5. bölüm · Sınır İhlali

5

Sümeyra Yalçın🤧😝

(Güneş'in Ağzından)

Gece yarısı... Stüdyonun soğuk parkeleri ayaklarımın altında buz kesmişti ama içim yanıyordu. Prova bittiği halde gidemiyordum, çünkü durursam o günü hatırlayacaktım.

Durduğum an, o kapının aralığından gördüğüm o iğrenç manzara zihnime hücum edecekti.

Tam o sırada kapı açıldı. Gelenin Umay olduğunu sandım ama o tanıdık, ağır parfüm kokusu ciğerlerime dolduğunda kalbim duracak gibi oldu. Çağıl.

"Hala buradasın," dedi sesi karanlığın içinde yankılanarak.

"Gitsene Çağıl! Ne işin var burada?" diye bağırdım, arkama bile dönmeden. "Kiminle nerede olman gerekiyorsa oraya git!"

"Güneş, kaçma artık. Konuşmamız lazım," diyerek bana doğru bir adım attı.

"Kaçmıyorum ben! Ben sadece senin o yalanlarından ve pisliğinden uzak durmaya çalışıyorum!" Hızla ona döndüm. Gözlerim yanıyordu. "Konuşacak neyimiz var? Bana neyi anlatacaksın?"

"Olanları... O günün sadece bir hata olduğunu," dedi Çağıl. Sesi hala o kadar kendinden emindi ki, bu beni daha da çıldırttı.

"Hata mı?" diye kükredim. Üzerine yürüdüm, parmağımı göğsüne bastırarak onu geriye ittim.

"Hata, bir maçı kaybetmektir Çağıl! Hata, yanlış pas vermektir! Ama senin yaptığın... Senin yaptığın beni öldürmekti! Ben o gün o kapıyı açtığımda, o çiçeği burnunda kızı senin kucağında gördüğümde ne hissettim biliyor musun? O kızın dudaklarında senin kokunu gördüğümde?"

"Güneş, yapma..."

"Yapacağım! Dinleyeceksin!" Sesim artık hıçkırıklara karışıyordu ama durmuyordum. "Sırf senin o ergen hevesin yüzünden, o dansçı kıza olan ilgin yüzünden ben kendimi yetersiz hissettim! Aylarca o kızın videolarını izledim, onun gibi dans etmeye çalıştım! Sen benim sadece kalbimi kırmadın, sen benim kendime olan saygımı da çaldın!"

Bağırışlarım stüdyonun aynalarında yankılanırken, içimdeki o devasa hırs bir anda söndü. Gücüm tükendi. İki yıldır içimde tuttuğum o devasa baraj patladı.

Ellerim yanıma düştü, omuzlarım çöktü ve olduğum yere yığılacak gibi oldum. Hıçkırıklarım stüdyoyu doldururken sadece ağlıyordum; hıçkıra hıçkıra, bir çocuk gibi.

Çağıl, o an daha fazla dayanamadı. Aradaki tüm o "mesafeli eski sevgili" oyununu bir kenara bıraktı. Atıldı ve beni omuzlarımdan yakalayıp kendine çekti.

Sertçe göğsüne bastırdı beni. "Özür dilerim," diye fısıldadı, sesi titriyordu. "Yemin ederim her saniye pişman oldum."

Kurtulmaya çalışmadım. O kadar yorgundum, o kadar çok canım yanıyordu ki... Hareket edecek halim kalmamıştı. Başımı, iki yıl önce huzuru bulduğum o aynı göğse, onun kalp atışlarının tam üzerine yasladım. Tişörtünü gözyaşlarımla ıslatırken, onun kollarının beni daha da sıkı sarmasına izin verdim.

O an ne nefret vardı ne de öfke. Sadece iki yılın acısıyla kıvranan bir kız ve onun dünyasını yıkan bir adamın sessiz teslimiyeti vardı.

Hıçkırıklarım Çağıl’ın göğsünde sönümlenirken, dünya dışarıda durmuş gibiydi. Ciğerlerime dolan o koku... İki yıl boyunca her gece unutmak için dua ettiğim, her sabah ise yastığımda aradığım o tanıdık koku şimdi her yanımdaydı. Kalp atışları kulağımın hemen altında, düzensiz ve hızlıydı.

Tıpkı benimki gibi.

"Bırak beni," diye mırıldandım, ama kollarım söylediklerime ihanet edercesine gömleğinin kumaşını sıkıyordu. Sesim o kadar cılız çıkmıştı ki, ben bile duymakta zorlandım.

"Bırakamam," dedi Çağıl. Çenesini saçlarımın üzerine yasladı, sesi göğüs kafesinde yankılanarak zihnime ulaştı.

"İki yıl önce bıraktığımda her şeyin bittiğini sanmıştım ama aslında o gün ben de kendimi o soyunma odasında bırakmışım Güneş. Her maçta, her golde tribüne bakıp seni aradım. O kız... o sadece bir kaçıştı. Kendi korkaklığımdan kaçışımdı."

Onu itecek gücü kendimde bulduğumda, araya sadece birkaç santimlik ama yüzyıllık bir mesafe koydum. Yüzüm sırılsıklamdı, gözlerim muhtemelen kan çanağına dönmüştü. Ona bakmak, çıplak ellerle kor bir ateşi tutmak gibiydi.

"Kaçışının bedelini ben ödedim Çağıl," dedim titreyen sesimle.

"Sen o kızın dudaklarında teselli ararken, ben her gece aynaya bakıp 'Neyim eksikti?' diye sordum kendime. Dans ederken attığım her adımda, kendimi ona kanıtlamaya çalıştım. Senin sevdiğin o 'dansçı kız' imajına sığmaya çalıştım. Ama anladım ki, ben ne yaparsam yapayım, senin gözündeki o ihanet lekesini silemezdim."

Çağıl elini yüzüme doğru uzattı, parmak uçları yanağımdaki bir damla yaşı sildi. Eli buz gibiydi ama dokunuşu canımı yaktı. "Eksik olan sen değildin," dedi fısıltıyla. "Eksik olan bendim. Senin o tertemiz sevgine layık olamayacak kadar yarım kalmıştım."

Gözlerimi ondan kaçırıp stüdyonun aynadaki yansımamıza baktım. Paramparça görünüyorduk. Bir zamanlar bu aynanın önünde beraber gülen, geleceğe dair hayaller kuran o iki çocuktan eser kalmamıştı. Şimdi sadece enkaz vardı.

"Git buradan Çağıl," dedim, sesimi sertleştirmeye çalışarak. "Bu gece burada olanlar... Bu sadece bir zayıflıktı. Bir anlık boşluk. Yarın yine o sahada birbirine yabancı iki insan olacağız. Sen kaptanın arkasında duran o defans oyuncusu olacaksın, ben ise sahnesini kimseyle paylaşmayan o dansçı."

"Güneş, yapma-"

"Git!" diye bağırdım bu sefer. "Daha fazla kırma beni. Zaten un ufak olmuşum, daha neyi parçalayacaksın?"

Çağıl bir süre durdu, gözlerinde derin bir keder ve söylenmemiş binlerce kelimeyle bana baktı. Sonra ağır adımlarla kapıya yöneldi. Kapıdan çıkmadan hemen önce durup arkasına bakmadan gitti.

O gittiğinde stüdyonun o ağır sessizliği üzerime çöktü. Dizlerimin üzerine çöktüm, parkenin soğukluğu bacaklarımı sızlattı. Telefonum titredi. Gruptan bir mesaj düşmüştü. Umay’ın canlı konumu hala stüdyonun önündeydi. Beni bekliyordu.

Kalbimdeki kırıklar ilk kez bu kadar net batıyordu canıma. Çağıl’ın göğsü ne kadar sıcaksa, gerçekler o kadar soğuktu. Bizim hikayemiz iki yıl önce o kapı aralığında bitmişti; bugün yaşananlar sadece o sonun yankısıydı.Çağıl’ın gidişiyle stüdyonun kapısı ağır bir gıcırtıyla kapandı.

O sessizlik, az önceki bağırışlarımdan daha çok canımı yaktı. Dizlerimin üzerine çökmüş, ellerimle yüzümü kapatmışken kapı tekrar aralandı. Gelenin o olmadığını biliyordum; adımları daha hafif, daha şefkatliydi.

Umay, yanıma gelip hiç konuşmadan yere, yanıma oturdu. İki yıl önce o uğursuz maç akşamında, ben babamın evindeki odamda hıçkıra hıçkıra ağlarken de aynısını yapmıştı.

O zaman da gelip yanıma oturmuş, saçlarımı okşamış ve fırtınanın geçmesini beklemişti.
"Yine mi aynı yerdesin Güneş?" diye fısıldadı Umay. Kolunu omzuma attı ve beni kendine çekti

"Hiç gitmemişim ki Umay," dedim hıçkırıklarımın arasından. "Ben o soyunma odasının kapısında asılı kalmışım. Çağıl beni tutunca... o koku burnuma gelince sanki zaman geriye aktı. Ama canım hâlâ çok yanıyor."

Umay, tıpkı o günkü gibi başımı omzuna yasladı. "Hatırlıyor musun? O gün sana ne demiştim? 'Güneş, o senin ışığını söndürdüğünü sanıyor ama sen sadece bulutların arkasına saklandın. Bulutlar dağılınca yine en parlak sen olacaksın.' Şimdi de aynısı geçerli. O gözyaşları Çağıl için değil, senin içindeki o kırık dökük küçük kız için akıyor. Bırak aksın."

Onun varlığı, sarsılan dünyamda tutunabildiğim tek dayanaktı. Hilal, Asmin ve Umay... Onlar olmasa o ihanetin altında kalıp ezilirdim. Umay beni teselli ederken stüdyonun penceresinden dışarıdaki otoparka baktım. Çağıl’ın arabasının farları yandı, yavaşça uzaklaştı. Ama kalbimdeki o sızı uzaklaşmadı.

(Umay’ın Ağzından)

Güneş’i evine bırakıp odasına yerleştirdikten sonra kendi odama geçtim. Ruhum yorgundu. Başkalarının acılarını sırtlanmak, kendi savaşımı vermekten daha zordu. Masamın üzerine fırlattığım çantamın içinden bir kağıt parçası düştü. Prova çıkışı dolabımın arasına sıkıştırılmıştı ama Güneş’in olayı yüzünden bakmaya fırsatım olmamıştı.

Bu seferki not diğerlerinden farklıydı. Ne bir meydan okuma vardı ne de iğneleyici bir cümle. Alp Göksoy, not savaşlarını bitirecek o son darbeyi vurmuştu:

"Kelimelerin arkasına saklanmaktan ikimiz de yorulduk Karatoy. Kağıtlar bitti, mürekkep kurudu. Artık ne senin sahnendeki o sahte disiplin ne de benim sahamdaki o sarsılmaz kurallar bizi kurtarmaya yetmeyecek. Çizgiler silindi. Yarın akşam saat dokuzda, her şeyin başladığı o halı sahanın tam ortasında ol. Ya o çizgileri beraber yeniden çizeceğiz ya da bu oyunu tamamen bitireceğiz. Seçim senin. -Alp."

Notu masaya bıraktım. Ellerimin titrediğini fark ettiğimde derin bir nefes aldım. Alp, satranç tahtasını devirmiş ve beni gerçek dünyaya davet etmişti. Artık notlar yoktu; sadece o, ben ve kaçamadığımız o çekim vardı.

Ertesi gün için herkesin konumu netleşiyordu. Asmin ve Deniz sessiz bir huzurda, Hilal ve Arda eriyen buzların arasında... Ama ben ve Alp, başladığımız noktada, bir sonun ya da bambaşka bir başlangıcın eşiğindeydik.