3. bölüm / 8
Şehrin ÖtesiKuyu
Bölümler 8Şu an: Kuyu
Nihayet o viraneye yerleşmeyi başarmıştım. Tabii buna yerleşmek denirse. Babaannemin rahmetli olmadan önce hangi akla hizmet bu köyde yaşadığını asla anlayamayacaktım.
Annemin gitmeden önce gizlice cebime tıkıştırdığı bir tomar nakit paraya bakıp iç çektim; bu parayı harcayacak bir lüks mağaza bırakın, bakkal bile yoktu buralarda!
Valizimden çıkardığım etiketini bile koparmadığım tasarım elbiseleri, gardırop demeye bin şahit isteyen o tahta dolaba yerleştirirken kendime acıyordum. İstanbul’daki odamı, arkadaşlarımla yaptığım pazar brunchlarını düşündükçe babama olan öfkem katlanıyordu. Resmen beni cezalandırıyordu.Ama asıl ceza ertesi sabah başladı.
Sabahın köründe, kulaklarımı tırmalayan iğrenç bir senfoniyle uyandım. Horoz çığlıkları, keçi melemeleri ve ne olduğunu tanımlayamadığım bir takım guruldamalar… Sanki odamın içinde bir çiftlik kurulmuştu. Kafama yastığı bastırdım ama nafile, sesler resmen beynimin içinde yankılanıyordu.
"Yeter be!" diye çığlık atarak yataktan fırladım. Aynaya bile bakmadan, üzerimdeki ipek pijama takımıyla kendimi dışarı attım.Seslerin kaynağı, hemen yan taraftaki bahçeydi. Bahçe dediysem, resmen açık hava hayvanat bahçesi! Çitlerin üzerinden atlayacak gibi duran o tahta kapıyı hışımla itip içeri daldım. Karşıma çıkan ilk canlıya, yani elinde yem kovasıyla tavukların arasında dikilen o adama odaklandım. Dün yolda karşılaştığım, bana laf sokan o ukalaydı bu."Hey! Sen! Bay Kaya!" diye bağırdım, sesimin ne kadar tiz çıktığını umursamadan. "Kapat şu hayvanların sesini! Burada insan uyuyor!"
Kaya, elindeki kovayı yavaşça yere bıraktı. Üzerindeki ekose gömleğin kollarını kıvırırken bana doğru döndü. Yüzünde, dün beni çileden çıkaran o sinir bozucu, alaycı gülümseme vardı. Gözleri bir an üzerimdeki ipek pijama takımına kaydı, sonra tekrar yüzüme baktı.
"Günaydın şehirli," dedi sesi son derece sakindi. "Hayvanlara ses kısma düğmesi takmayı unutmuşum. Bir dahaki sefere fabrikaya söylerim, senin için sessiz mod üretirler."
"Benimle dalga geçme!" diyerek ona doğru bir adım attım ama ayağım çamura batınca tiksinerek geri çekildim. "Sabahın beşinden beri bu gürültüyü çekmek zorunda değilim. Babam beni buraya kafa dinlemeye… Yani ceza olarak gönderdi evet, ama bu kadarı işkenceye girer! Şunları sustur yoksa jandarmayı ararım!"Kaya hafifçe güldü, kollarını göğsünde kavuşturdu.
"Jandarmayı mı? Ne diyeceksin? 'Komşumun horozu tavuklara kur yapıyor, uykum kaçtı' mı?" Bana doğru yaklaştı, aramızdaki mesafe azaldığında boyunun ne kadar uzun olduğunu bir kez daha fark ettim. "Bak, İpek… Burası senin o parayla her şeyi satın alabileceğini sandığın Nişantaşı kafelerine benzemez. Burası köy. Horoz öter, inek möler. Rahatsız oluyorsan, o arkamdan çarptığın kapıyı kapatır, kulaklığını takarsın."
"Sen gerçekten çok kaba ve çekilmez bir adamsın," dedim dişlerimin arasından. Zeki olduğunu sanıyordu ama benimle aşık atamazdı. "Doğayla iç içe yaşamak vizyonsuz olmak demek değildir yalnız. Hayvanlarına biraz disiplin öğretebilirsin."
"Vizyonsuz mu?" Kaya başını iki yana sallayarak güldü. "Sana bir tavsiye; o pahalı pijamalarınla benim bahçemde daha fazla dikilme. Yoksa birazdan inekleri sağmaya başlayacağım, üzerindeki o saf ipek pek de saf kalmayabilir."Arkasını dönüp tekrar yem kovasına uzandı. Beni resmen yok sayıyordu!
"Bu burada bitmedi Kaya Dağhan!" diye tısladım. Ayağımı hırsla yere vurdum ama topuklu ayakkabım olmadığı için o şov da yarım kaldı. Çamurlu terliklerimi sürüyerek kendi bahçeme doğru yürürken, arkamdan mırıldandığını duydum:
"Bitmesin zaten hanımefendi, daha yeni başlıyoruz."
Nihayet evde yalnız kaldığımda fark ettim: Susuzluktan dilim damağım kurumuştu. Mutfaktaki eski musluğu çevirdim ama içinden sadece fıslama sesi geldi. Tesisat bozuktu! Kafayı yemek üzereydim. Bahçenin ortasında duran, üstü tahta kapaklı o taş yapıyı, yani kuyuyu hatırlayınca derin bir nefes aldım.
"Alt tarafı bir kuyu," diye mırıldandım kendime güvenmeye çalışarak. "Kovayı salacaksın, suyu alacaksın. Fizik kuralları işte, ne kadar zor olabilir ki?" Üzerime alelacele rahat bir şeyler geçirip bahçeye çıktım. Kuyunun başına geldim, kapağını açtım. Aşağısı resmen dipsiz bir kuyu gibi kapkaraydı. Kuyunun tepesindeki makaraya bağlı olan kalın ipin ucundaki paslı demir kovayı kavradım. Zekice bir hamle yaptığımı düşünerek kovayı hızla aşağı bıraktım.
Kova suya çarpmak yerine kuyunun taş duvarına çarpıp korkunç bir gürültü çıkardı. Üstelik ip makaradan o kadar hızlı boşaldı ki, ellerim sürtünmeden dolayı cayır cayır yanmaya başladı.
"Ah! Yandım!" diye çığlık atarak ipi bıraktım. Kova, ipin kalan kısmıyla birlikte büyük bir gürültüyle kuyunun derinliklerine doğru serbest düşüşe geçti.Ben ne olduğunu anlamaya çalışarak kuyunun içine doğru eğilmişken, yandaki çitlerin arkasından o tanıdık, sinir bozucu ses yükseldi.
"Kuyudan petrol çıkarmaya çalışıyorsan yanlış yerdesin, Hanımefendi. Buradan sadece su çıkıyor. Tabii, becerebilirsen." Hızla doğruldum. Kaya, iki çit arasındaki boşluğa yaslanmış, elindeki elmayı ısırarak beni izliyordu. Yine o ukala, her şeyi bilen gülümsemesi yüzündeydi.
"Sana beni dikizleme hakkını kim verdi?" dedim ellerimi arkama saklayarak. İpin canımı yaktığını görmesini istemiyordum.
"Dikizlemiyorum, sadece kendi bahçemde armut topluyordum ama senin kuyuyla olan şiddetli kavgan sağırları bile uyandıracak cinstendi." Elmasından bir ısırık daha aldı. "Kovayı intihar ettirmeyi nasıl başardın, gerçekten büyük bir yetenek."
"Kova intihar etmedi!" diye savundum kendimi, çenemi yukarı kaldırarak. "Sadece yerçekimini test ediyordum. Hem sen ne anlarsın? İstanbul’da akıllı ev sistemleri var, musluğa dokunuyorsun ve su akıyor. Bu ilkel yöntemler senin gibi vizyonsuzların işi."
"İlkel, öyle mi?" Kaya çitlerin üzerinden tek bir hamlede atlayıp benim bahçeme geçti. Rahat adımlarla kuyunun başına geldi. Eğilip aşağı baktı, sonra bana döndü. "Şu 'ilkel' dediğin sistemin ipini bile tutamamışsın. Bak, ellerin kızarmış." Yakalandığımı anlayınca gözlerimi kaçırdım.
"Önemli bir şey değil. Ben hallederdim."
"Tabii hallederdin," dedi alayla. Kuyunun kenarındaki düzeneği kavradı. "Kovayı hızla aşağı fırlatmayacaksın. İpi kontrollü bırakacaksın ki kova yan yatıp içine su alabilsin. Yoksa böyle taşa vurur, ses bombası etkisi yaratırsın." Makarayı yavaşça çevirmeye başladı, kasları her hareketinde geriliyordu. Birkaç saniye içinde, içi ağzına kadar buz gibi suyla dolu olan kovayı yukarı çıkardı.Kovayı kuyunun kenarına koyup bana baktı. "Al bakalım şehirli. İlkel teknolojiyle üretilmiş ilk içme suyun. Dikkat et de üstüne dökme, o üzerindeki pahalı kumaşlar kuruyana kadar köyde zatürre olursun."Ona teşekkür etmek istemiyordum ama susuzluktan ölmek üzereydim. Kovaya doğru bir adım attım.
"Teşekkür etmeyeceğim," dedim dik dik bakarak.
"Bekleyen kim?" Kaya arkasını döndü, çitlere doğru yürürken elmasından son bir ısırık aldı. Tam çitlerin üzerinden geçecekken durdu ve arkasını dönmeden seslendi: "Ha bu arada, Meryem Teyzeler köy kahvesinde senin 'bir çuval parayla gelip musluk açmayı bilmeyen kız' olduğunu konuşuyorlar bile. Yani gizli ajanın deşifre oldu Karahanlı."Gülerek kendi bahçesine geçti. Ben ise elimde su maşasıyla, arkasından sinir krizleri geçirerek bakakaldım. Bu adam kesinlikle benim bu köydeki en büyük baş belamdı!
Kuyudan o suyu zor bela odama taşıyıp üstümü değiştirdikten yarım saat sonra, kapım sanki bir alacaklı ordusu tarafından çalınır gibi gümlemeye başladı. İstanbul’daki rezidansımda kapıma gelen kuryeler bile önce diyafondan izin isterdi. Burada ise kapı, çalınan bir şeyden ziyade kırılmak istenen bir engel gibiydi.Derin bir nefes alıp kapıyı açtım.
Karşımda, yaşları elli ile yetmiş arasında değişen, kafalarında rengarenk yemeniler olan üç kadın duruyordu. En öndeki, elinde devasa bir tepsi tutan tombul teyze, beni görür görmez beni baştan aşağı süzdü. Bakışları, ipek pijamalarımın üstüne aceleyle geçirdiğim marka hırkamda ve ayağımdaki pelüş terliklerimde uzunca bir süre takılı kaldı.
"Aman bismillah," dedi elindeki tepsiyi resmen göğsüme doğru iterek. "Geldin demek şehirli kız. Ben muhtarın karısı Hatice. Bunlar da Fadime’yle Şerife. Sana hoş geldin dedik, aç kalma buralarda diye de kısırla bazlama getirdik."
"Ah... Merhaba," dedim, tepsiyi refleksle kavrayarak. Ağır tepsiyi taşımaya çalışırken onları içeri davet edip etmemek arasında tereddüt ettim ama Fadime denen, gözleri fıldır fıldır dönen zayıf kadın çoktan beni omzuyla hafifçe ittirip içeri sızmıştı bile.
"Ayy, ev de pek fena kokmuş," dedi Fadime, burnunu kırıştırarak. "Rahmetli amcamın karısı öldüğünden beri buraya hava girmedi tabii. Kız sen bu tırnaklarla nasıl temizlik yapacan? Bakayım?" Elimdeki tepsiye rağmen uzanıp sağ elimi havaya kaldırdı. Fransız manikürlü tırnaklarıma sanki bir uzaylı görmüş gibi baktı. "Aman yarabbim, etin çıkmış dışarı! Bunlarla buralarda helak olursun, tarlaya gitsen ilk çapa vuruşunda kırılır onlar!"
"Tarlaya gitmeyi düşünmüyorum zaten," dedim, sesime en aristokrat tonumu vererek. Tepsiyi masaya bırakıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Ben buraya... babamın tasarrufuyla, biraz kafa dinlemeye geldim. Kısa süreliğine."
"Kafa mı dinleyecen?" Şerife Teyze kenardaki sedire pat diye oturdu, şalvarını düzeltti. "Kız bu köyde kafa mı dinlenir? Sabah beş dedin mi Kaya’nın horozları adamı dik dik diker ayağa. Gerçi duymuşsundur, sabah bahçede bayağı bir ötüşmüşsünüz onunla." Donakaldım. Gözlerimi kırpıştırarak Şerife’ye baktım.
"Siz... nereden biliyorsunuz?"Fadime kıkırdadı, gözleri parladı.
"Köy burası kızım! Kaya’nın bahçesindeki çitin arkasından bakkala giden çocuklar görmüş sizi. 'İstanbul’dan pembe pürçekli bir kız gelmiş, Kaya abiye bağırıyor' dediler. Kız sen deli misin? Kaya bu köyün en hırçın oğlanıdır. Dağ gibidir, kimseye eyvallahı olmaz. Lafını esirgemez, maazallah çarpar adamı."
"Beni mi çarpacak?" Sinirle güldüm. Zekamı küçümsüyorlardı resmen. "O adam sadece kaba ve vizyonsuz bir taşralı. Bana ses tonunu ayarlamayı öğrenmesi gerekiyor. Ayrıca benim tırnaklarım ya da kıyafetlerim için endişelenmenize gerek yok. Annem gelmeden önce cebime bir tomar nakit para koydu. İstanbul’daki kartlarım kadar olmasa da buradaki her şeyi satın almaya yeter sanırım."Üçü birden aynı anda durdu. Hatice Teyze gözlerini devirdi, Fadime ise bıyık altından güldü.
"E güzel kızım," dedi Hatice Teyze, bana bir çocuğa anlatır gibi şefkatle yaklaşarak. "O parayı burada kime verecen? Bizim bakkal Hüseyin veresiye defterini bile zor tutuyor, nakit parayı görünce üstünü veremez, kalbi sıkışır adamın. Hem para burada geçmez. Burada su biterse komşudan istersin, ekmeğin yoksa fırına değil yandaki fırın evine gidersin. Parayla kuyuya su mu dolduracan?" Lafı tam gediğine oturtmuştu. Birkaç saat önce kuyu başında yaşadığım o rezillik tekrardan gözümde canlandı. "Ben... bir şekilde hallederim." diyebildim sadece, savunma mekanizmam çökerken.
"Halledersin halledersin," dedi Fadime ayağa kalkıp evdeki açık valizime doğru ilerleyerek. İçindeki yüz bin liralık tasarım elbiselerimi eline alıp kumaşını mıncıkladı. "Aman bu ne incecik bir şey, tül gibi. Bunu giysen köyün rüzgarı seni uçurur valla. Hem rengi de çok cırtlak, arkandan bütün inekler koşar sonra, demedi deme."
"O dünyaca ünlü bir tasarımcının parçası!" diye arkasından bağırdım ama Fadime çoktan hırkamın etiketine bakmaya başlamıştı bile.Beni bir buçuk saat boyunca resmen sorguya çektiler.
Babamın ne iş yaptığından, İstanbul’da sevgilim olup olmadığına, yemek yapmayı bilip bilmediğimden, neden bu yaşa kadar evlenmediğime kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar deştiler. Ben kendimi "zeki ve modern şehir kadını" olarak savunmaya çalıştıkça, onlar beni "musluk açmayı bilmeyen zavallı sosyetik" olarak damgalayıp acıyan gözlerle baktılar.
Giderlerken Hatice Teyze kapıdan dönüp son darbeyi vurdu: "Akşama Kaya’nın anası Emine abla ekmek edecek bahçede. Seni de çağırdı, bir el atıverirsin hem de köyün ekmeğini yersin dedi. Hadi bakayım, pencereni de açık bırakma, sinek dolar içeri."
Onlar bahçe kapısından çıkıp giderken arkalarından bakakaldım. İstanbul’daki plazalarda kriz yöneten ben, üç köylü kadının karşısında resmen savunmasız kalmıştım. Ve en kötüsü... Akşam Kaya’nın annesiyle tanışacaktım. Yani o ukala adamın evine, onun bölgesine gitmek zorundaydım.
Bölüm etkileşimi
