8. bölüm · Sınır İhlali
8
Gecenin karanlığı otoparkın üzerine çökerken, telefonlarımızdan art arda gelen o keskin ses, bir dönemin kapandığını haber veriyordu. Alara’nın kurduğu o zehirli gruptan herkes birer birer çıktı. "SAHA & SAHNE" artık sadece boş bir dijital mezarlıktı. Korhan’ın gidişiyle dağılan Alara, grupta tek başına kalmıştı.
Eve döndüğümüzde, kızlarla salonda yorgunluktan bitap düşmüş bir halde otururken telefonum tekrar titredi. Bu sefer grubu kuran Alara değil, Alp’ti.
Yeni grubun adı: "SINIR İHLALİ"
Grupta sadece biz sekiz kişi vardık: Ben, Alp, Güneş, Çağıl, Hilal, Arda, Asmin ve Deniz. Korhan'ın eksikliği grupta hüzünlü bir boşluk yaratsa da, bu yeni oluşum artık gizli saklı hiçbir şeyin kalmadığının ilanıydı.
Alp Göksoy: "Bu grup, başkalarının kamerasına yakalanmak için değil, kendi oyunumuzu kurmak için var. Yarın sabah herkes antrenman sahasında olsun. Çizgiler artık ortak."
Arda Tanyel: "Kaptan haklı. Yalaz, yarın o kalede seni bekliyorum. Antrenman sonrası borcun olan o yemeği hala yemedik."
Hilal Yalaz: "Yemekte seni değil, topu yiyeceğim Tanyel. Hazır ol."
Deniz Hazar: "Asmin, yarın stüdyo çıkışında seni ben alıyorum. Kimin ne gördüğü artık umurumda değil."
Asmin: "Tamam Deniz... Sanırım artık saklanmak zorunda olmamak güzel."
Güneş, telefonunu elinde sıkarak Çağıl’ın yazmasını bekledi. Çağıl’dan gelen mesaj ise sadece Güneş’e değil, hepimize bir söz gibiydi.
Çağıl Özkan: "Yarın her şey daha farklı olacak. Güneş, ışığını tekrar açmandan başka bir şey istemiyorum. Sahada seni izliyor olacağım."
Ertesi gün stüdyoya girdiğimizde, havada o eski gerginliğin yerini tuhaf bir dayanışma almıştı. Kızlar barda ısınırken, Alp ve ekibinin yan sahadaki antrenman sesleri stüdyonun duvarlarında yankılanıyordu. Artık birbirimizi gözetlemek için bahanelere ihtiyacımız yoktu; aradaki o cam duvar sanki kalkmıştı.
Alp ile ben, antrenman arasında koridorda karşılaştık. O, üzerinde terli antrenman formasıyla, ben ise üzerimde uçuşan dans kıyafetlerimle... "Sınır ihlali," dedim, dudaklarımda hafif bir gülümsemeyle. "Grubun ismi yakışmış."
Alp, sırtını duvara yaslayıp bana baktı. Gözlerinde artık o "çözülmesi gereken bir problem" bakışı yoktu. "İhlal edilmeyecek kadar keskin çizgilerin vardı Karatoy," dedi. "Ama dün gece o halı sahada anladım ki, bazı kurallar yıkılmak için konulur. Hala 'resmi' değiliz belki ama... benim sahanın en değerli oyuncusu sensin."
"Bak sen," dedim ona doğru bir adım atarak.
"Kaptan sahaya duygularını mı karıştırıyor?"
"Sadece gerçekleri görüyorum," dedi ve elini hafifçe belime koyup beni kendine çekti. "Bu akşam antrenman bitince, kimsenin olmadığı o halı sahaya değil, kalabalığın tam ortasına, yemeğe gidiyoruz. İhlalimiz tam olsun."
Güneş, Çağıl’ın izlediği o antrenmanda ilk defa o soluk halinden kurtulmuştu. Hareketleri daha sert, bakışları daha keskindi. Çağıl ise her kurtarışından sonra bakışlarını stüdyonun camına çeviriyor, Güneş’in ritmiyle kendi oyununu senkronize ediyordu.
Biz artık sadece bir dans grubu ya da bir futbol takımı değildik. Biz, "Sınır İhlali" yapan sekiz kişilik bir karmaşaydık ve bu karmaşa, Alara’nın tüm planlarından daha güçlüydü.Alara’nın gidişi, tıpkı zehirli bir dumanın dağılması gibiydi.
Korhan’ın kesin tavrı ve grubun kolektif sırt dönüşüyle birlikte, Alara okuldan ve tesisten kaydını sildirip şehirden ayrılmak zorunda kalmıştı. Arkasında bıraktığı tek şey, bizi birbirimize düğümleyen o fotoğraftı; ama o düğüm artık bizi boğmuyor, aksine birbirimize bağlıyordu.
"Sonunda nefes alabiliyoruz," dedi Güneş, stüdyonun camını ardına kadar açarak. "Gölgesi bile gitmiş."
Yeni kurduğumuz grupta, Alara'dan kurtulmanın verdiği o hafiflikle antrenmanlar birer şölene dönüşmüştü. Alp, kaptanlık otoritesini bu sefer bizi birleştirmek için kullanıyordu.
Arda ve Hilal cephesinde ise rekabet, yerini tehlikeli bir flörte bırakmıştı. Antrenman biter bitmez Arda, Hilal'in yanına damladı. "Yalaz, bugün kalede fırtına gibiydin ama o son şutu bilerek içeri almadın mı? Beni akşam yemeğine götürmek için yer mi yapıyorsun?"
Hilal, Arda’nın göğsüne hafifçe vurdu. "Rüyanda görersin Tanyel. O top rüzgardan döndü. Ama yemek teklifin hala geçerliyse, açım. Çok konuşma da yürü."
Deniz ve Asmin, bu kaostan en zararsız çıkan ikiliydi. Deniz, Asmin’in elini artık herkesin içinde tutuyordu. Asmin’in o çekingen hali, Deniz’in korumacı tavrıyla birleşince grubun en huzurlu köşesini oluşturmuşlardı. "Bugün dansın her zamankinden daha zarifti Asmin," dedi Deniz, ona bir şişe su uzatırken. "Sanırım artık saklanmadığın için daha özgürsün."
(Güneş'in Ağzından)
Güneş, aynanın önünde son figürünü çalışırken Çağıl stüdyoya girdi. Elinde küçük, mor bir kutu vardı. "Işığın geri gelmiş," dedi Çağıl, Güneş'in terlemiş yüzüne bakarak.
Güneş durdu, nefes nefese ona baktı. "Hala tam değil Çağıl. Kırıklar orada duruyor."
Çağıl kutuyu açtı. İçinde, Güneş’in iki yıl önce o uğursuz maç günü kaybettiği, güneş figürlü o meşhur kolye ucu vardı. "Onu o gün yerden ben almıştım. Sana geri vermeye yüzüm yoktu... ta ki bugüne kadar."
Güneş’in gözleri doldu. Çağıl arkasına geçip kolyeyi boynuna takarken, Güneş gözlerini kapattı. "Bu, her şeyin düzeldiği anlamına gelmiyor," diye fısıldadı Güneş.
"Biliyorum," dedi Çağıl, dudaklarını Güneş'in saçlarına bastırarak. "Ama artık kaçmıyoruz. Bu da bir başlangıç."
(Umay’ın Ağzından)
Antrenman sahası boşaldığında, sadece Alp ve ben kalmıştık. Alp, elindeki topu kaleye doğru yavaşça vurdu ve yanıma geldi.
"Alara bitti," dedim, ona doğru yürürken. "Şimdi ne olacak? Kağıtlar yok, sırlar yok, ifşalar yok."
Alp, elimi tutup parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi.
"Şimdi gerçek biz başlıyoruz Karatoy. Not yazmaya gerek kalmadı çünkü artık yüzüne söyleyebiliyorum." Beni kendine doğru çekip alnını alnıma yasladı. "Seni o sahnede izlemekten çok, benim dünyamda yanımda görmeyi seviyorum."
"Duygusallaşıyorsun kaptan," dedim gülerek.
"Sadece sınırları ihlal ediyorum," dedi ve bu sefer gizli bir kameraya ya da bir nota ihtiyaç duymadan, kendi isteğimizle, açık sahada beni öptü.
Artık resmî bir "biz" olmaya başlamıştık. Yaralarımız hala tazeydi, Güneş hala tam iyileşmemişti, Korhan hala eksikti ama ilk kez, çizgilerin hangi tarafında durduğumuzu biliyorduk.
(Güneş’in Ağzından)
Boynumdaki o kolyenin metali, tenimi değil doğrudan ruhumu yakıyordu. Çağıl’ın o kolyeyi iki yıl boyunca saklamış olması, sadece bir aksesuarı değil, benim ona olan inancımı da geri getirmişti. Stüdyonun aynasına baktığımda artık sadece "soluk bir dansçı" görmüyordum; iki yıl sonra ilk kez gözlerimde o eski parlaklığı yakalıyordum.
Antrenman bittikten sonra kızlar Umay’ın planı için tesisten erken ayrılmışlardı. Ben ise biraz daha kalıp o son figürü kusursuzlaştırmak istiyordum. Ancak bedenim zihnim kadar güçlü değildi; müziği kapattığımda dizlerimin üzerine çöktüm. Tam o sırada kapının açılma sesiyle başımı kaldırdım.
Çağıl, üzerinde siyah eşofmanıyla, bakışlarında o dindiremediği fırtınayla karşımda duruyordu.
Hiçbir şey söylemedi. Yanıma gelip beni kolumdan tutarak ayağa kaldırdı. Gözleri önce kolyeye, sonra dudaklarıma kaydı. O an anladım; kelimeler artık hükmünü yitirmişti. Çağıl, büyük bir açlıkla dudaklarıma kapandı. Bu öpücük, otoparktaki o aceleci temastan çok daha farklıydı; içinde özlem, pişmanlık ve hırçın bir sahiplenme vardı.
Çağıl, dudaklarımızı bir an bile ayırmadan beni koridora, oradan da erkekler tarafındaki o tenha soyunma odasına doğru sürükledi. Kapıyı arkamızdan kilitlediğinde, karanlığın içinde sadece birbirimizin düzensiz nefeslerini duyabiliyorduk. Sırtım soğuk metal dolaplara çarptığında, Çağıl’ın vücudunun sıcaklığı beni tamamen kuşattı.
"Seni her gün, her saniye özledim," diye fısıldadı boynuma gömülürken. Ellerim, kazağının altına kayıp o sert sırt kaslarını bulduğunda, içimdeki tüm savunma duvarları yerle bir oldu. Çağıl, üzerimdeki ince dans bodysini omuzlarımdan aşağı sıyırırken, dudakları tenimin her santimetresini yeniden keşfediyordu. Onu kendime daha çok çektim; bu, iki yıllık bir açlığın son buluşuydu.
Beni kucağına alıp bankın üzerine bıraktığında, hareketlerimiz artık bir dans koreografisi kadar uyumlu ama bir fırtına kadar vahşiydi. Teninin tenime değdiği her an, o soyunma odasındaki kötü hatıralar siliniyor, yerini Çağıl’ın dokunuşlarının bıraktığı derin izlere bırakıyordu.
Terimiz birbirine karışırken, otoparktaki solgun kızdan eser kalmamıştı. Çağıl, her hareketinde sanki benden binlerce kez özür diliyor, ben ise her dokunuşumla onu yeniden hayatıma kabul ediyordum. Ruhum ve bedenim, o dar alanda onunla tek vücut oldu.
Bittiğinde, ikimiz de soluk soluğa, birbirimize sarılmış bir haldeydik. Çağıl, beni kucağından indirmeden arka taraftaki duşlara götürdü. Sıcak suyu açtığında, buhar odayı kapladı. Suyun altında birbirimizin bedenindeki yorgunluğu ve günahları yıkarken, Çağıl arkamdan sarılıp saçlarımı kokladı. "Bir daha asla," dedi, sesi suyun sesine karışarak. "Bir daha asla benden kaçmana izin vermeyeceğim."
Giyindiğimizde, tesisin o sessiz ve karanlık koridorları artık ürkütücü gelmiyordu. Çağıl elini belime attı ve beni arabasına kadar götürdü. Yol boyunca konuşmadık; ellerimiz vites kolunun üzerinde kenetlenmişti.
Evin önüne geldiğimizde, Çağıl arabayı durdurdu ve yüzüme dökülen bir saç tutamını kulağımın arkasına itti. "Bu gece..." dedi, sesi boğuklaşarak. "Bu gece gerçekten başladık Güneş."
"İyi geceler Çağıl," dedim ve ona son bir kez gülümseyerek arabadan indim.
Eve girdiğimde Umay, Hilal ve Asmin salonda beni bekliyorlardı. Yüzümdeki o yorgun ama huzurlu ifadeyi gördüklerinde, kimse bir şey sormadı. Boynumdaki güneş kolyem, salonun ışığı altında her zamankinden daha parlaktı.
