1. bölüm / 8
Şehrin ÖtesiCeza
Bölümler 8Şu an: Ceza
Siyah mat rengiyle parıldayan özel üretim kartımı pos cihazına dokundururken, harcadığım paranın miktarını düşünmüyordum bile. Neden düşüneyim ki? Para, sadece babamın banka hesaplarında duran ve ben harcadıkça kendini yenileyen soyut bir sayı dizisinden ibaretti. Nişantaşı’ndaki o meşhur mağazanın tavanındaki dev kristal avize, üzerime spot ışıkları saçarken satış danışmanı kadın bana adeta tapınır gibi bakıyordu.
"İpek Hanım, bu sezon sadece üç adet üretilen timsah derisi çantamız ve el işlemesi ipek elbisemiz tam sizin asil tarzınıza göre." dedi, sesindeki sahte hayranlığı gizleme gereği bile duymadan.
"Kutulayın." dedim umursamaz bir tavırla. Fiyat etiketine bakmamıştım bile. Birkaç sıfırlı bir rakam olduğundan emindim ama bu benim canımı sıkacak bir detay değildi. Zaten zekamı, hangi parçanın kaç para olduğunu hesaplamak gibi sıkıcı işlere harcayamazdım. Ben sadece en iyisini, en hızlı şekilde alırdım.
Mağazadan arkamda bir düzine paket bırakan korumamla birlikte çıkıp eve doğru yola koyulurken, akşamki partide ne giyeceğimi planlıyordum.
Eve adımımı attığımda salondaki hava her zamankinden farklıydı. Annem feryat figan etmek üzere olan bir tiyatro oyuncusu gibi koltukta yapay bir hüzünle oturuyor, abim olacak o asalak Baran ise elindeki kahve bardağıyla bıyık altından gülüyordu. Ve salonda, odanın ortasında, babam holdingdeki o sert, tavizsiz yönetim kurulu başkanı edasıyla dikiliyordu. Yerlere kadar uzanan tasarım elbisemle salona süzülüp paketleri koltuğa bıraktım.
"Selam millet," dedim neşeyle. "Harika parçalar aldım. Annem, sana da bir fular seçtim, bayılacaksın."Babamın yüzündeki kaslar gerildi. Masanın üzerindeki ekstre yığınını sertçe eline aldı ve bana doğru fırlattı. Kağıtlar ayaklarımın dibine saçıldı.
"Bu kadar şımarıklık yeter, İpek!" diye kükredi. Sesi koskoca malikanenin duvarlarında yankılandı. "Her ay sınırları daha da zorluyorsun. Bu harcadığın paraların, aldığın şu paçavraların haddi hesabı kalmadı artık!"Gözlerimi devirdim, çantamı omzumdan indirirken sakinliğimi korudum.
"Baba, abartmıyor musun? Alt tarafı birkaç parça kıyafet ve çanta. Senin bir dakikalık borsa kazancın bile değildir bunlar."
"Mesele para değil, senin şu umursamaz tavrın!" dedi babam, parmağını bana doğru sallayarak. "Hayatın gerçeklerinden tamamen kopmuş durumdasın. Dünyada bunları bulamayanlar, ekmek parası için sabahtan akşama kadar ter dökenler var. Ama sen, o üstün zekanı sadece daha ne kadar tüketeceğini planlamak için kullanıyorsun!"Annem hemen araya girdi, ellerini göğsüne koyarak.
"Ah Orhan, sakin ol lütfen, tansiyonun fırlayacak. Kızımız daha genç, elbet öğrenecek," diye mırıldandı ama babamın onu dinleyecek hali yoktu.Baran ise koltuğa iyice yayıldı.
"Bırak anne ya, bence babam haklı. Bu ayki harcamalarıyla küçük bir ülkenin dış borcu ödenirdi." diyerek yangına körükle gitti. Ona ölümcül bir bakış fırlattım ama o sadece sırıttı."
Artık bitti," dedi babam, ses tonunu aniden buz gibi bir kararlılığa büründürerek. "Bu hayata bir son veriyoruz. Halden anla, paranın ve emeğin ne demek olduğunu öğren diye seni köye gönderiyorum."Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum.
"Köye mi? Komik bir şaka baba. Hangi köy? İsviçre'deki o lüks dağ köylerinden biri mi? Chalet tarzı bir otelde kalacaksam benim için hava hoş."
"Hayır İpek. Kastamonu’nun, haritada bile zor bulacağın, internetin bile doğru düzgün çekmediği bir dağ köyüne. Rahmetli babaannenin eski evine gidiyorsun. Yanına ne kredi kartlarını alacaksın ne de o pahalı markalarını. Yarın sabah yola çıkıyorsun."Salona bir ölüm sessizliği çöktü. Annemin elindeki porselen fincan tabağa çarparak çınladı. Baran’ın yüzündeki sırıtış bile şaşkınlıkla donakaldı. Babamın gözlerine baktığımda, o her zaman iş bitiren, dediğim dedik iş adamını gördüm. Şaka yapmıyordu. Gerçekten beni, lüksün ve ihtişamın merkezinden alıp tezek kokulu bir köye sürmeye niyetliydi.
"Bunu yapamazsın," dedim, sesim ilk defa titreyerek. "Ben senin kızınım!"
"Tam da benim kızım olduğun için yapıyorum," dedi babam arkasını dönüp çalışma odasına doğru yürürken. "Hazırlanmaya başlasan iyi edersin. Valizine sadece en temel ihtiyaçlarını koymana izin var."Olduğum yerde kalakaldım. Zekam, binbir çeşit çıkış yolu, manipülasyon ve kaçış planı üretmek için hızla dönmeye başladı ama babamın bu sefer kararlı olduğunu biliyordum. Hayatımın en büyük kabusu, ertesi sabah güneş doğarken başlayacaktı.
Odama çıktığımda sinirden ve şaşkınlıktan ellerim titriyordu. Tasarımcı elinden çıkmış, tavanı gökyüzü temalı devasa giyinme odamın ortasında durup etrafıma baktım.
Burası benim krallığımdı. Raflarda renk sırasına göre dizilmiş yüzlerce özel üretim çanta, sadece bir kez giyilmiş haute couture elbiseler ve ayakkabı dolabımda bir servet gibi parıldayan stilettolar... Babam benden tüm bunları geride bırakıp tezek kokulu bir yere gitmemi istiyordu. Akıl kârı değildi.
"Sakin ol İpek," diye fırıldattım zihnimi. "Sen aptal bir kız değilsin. Bu krizden de bir çıkış yolu bulursun."Yatağın üzerine en büyük boy, gold detaylı valizimi fırlatıp açtım. İçine ilk olarak Paris’ten aldığım, ipek astarlı kaşmir kabanımı koydum. Arkasından en sevdiğim tasarımcı botlarımı ve birkaç ipek bluzumu yerleştirmeye başladım.
Madem köye gidiyordum, orada da tarzımdan ödün verecek değildim. Tarz, bir kadının hayattaki en güçlü kalkanıydı.Tam o sırada odamın kapısı çalınmadan, hunharca açıldı. İçeri giren, yüzünde o her zamanki sinir bozucu, zafer kazanmış asalak gülümsemesiyle Baran’dı. Elindeki elmalı sodayı yudumlayarak yatağımın kenarına ilişti.
"Ooo, bakıyorum da aristokrat zekamız yine harika çalışıyor," dedi, valizin içindeki kaşmir kabanı parmağının ucuyla tiksinir gibi kaldırarak. "İpekçim, sen galiba babamın 'köy' kelimesinden ne anladığını tam kavrayamadın. Oraya bunlarla gidersen, o ipek bluzları tezek taşırken, o kaşmir kabanı da sabahın köründe tavuklara yem verirken giymek zorunda kalırsın. Gerçi tavuklar modadan anlar mı, orası tartışılır."
"Kapa çeneni Baran!" diye tısladım, elindeki sodayı alıp kafasına dikmemek için kendimi zor tutarak. "Babamın bu saçma cezasını sonsuza kadar çekeceğimi mi sanıyorsun? En fazla bir hafta dayanırım. Sonra o sıkıcı, interneti bile çekmeyen köyde canım sıkılınca babam dayanamayıp beni geri çağıracak. Bu sadece geçici bir güç gösterisi."
"Pek emin olma derim," dedi Baran, sesindeki alaycı tonu biraz düşürüp ciddileşerek. "Babam bu sefer holdingin baş hukuk müşavirini bile aradı. Sen oradayken harçlık alama diye tüm ek kartlarını iptal ettiriyor. Yani anlayacağın, o dahi beynini bu sefer babamı manipüle etmek için kullanamayacaksın. Gerçekten bittin sen."O bunu söylerken arkasından annem belirdi. Gözleri ağlamaktan hafifçe kızarmıştı ama yüzündeki o 'cemiyet hayatı imajı zedeleniyor' endişesi her şeyin önündeydi. İçeri girip kapıyı kapattı ve yatağa, valizimin yanına çöktü.
"İpek, güzel kızım..." dedi, ellerimi tutarak. "Babanla konuştum, yalvardım ama adam Nuh diyor peygamber demiyor. Neymiş, 'Bu kız hayata uyanacak'mış. İnanamıyorum, haftaya Handanların yat partisi vardı, herkese ne diyeceğim ben? Kızım Kastamonu’da tezek mi topluyor diyeceğim?"Annemin derdi yine kendisi ve el alemin ne diyeceğiydi. Şaşırmamıştım.
"Anne, bana acımayı bırak da babamı ikna etmenin bir yolunu bul," dedim bıkkınlıkla. "Sen onun dilinden anlarsın."
"İkna olmuyor diyorum ya kızım! Adam kafaya koymuş. Ama bak, ben senin için bir şeyler düşündüm," dedi ve etrafı kontrol eder gibi kapıya bakıp sesini fısıltıya düşürdü. Cebinden çıkardığı, rulo yapılmış kalın bir deste nakit parayı valizimin gizli bölmesine sokuşturdu. "Al bunu. Baban kartlarını kapatsa da bu seni bir süre idare eder. Köyde bakkal falan vardır herhalde, ne bileyim, canın bir şey çekerse alırsın."Baran ıslık çaldı.
"Vay be anne, resmen kaçakçılık yapıyorsun. Babam duyarsa ikinizi de o köye sürer, benden söylemesi."
"Sen sus be çocuk!" diye çıkıştı annem Baran’a. Sonra tekrar bana döndü. "Kızım, babanın gönderdiği o ev eski, sobalı falanmış galiba. Yanına böyle ince şeyler alma. Git gardırobun arkasındaki o kalın, hani geçen sene kayak tatili için aldığımız ama hiç giymediğin o çirkin polar montları, kalın çorapları al."Annemin "soba" ve "polar" kelimelerini aynı cümlede kullanması zihnimde şok etkisi yaratmıştı.
Ben, İpek Karahanlı, sobalı bir evde, polar montlarla mı oturacaktım? Aklım durumun vehametini yeni yeni kavrıyordu. Babam beni sadece cezalandırmıyordu, beni resmen orta çağ şartlarına geri gönderiyordu.
Annemle Baran odadan çıktığında valizin baş başa kaldım. Annem haklıydı, gurur yapmanın sırası değildi. Kaşmir kabanları fırlatıp attım. Gardırobun en alt çekmecelerinden, markalı ama olabilecek en kalın, en kaba kazakları, termal taytları ve su geçirmez outdoor botlarımı çıkardım. İçim acıyarak onları valize teptim. En köşeye de annemin verdiği o nakit parayı iyice gizledim.
Yatağıma uzandığımda tavanımdaki yapay gökyüzüne baktım. Yarın bu saatlerde, bu tavanın yerini muhtemelen tahta kirişler ve örümcek ağları alacaktı. Ama babamın unuttuğu bir şey vardı: Ben onun kızıydım. Onun kadar inatçı, onun kadar hırslı ve her şeyden önemlisi, içinde bulunduğum her çöplüğü bir saraya çevirebilecek kadar zekiydim. O köyü onların burnundan getirmeden geri dönmeyecektim.
Bölüm etkileşimi
