10. bölüm · Sınır İhlali

10

Sümeyra Yalçın🤧😝

Gruptan çıktığım an telefonumu sessize alıp yatağın en ucuna fırlattım. Odanın karanlığı, içimdeki o boşluk hissini daha da büyütüyordu. Güneş, Hilal ve Asmin eve geldiklerinde kapımı tıklattılar ama cevap vermedim. Şu an kimsenin tesellisine, özellikle de "Alp aslında öyle biri değil" savunmalarına ihtiyacım vardı.

Gece yarısını geçtiğinde, aşağıdan bir gürültü geldi. Bizim evin bahçe kapısının sertçe kapandığını, ardından birinin camıma küçük taşlar attığını duydum. Perdeyi araladığımda aşağıda, yağmurun altında sırılsıklam olmuş bir Alp Göksoy gördüm.

Aşağı inip kapıyı açtığımda rüzgar içeri daldı. Alp, basamaklarda duruyordu. Gözleri kızarmıştı, o her zamanki kusursuz kaptan imajı darmadağın olmuştu.

"Gruptan çıkamazsın Karatoy," dedi, sesi titreyerek. "Ben o grubu senin için, bizim için kurdum."

"O grupta artık Selin’in hayaletleri dolaşıyor Alp," dedim, kapı eşiğinde kollarımı göğsümde kavuşturarak. "Ona engel olmadın. Masada o anıları anlatırken sustun."

Alp bir adım yaklaştı, dışarıdaki yağmurun soğuğu tenime çarptı. "Sustum çünkü şoktaydım. İspanya dediği o gece... Benim futbolu bırakmayı düşündüğüm, dizimden sakatlandığım geceydi. O gece bana 'vazgeçilmezim' derken, futbolu kastediyordum, onu değil! O her şeyi çarpıtıyor çünkü bizi yıkmak istiyor."

"Neden şimdi geldi o zaman?"

"Çünkü kaybettiğini biliyor. Benim sana nasıl baktığımı, o notları yazarken nasıl ellerimin titrediğini uzaktan bile görmüş. Umay, o bir 'klasik' olabilir ama sen benim bütün kurallarımı yıkan o 'istisnasın'. Çizginin dışı mısın, ihlali misin bilmiyorum ama benim tek gerçeğim sensin."

Alp, cebinden sırılsıklam olmuş bir kağıt çıkardı. Bu eski bir alışkanlıktı ama bu seferki not değil, bir uçak biletiydi. Selin adına kesilmiş, tek yönlü bir bilet. "Onu az önce havaalanına bıraktım. Bir daha bu şehre, bu takıma, bizim hayatımıza adım atamayacak. Onu hayatımdan tamamen sildim."

Alp’in bu kesin tavrı, içimdeki o soğuk savaşı bitirmeye yetti. Uzandım ve yağmurdan buz kesmiş elini tutup onu içeri çektim. "Sırılsıklam olmuşsun kaptan," dedim, sesimdeki sertliği biraz olsun yumuşatarak.

Üst kata çıkıp ona kuru bir havlu verdiğimde, telefonum cebimde titredi. Güneş, gruptan çıkmama dayanamayıp beni tekrar eklemişti.
Güneş: "Umay geri geldi. Alp de kapının önünde ıslandığına göre, sanırım sınırlar yeniden ihlal ediliyor?"

Arda Tanyel: "Kaptan, bilet operasyonu başarılı mı? Selin'in uçağı kalktıysa biz burada kutlama başlatıyoruz."

Çağıl Özkan: "Bilet elimizde Arda. Alp gerekeni yaptı. Güneş, artık sadece biz varız."

Alp Göksoy: (Umay’ın yanından yazıyor) "Bizden başka kimse yok. Artık notlar yok, sadece gerçekler var."

Ertesi gün antrenmanda, stüdyonun camları ardına kadar açıktı. Güneş ve Çağıl, sahanın kenarında, artık saklanmaya gerek duymadan el ele oturuyorlardı. Güneş’in boynundaki o kolyenin ışıltısı, sanki tüm grubun üzerindeki o kara bulutları dağıtmıştı.

Hilal ve Arda, kalede yine iddiaya girmişlerdi; bu seferki ödül ise bir akşam yemeği değil, hafta sonu yapılacak bir dağ evi tatiliydi. Asmin ve Deniz ise sahanın öbür ucunda, birbirlerine dünyadaki tek insanlarmış gibi bakıyorlardı.
Alp yanıma geldi, elini belime koydu. "Bugün dansın nasıl?" diye sordu.

"Hatasız," dedim gülümseyerek. "Çünkü artık çizgiler beni sınırlamıyor."

"Güzel," dedi Alp. "Çünkü 'Sınır İhlali' sadece bir grup adı değil, bizim yaşam tarzımız oldu."

Artık Alara yoktu, Selin yoktu, sırlar yoktu. Sadece biz, birbirine kenetlenmiş sekiz genç ve önümüzde uzanan, çizgileri bizim tarafımızdan çizilmiş yepyeni bir hayat vardı.

Dağ evi tatili zamanı

(Asmin'in Ağzından)

Dağ evine giden yol, bembeyaz bir çarşafın üzerine atılmış siyah bir kurdele gibi uzanıyordu. Arabanın camından dışarıyı izlerken, Deniz’in sağ eli vites kolunun üzerinde benim elimi sıkıca kavramıştı.

Diğer çiftlerin gürültülü şakaları arkadaki minibüste kalmıştı; biz Deniz ile kendi sessizliğimizde seyahat etmeyi tercih etmiştik.
"Üşüyor musun?" diye sordu Deniz, bakışlarını bir an yoldan ayırıp bana çevirerek.

"Hayır," dedim gülümseyerek. "Sadece... tüm bunların gerçek olduğuna hala inanamıyorum. Saklanmıyoruz, kaçmıyoruz. Bir dağ evine, beraber tatile gidiyoruz."

Deniz elimi dudaklarına götürüp küçük bir öpücük bıraktı. "Artık saklanacak bir şey kalmadı Asmin. Sen benim hayatımın en güzel ritmisin ve bunu artık herkes biliyor."

Dağ evine vardığımızda devasa çam ağaçlarının arasındaki o ahşap yapı bizi karşıladı. Kar, evin çatısını ağır bir battaniye gibi örtmüştü. İçeri girdiğimizde şöminenin çıtırtısı ve odun kokusu etrafımızı sardı. Herkes odalarına çekilirken, Deniz beni balkonun sundurmasına çıkardı.

Kar taneleri yavaşça saçlarımıza düşerken Deniz arkama geçip kollarını belime doladı. "Burası bizim dünyamız," diye fısıldadı kulağıma. "Burada ne saha çizgileri var ne de stüdyo kuralları. Sadece sen ve ben."

Başımı göğsüne yasladım. Deniz'in kalp atışları, en sevdiğim şarkıdan daha huzurluydu. Diğerleri içeride kim bilir hangi iddiaların peşindeydi ama biz, bu uçsuz bucaksız beyazlığın içinde sonunda huzuru bulmuştuk.

(Hilal’in Ağzından)

Mutfaktaki un bulutu dağılırken, Arda’nın kirpiklerine kadar beyaza boyanmış halini görmek, hayatım boyunca kazandığım tüm maçlardan daha keyifliydi. Bu çocuk benim sinir uçlarımla oynamayı bir sanat haline getirmişti ama bu dağ evinde, o ukala tavırlarının altında yatan başka bir şeyi keşfediyordum.

"Yalaz, bu bir savaş ilanıdır," dedi Arda, elindeki un avucunu üzerime savururken.

"Sen önce düzgün şut çekmeyi öğren Tanyel," diye karşılık verdim ama gülüşümü engelleyemedim.

Beni belimden yakalayıp tezgaha yasladığında, mutfaktaki o gürültülü şamata bir anda yerini ağır bir sessizliğe bıraktı. Gözleri, her zamanki alaycı parıltısını kaybetmiş, yerine daha önce görmediğim kadar ciddi ve koyu bir bakış bırakmıştı.

"İddiayı ben kazandım Hilal," diye fısıldadı, yüzü yüzüme çok yakınken. "Dağ evindeyiz. Ve sen hala bana o duvarlarını örüyorsun."

"Duvarlarımı yıkmak o kadar kolay değil," dedim ama sesim nefes nefese çıkıyordu.

"Yıkmayacağım," dedi Arda, burnunu burnuma sürterek. "Sadece içeri girmeme izin ver."

Aniden beni kucağına alıp mutfak masasından indirdi ve odamıza doğru yöneldi. Koridorda Umay ve Alp ile karşılaştık; Umay her zamanki o bilmiş gülümsemesiyle bize baktı. Arda hiç istifini bozmadan odaya girdi ve kapıyı ayağıyla kapattı. Beni yatağa bıraktığında üzerindeki o "vurdumduymaz golcü" maskesi tamamen düşmüştü.

Dokunuşları, sahada olduğundan çok daha kararlı ama bir o kadar da nazikti. O gece, Arda’nın sadece bir rakip değil, kalbimin en orta yerindeki o sızının sahibi olduğunu anladım.