”
“Yapabilirsin.” Zihnimin içinden konuşmak kolay tabii
Bu kez daha netti.
Daha derin.
Ve sinir bozucu şekilde sakindi.
Bir ejderhanın sesi neden bu kadar sakin olurdu ki? Aetherion devasa kanadını hafifçe hareket ettirdi. Siyah-kızıl pullar ay ışığında parladı. Sonra ön pençesini yavaşça yere koydu.
Bekliyordu.
Benim çıkmamı bekliyordu.
Sorun şu ki…
Nasıl çıkacağım hakkında en ufak fikrim yoktu.

Diğer yarışmacılar ejderhalarının üzerinde rahatlıkla duruyordu, çünkü onlar doğduklarından beri bu gün için eğitilmişlerdi. Ben ise burada durmuş, devasa bir ejderhaya nasıl tırmanacağını bilmeyen aptal gibi bakıyordum.
Aetherion’un gözleri üzerimde kaldı birkaç saniye.
Ve yemin ederim…
Benden sıkılmış gibi görünüyordu.
“Sen gerçekten düşündüğüm kişi misin?”
Kaşlarım çatıldı.
“Affedersiniz ama bende şuan bunu düşünüyorum.”
Bunu sesli söylediğimi fark ettiğim an gözlerim büyüdü. Meydandaki birkaç kişi şok içinde bana baktı.
Bir profesörün ağzı açık kalmıştı.
Harika.
Artık kendi kendine konuşan deli kız gibi görünüyordum.
Aetherion ise…
Başını hafifçe yana eğdi, gülüyor muydu o? Ejderhanın gülümsemesi normal halinden de korkunç oluyordu ve bu ejderha sorunlu falan mıydı da benimle eğleniyordu.
En sonunda onu dinleyip ejderhanın üzerine çıktım ve sesim yankılandı.
“Aetherion’nun yarışmacısı Thalira Veynwood!” Üzgünüm anne, ama babamın dediği gibi ben seçmedim ejderha beni seçti, hemde konuşuyor.