11. bölüm / 18
Sınır İhlali11
Bölümler 18Şu an: 11
- 1 1913 kelime
- 2 21.290 kelime
- 3 31.295 kelime
- 4 41.192 kelime
- 5 51.192 kelime
- 6 6985 kelime
- 7 71.198 kelime
- 8 81.303 kelime
- 9 91.545 kelime
- 10 10906 kelime
- 11 11816 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 12871 kelime
- 13 13873 kelime
- 14 14877 kelime
- 15 151.121 kelime
- 16 16718 kelime
- 17 17925 kelime
- 18 Yazar Notu185 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
(Güneş'in Ağzından)
Asmin ve Deniz’in o saf sevgisini izlemek, içimdeki buz tutmuş nehirleri bir kez daha çözüyordu. Ama benim hikayem hiçbir zaman o kadar dingin olmamıştı. Benimki yangındı; önce kül eden, sonra o küllerden yeniden doğan bir yangın.
Şöminenin başında herkes dağılıp odalarına çekildiğinde, Çağıl elindeki şarap kadehini kenara bırakıp yanıma geldi. Dağ evinin gıcırdayan ahşap merdivenlerinden yukarı, bizim için ayrılan odaya çıkarken kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Odaya girdiğimizde içerisi sadece ay ışığı ve dışarıdaki karların yansımasıyla aydınlanıyordu.
"Hala o günü düşünüyor musun?" diye sordu Çağıl, kapıyı kapatıp sırtını ahşaba yaslayarak.
Boynumdaki güneş kolyemle oynarken ona döndüm. "Düşünmüyorum Çağıl. Artık sadece hissediyorum. O soyunma odasının karanlığını, senin dokunuşunla sildiğimiz o geceyi... Hepsi sanki bin yıl önceymiş gibi."
Çağıl aradaki mesafeyi iki adımda kapattı. Ellerini belime yerleştirip beni kendine çektiğinde, iki yılın tüm o sancılı bekleyişi damarlarımda akan bir zehir gibi değil, bir ilaç gibi dolaşmaya başladı. "Sana her baktığımda, kaybettiğim o iki yılı geri almak istiyorum," dedi sesi boğuklaşarak.
Dudakları dudaklarımla buluştuğunda, dağ evinin o dondurucu soğuğu dışarıda kaldı. Bu öpücük, soyunma odasındaki o vahşi yüzleşmeden daha derin, daha sahipleniciydi. Çağıl beni yatağa yatırdığında, üzerimizdeki ağır kazaklardan ve geçmişin tüm yüklerinden kurtulduk.
Teninin sıcaklığı tenime değdiğinde, sadece Çağıl ve Güneş vardı; ne futbol sahası ne de dans stüdyosu. O gece, dağ evinin sessizliğinde birbirimizin bedeninde yeniden can bulduk.
(Çağıl’ın Ağzından)
Güneş kollarımda uykuya daldığında, hayatımda ilk kez gerçekten kazandığımı hissettim. Ben bir defans oyuncusuydum; işim kaleyi korumak, sızmalara izin vermemekti. Ama Güneş benim tüm savunmamı bir gülümsemesiyle yerle bir etmişti.
Sabahın ilk ışıkları karların üzerinden odaya sızarken, onu izledim. Boynundaki kolyenin güneş figürü, tam köprücük kemiğinin üzerinde duruyordu. Onu kaybetmek, hayatımın en büyük hatasıydı; onu geri kazanmak ise en büyük zaferim.
Aşağı indiğimizde Arda ve Hilal’in mutfakta birbirlerine un fırlatarak kahvaltı hazırlamaya çalıştıklarını gördük. Alp ve Umay ise cam kenarında, birer strateji ustası gibi sessizce kahvelerini yudumluyorlardı.
"Günaydın şampiyon," dedi Arda sırıtarak.
"Gözlerindeki o ışık, kardan daha parlak bugün."
"Kes sesini Arda," dedim gülerek ama itiraz etmedim. Güneş mutfağa, kızların yanına geçtiğinde ben de beylerin yanına oturdum.
"Nasıl hissediyorsun?" diye sordu Alp, gözlerini dışarıdaki uçsuz bucaksız beyazlıktan ayırmadan.
"Tamamlanmış," dedim sadece. "Sanki iki yıldır nefesimi tutuyormuşum da, sonunda ciğerlerim havayla dolmuş gibi."
Alp hafifçe gülümsedi. "Sınır ihlalinin en ağır bedelini sen ödedin Çağıl. Ama en çok senin hakkındı bu huzur."
Güneş içeriden bana bakıp göz kırptığında, bir defans oyuncusu olarak şunu anladım: Bazen kaleyi korumak değil, kapıları sonuna kadar açıp o fırtınanın içeri girmesine izin vermek gerekiyormuş. Ve o fırtınanın adı Güneş’ti.
(Hilal’in Ağzından)
Mutfaktaki un bulutu dağılırken, Arda’nın kirpiklerine kadar beyaza boyanmış halini görmek, hayatım boyunca kazandığım tüm maçlardan daha keyifliydi.
Bu çocuk benim sinir uçlarımla oynamayı bir sanat haline getirmişti ama bu dağ evinde, o ukala tavırlarının altında yatan başka bir şeyi keşfediyordum
"Yalaz, bu bir savaş ilanıdır," dedi Arda, elindeki un avucunu üzerime savururken.
"Sen önce düzgün şut çekmeyi öğren Tanyel," diye karşılık verdim ama gülüşümü engelleyemedim. Beni belimden yakalayıp tezgaha yasladığında, mutfaktaki o gürültülü şamata bir anda yerini ağır bir sessizliğe bıraktı. Gözleri, her zamanki alaycı parıltısını kaybetmiş, yerine daha önce görmediğim kadar ciddi ve koyu bir bakış bırakmıştı.
"İddiayı ben kazandım Hilal," diye fısıldadı, yüzü yüzüme çok yakınken. "Dağ evindeyiz. Ve sen hala bana o duvarlarını örüyorsun."
"Duvarlarımı yıkmak o kadar kolay değil," dedim ama sesim nefes nefese çıkıyordu.
"Yıkmayacağım," dedi Arda, burnunu burnuma sürterek. "Sadece içeri girmeme izin ver."
Aniden beni kucağına alıp mutfak masasından indirdi ve odamıza doğru yöneldi. Koridorda Umay ve Alp ile karşılaştık; Umay her zamanki o bilmiş gülümsemesiyle bize baktı.
Arda hiç istifini bozmadan odaya girdi ve kapıyı ayağıyla kapattı. Beni yatağa bıraktığında üzerindeki o "vurdumduymaz golcü" maskesi tamamen düşmüştü.
Dokunuşları, sahada olduğundan çok daha kararlı ama bir o kadar da nazikti. O gece, Arda’nın sadece bir rakip değil, kalbimin en orta yerindeki o sızının sahibi olduğunu anladım.Hilal kollarımda uyurken, dışarıdaki rüzgarın uğultusu bile bana bir zafer marşı gibi geliyordu. Herkes benim için "maçın adamı" derdi ama asıl maç, bu hırçın kızın kalbine giden o zorlu yoldu.
Sabah uyandığında, o her zamanki "sert kaleci" moduna geri dönmeye çalıştı ama saçlarının arasındaki un kalıntıları onu ele veriyordu.
"Gülme Tanyel," dedi yastığı yüzüme bastırarak.
"Gülmüyorum Yalaz," dedim yastığı çekip onu altıma alarak. "Sadece bu halini sahadaki o terli halinden daha çok sevdiğimi düşünüyorum."
"Pisliksin," dedi ama gözleri parlıyordu.
Aşağı indiğimizde ekip çoktan kahvaltı masasına oturmuştu. Alp, masanın başköşesinde yine o gizemli kaptan edasıyla Umay’ın elini tutuyordu. Çağıl ve Güneş ise sanki dünyadan kopmuş, kendi küçük evrenlerinde fısıldaşıyorlardı.
"Görünüşe göre mutfak savaşı barışla sonuçlanmış," dedi Alp, bardağını havaya kaldırarak.
"Barış değil kaptan," dedim Hilal’in sandalyesini çekerken. "Sadece taraflar güçlerini birleştirmeye karar verdi."
Hilal masanın altından ayağıma sertçe bastı. Acıyla yüzümü buruşturdum ama gülümsedim.
Bu acı, onun sevgi gösterme biçimiydi ve ben buna bayılıyormuşum, haberim yokmuş. Dağ evi, hepimizin üzerindeki o ağır formaları çıkarmış, bizi olduğumuz gibi birbirimize bağlamıştı. Ama masanın başında oturan o iki kişi... Alp ve Umay... Onların sessizliği, aslında en büyük fırtınanın hala onların arasında olduğunu hatırlatıyordu.
Bölüm etkileşimi
