6. bölüm · Sınır İhlali
6
Alp’in notu masamda bir kor gibi duruyordu. Saat dokuza yaklaştığında, evin içindeki o ağır sessizliği arkamda bırakıp çıktım. Kızlar salonda, televizyonun sönük ışığında oturuyorlardı; her biri kendi iç dünyasındaki enkazla meşguldü.
Asmin, Deniz’den gelen mesajlara dalgınca bakıyor, Hilal ise elinde bir futbol dergisiyle –muhtemelen Arda’yı düşünerek– boşluğa dalıyordu. Güneş ise battaniyesine sarılmış, ruhu otoparkta kalan bir gölge gibi sönük duruyordu.
"Ben çıkıyorum," dedim sadece. Kimse nereye gittiğimi sormadı ama hepsi biliyordu. Canlı konumum grupta aktifleştiğinde Alp’in beklediği o konuma doğru ilerlemeye başladım.
Tesisin ışıkları yarı yarıya karartılmıştı. Sahaya girdiğimde Alp’i tam ortada, o meşhur başlama noktasında ayakta dururken buldum. Üzerinde sadece siyah bir tişört vardı; kollarını göğsünde kavuşturmuş, gelişimi izliyordu. Ayaklarımızın altındaki suni çim, sessizliğimizi emiyordu.
"Geldin," dedi Alp. Sesi bu sefer ne iğneleyiciydi ne de buz gibi. Sadece... çıplaktı.
"Notlar bitti demiştin," dedim, tam karşısında durarak. Aramızdaki mesafe artık bir kâğıt parçasının sığamayacağı kadar azdı. "Buradayım Göksoy. Çizgileri silmeye mi geldin, yoksa yenilerini çekmeye mi?"
Alp bir adım daha yaklaştı. Gözlerindeki o her şeyi kontrol etmeye çalışan kaptan gitmiş, yerine ilk kez bir cevaba ihtiyaç duyan o adam gelmişti.
"Çizgiler zaten silindi Karatoy. Sen stüdyoda o notu okuduğun an, ben de burada senin ayak seslerini beklemeye başladığım an bitti o oyun."
Elini kaldırıp yüzüme doğru yaklaştırdı ama dokunmadı; sadece varlığını hissettirdi.
"Seni sadece izlemiyorum," diye fısıldadı. "Seni çözmeye çalışıyorum. Ve her hamlemde biraz daha dolanıyorum sana. Bu oyunun kazananı yok. Ya beraber kaybedeceğiz ya da bu sahayı ateşe vereceğiz."
O an, aramızdaki o gerilim bir patlamaya dönüştü. Alp, elini saçlarımın arasından geçirip beni kendine çektiğinde, dudaklarımdaki o meydan okuma yerini tam bir teslimiyete bıraktı. Bu, bir ilanıaşktan ziyade, iki düşman ordusunun silah bırakıp birbirine sarılması gibiydi. Sert, tutkulu ve bir o kadar da tehlikeli.
Ertesi sabah eve döndüğümde ve kızlarla antrenmana başladığımızda, evin havası kurumuş çiçekler gibi kokuyordu. Aynı evin içinde, dört farklı hayat ama aynı yorgunluk vardı. Stüdyomuzdaki barın önünde dizildik.
Müziği açtım. Normalde stüdyonun en parlak, en enerjik figürü olan Güneş, bugün sadece bir gölgeydi. Hareketleri yavaş, bakışları donuktu. Bir pirüet yaparken dengesini kaybetti ve sendeleyerek barı tuttu.
"Güneş?" dedim müziği durdurarak. "İyi misin?"
Güneş, alnındaki teri silerken bana baktı.
Gözlerindeki o her zamanki pırıltı gitmiş, yerini gri bir sise bırakmıştı. "Işığım sönmüş, değil mi Umay?" diye sordu acı bir gülümsemeyle. "Çağıl sanki dün gece göğsüne bastırdığında, içimdeki son enerjiyi de çekip almış gibi. Hareket edemiyorum, kollarım kurşun gibi ağır."
Hilal yanına gidip elini omzuna koydu. "Soluksun bugün Güneş. Ama biz buradayız. Işığın geri gelene kadar bizimkini paylaşacağız seninle."
Asmin, Deniz ile olan mesajlaşmasını bitirip yanımıza geldi. "Kızlar, konumlarımıza bakın," dedi telefonunu göstererek. "Hepimiz buradayız. Ama dışarıdaki o dört adam da tesisin kafesinde toplanmış. Hepsi bizi, özellikle de seni bekliyor Güneş."
Pencereden aşağı baktım. Alp, Arda, Deniz ve Çağıl... Dördü yan yana oturmuş, yukarıya, bizim penceremize bakıyorlardı. Alp ile göz göze geldiğimizde, dün geceki o halı saha yüzleşmesinin izleri ikimizin de yüzünde okunuyordu.
Güneş soluktu, ben karışıktım, Hilal kararlıydı, Asmin ise huzursuz. Ama artık hiçbirimiz o çizgilerin arkasında güvende değildik.
Ertesi sabah eve döndüğümde ve kızlarla antrenmana başladığımızda, evin havası kurumuş çiçekler gibi kokuyordu. Aynı evin içinde, dört farklı hayat ama aynı yorgunluk vardı. Stüdyomuzdaki barın önünde dizildik.
Müziği açtım. Normalde stüdyonun en parlak, en enerjik figürü olan Güneş, bugün sadece bir gölgeydi. Hareketleri yavaş, bakışları donuktu. Bir pirüet yaparken dengesini kaybetti ve sendeleyerek barı tuttu.
"Güneş?" dedim müziği durdurarak. "İyi misin?"
Güneş, alnındaki teri silerken bana baktı.
Gözlerindeki o her zamanki pırıltı gitmiş, yerini gri bir sise bırakmıştı. "Işığım sönmüş, değil mi Umay?" diye sordu acı bir gülümsemeyle. "Çağıl sanki dün gece göğsüne bastırdığında, içimdeki son enerjiyi de çekip almış gibi. Hareket edemiyorum, kollarım kurşun gibi ağır."
Hilal yanına gidip elini omzuna koydu. "Soluksun bugün Güneş. Ama biz buradayız. Işığın geri gelene kadar bizimkini paylaşacağız seninle."
Asmin, Deniz ile olan mesajlaşmasını bitirip yanımıza geldi.
"Kızlar, konumlarımıza bakın," dedi telefonunu göstererek. "Hepimiz buradayız. Ama dışarıdaki o dört adam da tesisin kafesinde toplanmış. Hepsi bizi, özellikle de seni bekliyor Güneş."
Pencereden aşağı baktım. Alp, Arda, Deniz ve Çağıl... Dördü yan yana oturmuş, yukarıya, bizim penceremize bakıyorlardı. Alp ile göz göze geldiğimizde, dün geceki o halı saha yüzleşmesinin izleri ikimizin de yüzünde okunuyordu.
Güneş soluktu, ben karışıktım, Hilal kararlıydı, Asmin ise huzursuz. Ama artık hiçbirimiz o çizgilerin arkasında güvende değildik.
(Güneş'in Ağzından)
Antrenman sonrası stüdyonun soğuk zeminine çökmüştüm. Kızlar eşyalarını toplamak için soyunma odasına geçmişti ama benim kalkacak dermanım yoktu. Işığım sönmüştü, evet; Çağıl dün gece o göğse beni bastırdığında sanki ruhumdaki tüm direnci çekip almıştı.
Tam o sırada kapı açıldı. Adım seslerinden onun olduğunu anladım. Çağıl, antrenman sahasından çıkıp doğrudan yanıma gelmişti. Çağıl yanıma çöktüğünde stüdyonun o devasa aynaları sanki üzerimize yıkılacak gibiydi. Bakışlarımı kaçırmaya çalıştım ama o, çenemi parmaklarının ucuyla tutup beni kendine çevirdi.
"Bana bak Güneş," dedi sesi pürüzlüydü. "O gün o kapıyı açtığında gördüğün şey... O benim hayatımın en büyük utancıydı. Ama o utanç, seni kaybetmenin acısının yanında hiçbir şey."
"Seni affetmemi mi bekliyorsun?" dedim, sesimdeki hırçınlık geri gelmişti ama gözyaşlarımın sıcaklığı hala yanağımdaydı.
"Affetmek bu kadar kolaysa, neden iki yıldır her nefes alışımda canım yandı Çağıl? Neden her gördüğüm dansçı kızda senin o günkü ihanetini aradım?"
Çağıl, dudaklarında buruk bir gülümsemeyle bana baktı. "Affetme. Nefret et, bağır, çağır... Ama sakın benden vazgeçme. Çünkü ben o gün seni bıraktığımda, kendimi de o karanlığa hapsettim."
"Bizim artık bir 'biz' olma ihtimalimiz yok," diye fısıldadım, kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpıyordu. "Biz bittik Çağıl."
"Bitmedik," dedi Çağıl, sesi fısıltıdan daha güçlüydü. "Sadece ara verdik."
Cevap vermeme izin vermedi. Aramızdaki o son savunma duvarlarını, iki yıldır ördüğüm o kuleleri saniyeler içinde yıktı. Aniden, sanki dünyada başka hiçbir şey yokmuş gibi eğildi ve dudaklarını dudaklarıma bastırdı.
Her şey o kadar hızlı oldu ki, ne itebildim ne de tepki verebildim. O an, geçmişin tüm karanlığı, o soyunma odasının kokusu, o kızın hayali... hepsi Çağıl’ın bu sert ve muhtaç öpücüğünde eriyip gitti.
Dudakları dudaklarımdayken sadece hissettiğim; iki yılın sonunda ilk kez gerçekten nefes alabildiğimdi. Ama bu nefes, bizi kurtaracak mıydı yoksa daha da mı boğacaktı, bilmiyordum.
