Şehrin Ötesi kitap kapağı

8. bölüm / 8

Şehrin Ötesi

Mert

Vaveyla Yazarı: Ecrin

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Mert

Ertesi sabah saat tam sekizde, üzerime geçirdiğim en rahat spor takımımla bahçedeki sandalyemde dikiliyordum. İstanbul’daki plazalarda bir toplantı saat dokuzdaysa, dokuza beş kala orada olurdum. Kaya Dağhan’a da bu disiplini gösterecektim. Saat sekiz buçuk oldu, yok. Dokuz oldu, çıt yok. Yan bahçeye baktım; ne gelen vardı ne giden. Adam resmen beni kendi evimde ağaç etmişti!

"Ukala taşralı," diye tısladım dişlerimin arasından. "Dün akşam o kadar kural koyduk, beyefendinin keyfini bekliyoruz!"

Öfkeyle yerimden fırladım. Bahçeden elime geçen en sert, küçük iki üç tane taşı hırsla avcuma doldurdum. İki bahçeyi ayıran çitlerin dibine kadar geldim. Kaya’nın odası olduğunu tahmin ettiğim, üst kattaki o ahşap pencereli odaya gözümü diktim. İlk taşı fırlattım.

Taş ahşap çerçeveye isabet etti ama içeriden ses gelmedi. İkinci taşı daha büyük bir hırsla salladım.

"Kaya Dağhan! Çık dışarı!" diye bağırdım, sesimin tüm köyde yankılanmasını umursamadan.

Saniyeler sonra pencerenin ahşap kanatları hışımla iki yana açıldı. Kaya, saçları darmadağın, gözlerini kırpıştırarak pencereden dışarı sarktı. Üzerinde sadece gri bir tişört vardı ve uykulu yüz ifadesinden beni tamamen unuttuğu çok net anlaşılıyordu.

"Ne oluyor be!" diye kükredi yukarıdan aşağıya doğru. "Savaş mı çıktı Karahanlı? Ne taş atıyorsun cama!"

"Saat dokuz, Dağhan! Dokuz!" diye bağırdım, elimdeki son taşı ona doğru sallayarak. "Sözleşme maddelerine sadık kalmıyorsunuz! Ben burada yarım saattir sizi bekliyorum!"

Kaya elini yüzüne sürüp derin bir nefes aldı. "Kızım sen deli misin? Köy yerinde saat dokuzda mesai mi başlar? Biz işimizi sabah beş buçukta bitirdik zaten! Git yat uyu!"

"Bana bak, beni çileden çıkarma!" Kollarımı göğsümde kavuşturdum, çenemi yukarı diktim. "Hadi gel ve bana bir şeyler öğret. Yoksa dün akşamki anlaşmayı iptal eder, Fadime Teyze’ye senin bir şantajcı olduğunu söylerim!"

Kaya pencereden bana bakıp sinir bozucu bir şekilde sırıttı. "Pekâlâ, hanımefendi. Aşağı iniyorum. Ama o tırnaklarına elveda demeye hazır ol." Pencereyi pat diye kapattı.

Beş dakika sonra, üzerinde her zamanki ekose gömleğiyle çitlerin üzerinden atlayıp benim bahçeme geçti. Ama bu sefer yüzünde o kaba alaycılık yerine, oyunun kurallarına uymaya karar vermiş muzip bir ifade vardı.

"Evet, İpek Hanım," dedi, ellerini beline koyarak kuyuya doğru yürürken. "İlk dersimiz: İlkel teknolojiyle su çıkarma simülasyonu. Hazır mısınız?"

"Doğuştan hazırım, Kaya Bey," dedim, sesime en aristokrat tonumu vererek. "Lütfen bana bu karmaşık düzeneğin çalışma prensiplerini anlatın."

Kaya kuyunun ipini kavradı, bana yaklaştı. "Bakın hanımefendi, bu ipi dün akşamki gibi paldır küldür bırakırsanız, elleriniz yine o sosyetik pürüzsüzlüğünü kaybeder. İpi avcunun içinde hafifçe gevşeteceksin." İpi ellerimin arasına yerleştirdi. Dokunuşuyla birlikte dün bahçede üzerime düştüğü o an yine aklıma geldi, kalbim hafifçe teklemişti ama bozuntuya vermedim.

"Şimdi yavaşça sal," diye fısıldadı kulağımın dibinden.

İpi kontrollü bir şekilde bıraktım. Kova bu kez taşa vurmadan, usulca aşağı indi. İçeriden gelen sesi duyunca gözlerim parladı.

"Oldu galiba!"

"Harika bir başarı, hanımefendi," dedi Kaya alayla, geri çekilerek. "Şimdi o suyu yukarı çekerken o narin kollarınızın kas yapmasını izleyebiliriz."

"Ben plazalarda ne yükler taşıdım, beyefendi, iki kova su mu beni yoracak?" diyerek makarayı asıldım. Kaslarım geriliyordu ama inat etmiştim. Kovayı yukarı çıkarıp kenara koyduğumda nefes nefeseydim ama muzaffer bir edayla ona baktım. "Gördüğünüz gibi, vizyon her şeyi çözer."

"Vizyonunuza hayran kaldım hanımefendi," dedi Kaya, göz kırparak. "Şimdi bu suyu eve taşıyın da, size o tarih öncesinden kalma gaz ocağını kullanmayı öğreteyim."

Öğleden sonra, Kaya’nın verdiği "tüp değiştirme ve ocak yakma" dersini de başarıyla tamamladıktan sonra, bakkaldan birkaç eksik almak için köyün merkezine doğru yürümeye karar verdik. Tabii bu sefer kasıtlı olarak yan yanaydık; çünkü Fadime Teyze’nin dün akşamki istihbaratından sonra köyün bizi izleyeceğini biliyorduk.

Köy meydanına girdiğimiz an, sanki bir film setine adım atmış gibi hissettim. Köy kahvesinin önündeki tüm masalar, ellerindeki çay bardaklarını havada asılı bırakmış bir şekilde bize döndü. Bakkal Hüseyin dükkanının önüne çıkmış, gözlüğünün üstünden bizi süzüyordu.

"Bakın Kaya Bey," diye fısıldadım, gülümsememi bozmadan onun koluna girerken. "Seyircilerimiz yerini almış. Sahne bizim."

"Rolünüzü iyi oynayın, İpek Hanım," diye mırıldandı Kaya da dişlerinin arasından, bana doğru hafifçe eğilerek. "Yoksa arkamızdaki şu ihtiyar heyeti bizi çiğ çiğ yer."

Tam bakkalın önüne gelmiştik ki, karşıdan elinde boş bir süt güğümüyle Fadime Teyze belirdi. Bizi kol kola görünce yüzünde "ben demiştim" ifadesiyle hemen yanımızda bitti.

"Ooo, hayırlı olsun sevdalılar!" diye bağırdı Fadime, sesini tüm kahve duysun ister gibi. "Bakıyorum da sabahki güreşten sonra arayı düzeltmişsiniz. Kaya oğlum, kapmışsın İstanbul gülünü!"

Kaya, kolundaki elimi hafifçe sıktı ve Fadime Teyze’ye döndü. "Sağ olasın Fadime Teyze. İpek Hanım köy hayatına sandığından çok daha çabuk alışıyor. Aramızdaki... çekimi artık saklamaya gerek duymadık."

Kahvedeki yaşlılardan biri arkadan seslendi: "Kaya! Düğün ne zaman oğul? Şehirli geline şalvar giydirecek miyiz?"

Kaya’ya döndüm, yüzümdeki o yapay ama göz kamaştırıcı gülümsemeyle, "Kaya Bey bana şalvar giymeyi de öğretecektir eminim," dedim, sesimi köylülerin duyacağı şekilde yükselterek. "Kendisi çok kibar ve vizyoner bir eğitmendir."

Kaya, "beyefendi" ve "vizyoner" laflarını duyunca yüzünü ekşitmemek için kendini zor tuttu. "Tabii ki, İpek Hanım. Sizin gibi elit bir geline şalvar diktirmek benim için bir şereftir," diye karşılık verdi, gözlerinde yine o hınzır pırıltıyla.

Fadime Teyze ve arkadaki köylüler bu "hanımefendili beyefendili" köy aşkı karşısında büyülenmiş gibi bakarken, bakkala doğru ilerledik. İlk sınavı başarıyla atlatmıştık ama aramızdaki bu resmiyet görünümlü didişme, işi çok daha tehlikeli ve cazip bir boyuta taşıyordu.Meydan turundaki o "hanımefendili beyefendili" gövde gösterimiz bittiğinde, köylülerin meraklı bakışlarını arkamızda bırakıp nihayet bizim bahçe kapısına ulaştık. Kaya, çitlerin oraya geldiğimizde kolunu yavaşça benden kurtardı.

"Fena oynamadınız, İpek Hanım," dedi, yüzünde her şeye rağmen takdir eden bir gülümsemeyle. "Bir an gerçekten bana aşık olduğunuza ben bile inanacaktım."

"Profesyonellik bunu gerektirir, Kaya Bey," dedim, üstümdeki tozu silkeleyerek. "İstanbul’da biz krizleri böyle yönetiriz. Şimdi izninizle, hanımefendi olarak biraz dinle—"

Cümlem, bahçe kapımın hemen önünde duran, bu köye, bu toza ve bu kerpiç evlere tamamen yabancı olan o şeyi görmemle ağzımda tıkandı.

Siyah, son model lüks bir spor araba, babaannemin eski ahşap çitlerinin dibine adeta bir uzay gemisi gibi park etmişti. Arabanın kaputuna yaslanmış, elindeki son model telefonuyla oynayan adamı gördüğüm an ise damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettirdim.

Mert Soykan.

Üzerindeki özel dikim tasarım ceketi, kusursuz taranmış saçları ve İtalyan deri ayakkabılarıyla tam bir İstanbul burjuvasiydi. Beni bu köye sürgün eden sürecin, babamın bana verdiği o cezanın baş mimarı tam karşımda dikiliyordu. Beni aldattığı o geceyi, onu suçüstü yakaladığım andaki o pişkin yüzünü hatırlayınca içimi saf bir öfke kapladı. Ondan nefret ediyordum ama o, beni hala sevdiğini iddia ederek peşimden ayrılmamıştı. Anlaşılan buraya kadar takip edecek kadar gözü dönmüştü.

"İpek?" Mert kafasını telefondan kaldırıp beni görünce gözleri parladı. Kaputa yaslanmayı bırakıp hızla bana doğru yürümeye başladı. "Güzelim... İnanamıyorum, seni ne hale getirmişler böyle? Bu ev ne, bu köy ne? İnternet bile çekmiyor!"

Kaya yanımda aniden duraksadı. Bakışlarının Mert’in lüks arabasından üzerindeki pahalı kıyafetlere, oradan da adamın bana doğru gelişine kaydığını hissettim.

Mert tam bana sarılmak için kollarını açmıştı ki, bir adım geri çekilerek aramıza görünmez bir duvar ördüm. "Mert? Senin burada ne işin var?" dedim, sesim az önceki rahatlığından eser kalmayacak kadar buz gibi çıkmıştı. "Sana beni rahat bırakmanı, yüzünü bile görmek istemediğimi söylemiştim."

"İpek, yapma böyle, yalvarırım," dedi Mert, sesine o çok iyi becerdiği pişman ve aşık adam tonunu yerleştirerek. Uzun zamandır acı çekiyormuş gibi görünmeye çalışıyordu, en azından dışarıdan bakıldığında beni hala deli gibi sevdiğine herkesi inandırabilirdi. "Bir hata yaptım, evet. O gece bir eşeklikti, bitti gitti. Ama seni unutamıyorum. Babanın seni buraya gönderdiğini duyunca çıldırdım. Seni bu sefaletten kurtarmaya geldim. Hadi, topla valizini, dönüyoruz İstanbul’a."

"Ben hiçbir yere dönmüyorum," dedim dişlerimin arasından. "Ve o 'hata' dediğin şey bizim sonumuzdu, bunu o beynine sok."

Mert tam tekrar elimi kavramak için uzanmıştı ki, Kaya bir adım öne çıkarak Mert’le aramıza devasa bir gölge gibi girdi. O ana kadar sessizce bizi izleyen Kaya’nın o "hırçın taşralı" tarafı bir anda uyanmıştı.

"Hop, orada bir dur bakalım beyefendi," dedi Kaya, sesi az önceki neşeli tonundan tamamen arınmış, derin ve tehditkar bir hal almıştı. Mert’ten neredeyse bir baş daha uzundu ve o ekose gömleğinin altındaki kaslı duruşu, Mert’in spor salonunda yaptığı kaslara hiç benzemiyordu. "Hanımefendi seninle gelmek istemediğini açıkça belirtti sanırım."

Mert, karşısında aniden beliren bu dağ gibi adamı görünce önce bir bocaladı. Bakışlarıyla Kaya’yı baştan aşağı, hafifçe küçümseyerek süzdü.

"Sen de kimsin be? Çekil aradan köylü, bizim şahsi meselemiz bu."

Mert’in "köylü" kelimesini kullanmasıyla birlikte içimdeki sigortalar attı. Ama ben daha ağzımı açamadan, Kaya yüzüne o tehlikeli, sinsi gülümsemesini yerleştirdi. Elini rahatça Mert’in omzuna koydu ve hafifçe sıktı; Mert’in acıyla yüzünü ekşittiğini görebiliyordum.

"Ben kim miyim?" dedi Kaya, bana doğru bakıp göz kırparak. "Fadime Teyze’ye sorarsan arkadaki bahçede bunun güreşini tutuyorduk ama bana sorarsan... Ben İpek Hanım'ın müstakbel sevgilisiyim. Yani o lafını esirgemediğin 'köylü', şu an senin o lüks arabana bindirmeye çalıştığın kadının kalbinin sahibi. Şimdi o ellerini ve o şık ceketini de al, geldiğin o asfalt yoldan geri dön. Yoksa bizim buraların horozları yabancıları pek sevmez, fena dalar."

Mert şok içinde bir bana, bir de Kaya’nın omzundaki eline baktı. İpek Karahanlı’nın bir köylüyle, hem de böyle bir adamla birlikte olma ihtimali onun o küçük burjuva dünyasını darmadağın etmişti.

Mert, Kaya’nın omzunu sıkan eline rağmen beklenmedik bir şekilde geri adım atmadı. Aksine, o İstanbul kulüplerinde üstten üstten bakan kibirli tavrını takınarak buz gibi gülümsedi. Gözlerini Kaya’nın gözlerine dikti, üzerindeki tasarım ceketin yakasını yavaşça düzeltti.

"Hiçbir yere gitmiyorum çünkü buraya taşındım, köylü," dedi, kelimelerin üzerine basa basa. O an neye uğradığımı şaşırdım.

"Ne?" diye çığlık attım. "Sen ne saçmalıyorsun Mert? Ne demek taşındım?"

Mert arkasını döndü, spor arabasının bagajını tek bir düğmeyle uzaktan açtı. İçeride en lüks markalardan en az dört beş tane devasa valiz duruyordu. Ardından cebinden eski, paslı bir anahtar çıkarıp parmağında sallamaya başladı. Bizim evin hemen sol çaprazında kalan, uzun zamandır kimsenin yaşamadığı o iki katlı eski konağı işaret etti.

"Babanla konuştum İpek," dedi Mert, yüzünde o her şeyi parayla çözeceğini sanan zafer kazanmış gülümsemesiyle. "Seni bu delikten tek başına kurtarmama izin vermedi. 'Madem o orada cezasını çekecek, sen de onunla kalıp kendini kanıtlayacaksın' dedi. Ben de gittim, o arkadaki eski konağı mal sahibinden bir yıllığına peşin parayla kiraladım. Yani artık resmen komşuyuz güzelim."

Kaya’nın çenesi kasıldı. Omzundaki elini yavaşça çekti, Mert’in gözlerinin içine bakarak alaycı bir şekilde başını salladı.

"Bak sen şu işe... Mert Bey de buralı oldu demek," dedi, sesindeki o tehlikeli tonu koruyarak. "Ama dikkat et şehirli çocuk, o kiraladığın konağın çatısı geçen kış çöktü. İlk yağmurda o tasarım ceketlerin sırılsıklam olduğunda ağlayarak babanı arama."

"Merak etme sen, ben her konforu parasıyla çözerim," dedi Mert dik dik Kaya’ya bakarak. Sonra bana döndü, sesini yumuşatmaya çalıştı. "İpek, bu... bu adamla ne işin var senin Allah aşkına? Sırf bana inat olsun diye mi yapıyorsun? Gerçekten bir köylüyle mi birliktesin?"

İçimdeki öfke dalgası Mert’in bu küçümseyici tavrıyla iyice büyüdü. Kaya’ya sözleşmemiz gereği laf sokuyor, ona ukala diyordum ama dışarıdan birinin ona böyle hitap etmesi garip bir şekilde gururuma dokunmuştu. Ayrıca Mert’in beni aldattığı gerçeğini unutup buraya hiçbir şey olmamış gibi gelmesi beni delirtiyordu.

Kaya’nın az önce bıraktığı koluna bu kez daha sıkı, daha kararlı bir şekilde girdim. Başımı Kaya’nın omzuna doğru gururla yasladım.

"Sana inat olsun diye hiçbir şey yapmıyorum Mert," dedim, sesimdeki her bir kelimeyi mermi gibi fırlatarak. "Kaya, senin sandığın ya da o sığ beyninin algılayabileceği gibi biri değil. O, bu köyün en dürüst, en gerçek adamı. Ve evet, biz birlikteyiz. Hatta kendisi benim bu köydeki en büyük destekçim, akıl hocam. Şimdi o valizlerini al ve o çatısı akan konağına yerleş. Çünkü bizim Kaya Bey ile yarın sabah yapacak çok daha önemli işlerimiz var."

Kaya, kolunu kendime doğru çektiğimde bu kez hiç şaşırmadı. Aksine, o da vücudunu bana doğru yaklaştırdı, diğer elini belime yerleştirip beni sahiplenici bir şekilde kendine çekti. Mert’e bakarak;

"Duydun İpek Hanım’ı," dedi, göz kırparak. "Hadi bakalım Mert Bey, valizler seni bekler. Biz de müsaadenle evimize geçelim."

Mert sinirden kıpkırmızı kesilmiş bir halde valizlerine doğru yürürken, Kaya ile birlikte bizim bahçeye doğru ilk adımımızı attık. Arkamızda sadece şaşkın bir eski sevgili değil, aynı zamanda üçümüzün arasında geçecek çok daha büyük, çok daha dişli bir savaşın fitilini bırakmıştık.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 4beğeni 6yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.