9. bölüm / 10
Siyah ve Beyaz9 Bölüm: Savaşçı Prensesin Dönüşü
Bölümler 10Şu an: 9 Bölüm: Savaşçı Prensesin Dönüşü
- 1 1Bölum Tanıtım152 kelime
- 2 2 Bölüm Yazarın Kaderi508 kelime
- 3 3Bölum Sarayın Önünde370 kelime
- 4 4Bölum Prensin Kaderi509 kelime
- 5 5BÖLUM Hikâyeye Dönen Kız667 kelime
- 6 6 Bölüm Kaderin Değiştiği An.796 kelime
- 7 7 Bölüm İlk Kader565 kelime
- 8 8 Bölüm karakter tanıtımı422 kelime
- 9 9 Bölüm: Savaşçı Prensesin Dönüşü606 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 10 Bölüm Saraydaki İlk Bağ616 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Prens Min-hyuk, Lina'ya doğru yavaşça bir adım attı ve gözlerini onun yüzüne dikerek, "Ne yapıyorsun?" diye sordu. Lina tam cevap verecekken, o anda sarayın devasa demir kapıları büyük bir gıcırtıyla ardına kadar açıldı.
İçeri giren, dört yıl önce babasının sert fermanıyla saraydan sürgün edilen on sekiz yaşındaki Ha-neul'du. Üzerindeki siyah zırhı, omuzlarındaki koyu renk pelerini ve rüzgarda savrulan saçlarıyla o, sarayın narin prensesi değil; dağlarda ve serhad boylarında bizzat kendi elleriyle bilenmiş korkusuz bir savaşçıydı.
Ha-neul içeri adımlarını atar atmaz, elini belindeki kılıcın kabzasından hızla geçirdi ve çelik sesleri eşliğinde kılıcını kınından çıkardı. Kılıcın ucu taş zemini sıyırırken, sarayın yüksek tavanlarında yankılanan tok ve öfkeli sesiyle bağırdı:
– Nerede o?! Bak baba, ben geldim! Hani bana yıllar önce o odada "Sen bir asi kız olmayı bırak, git asil bir prenses ol, ipekler giyin, saray nezaketini öğren" demiştin ya! Bak baba, ben prenses olmadım... Ben bir savaşçı oldum!
Bu gürültülü meydan okuma ve kılıç sesleri sarayın altını üstüne getirdi. Avluda ve koridorlarda ne kadar muhafız, soylu ve saray erkanı varsa bir anda olduğu yerde kaldı. Yaşanan bu büyük curcuna üzerine, ülkeyi demir yumrukla yöneten, sert ve tavizsiz hükümdar Kral Tae-jin ile onun hayat yoldaşı, sarayın asil ve stratejik hamleleriyle bilinen baş kraliçesi Kraliçe Myeong-hee kalabalığı yarıp hızla avluya geldiler.
Kral Tae-jin, demir gibi keskin bakışlarını kılıç tutan kızına diktiğinde yüzündeki kaslar gerildi. Kraliçe Myeong-hee ise oğlunu, Büyük Prens Min-hyuk'u korur bir duruşla yanına alarak bu beklenmedik dönüşü izlemeye koyuldu.
Lina, balkonun kenarından aşağıya doğru baktığında, parmak uçlarındaki o kırmızı ipin gerilerek adeta titrediğini hissetti. Zihnindeki o orijinal ve karanlık senaryo paramparça olmuştu. Ha-neul artık saraydaydı, kılıcı elindeydi ve tahtın en korkusuz sahiplerinin karşısındaydı. Oyunun kuralları o saniyeden itibaren tamamen değişmişti.
Kral Tae-jin, öfkeden çılgına dönmüş bir halde elini kaldırdı. Ülkeyi demir yumrukla yöneten ve kural tanımayan bu hükümdar, meydan okuyan kızına karşı sert tokatını indirmek üzereydi.
Tam o sırada, balkondan koşarak avluya inen Lina, korkuyu ve tereddüdü bir kenara bırakarak fırladı ve Kral’ın havada kalan sert elini bileğinden son anda sıkıca tuttu.
Kral Tae-jin şaşkınlıkla gözlerini açtı; sarayda kimse hükümdarın elini tutmaya cesaret edemezdi. Herkes nefesini tutmuşken Lina, gözlerini doğrudan Kral'ın gözlerine dikti ve sert, emir kipi veren, kimseden korkmadığını belli eden o kararlı sözlerle konuştu:
– Durun! Buraya kan dökmeye, birbirinizi öldürmeye gelmediniz! Yıllardır süren bu öfkeyi bitirin... Artık düşman gibi değil, bir aile olun!
Sarayın avlusunu derin bir sessizlik kapladı. Lina'nın parmak uçlarındaki kırmızı ip adeta parlıyor, ikisinin arasındaki o görünmez kader bağını havada görünür kılıyordu. Ha-neul, şaşkın gözlerle bileğini tutan bu gizemli yabancıya, Lina’ya baktı. Kral Tae-jin ise öfkesinin ardındaki o derin şaşkınlıkla elini yavaşça geri çekti. Lina'nın sarayın ortasında yankılanan bu sert ve uyarıcı sözleri, tüm dengeleri değiştiren ilk büyük adım olmuştu.
Kral Tae-jin elini yavaşça geri çekerken, avludaki sessizlik giderek derinleşti. Herkes, sarayın kurallarını hiçe sayan bu cesur yabancının kim olduğunu ve ne cesaretle hükümdara kafa tuttuğunu fısıldaşıyordu.
Kraliçe Myeong-hee, keskin bakışlarını Lina'nın üzerinde gezdirdi; bu kızın saraydaki dengeleri altüst edebilecek gizli bir güce sahip olduğunu ilk o sezmişti.
Ha-neul ise elindeki kılıcın kabzasından hâlâ parmaklarını çekmemişti, ancak gözlerindeki o öfke yerini derin bir şaşkınlığa bırakmıştı. Hayatı boyunca ona karşı çıkan, onu reddeden babasına ilk kez bu kadar yaklaşmış ve araya giren bu yabancı sayesinde o darbe hiç inmemişti.
Prens Min-hyuk, kalabalığın arasından sıyrılarak hızla Lina'nın yanına geldi. Endişeyle genç kızın kollarına hafifçe dokunarak, "İyi misin? Delirdin mi sen, babamın karşısına öyle çıkılır mı?" diye fısıldadı.
Lina, derin bir nefes alarak parmak uçlarındaki kırmızı ipin hâlâ sıcaklığını koruduğunu hissetti. Başını kaldırıp doğrudan Kral Tae-jin’in gözlerinin içine baktı ve kararlı sesini bir kez daha sarayın taş duvarlarında yankılattı:
– Bu savaş burada bitecek. Çünkü bu ailenin dökülecek başka bir damla kanına tahammülü yok!
